Bir Fotoğraftan Bin Hatırâya


Türk kültür tarihinde hatıra kitapları ve hatıra yazma geleneği, hem şahsi hafızanın korunması hem de kolektif kültürün aktarılması bakımından çok kıymetli bir yer tutar. Hatıra, yalnızca yaşanmış olayların kaydı değil; bir dönemin ruhunu, insan ilişkilerini, zihniyetini ve değer dünyasını geleceğe taşıyan sessiz bir tanıktır. Bu yönüyle hatıra kitapları, tarih ile edebiyat arasında köprü kuran özgün metinlerdir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide hatıra yazımı, resmî tarihin dışında kalan insani ayrıntıları görünür kılmıştır. Siyasî kararların, savaşların ya da büyük dönüşümlerin arka planında yaşanan duygular, tereddütler ve gündelik hayat pratikleri, hatıralar sayesinde kayda geçmiştir. Bir devlet adamının, bir sanatkârın ya da bir müderrisin kaleme aldığı hatıralar, dönemin zihinsel iklimini anlamada arşiv belgeleri kadar kıymetlidir; hatta çoğu zaman onları tamamlar. 

Ahmet Rasim’den Yahya Kemal’e, Sâmiha Ayverdi’den Ahmed Yüksel Özemre’ye kadar birçok isim, hatıra türünü hem estetik bir ifade alanı hâline getirdiler hem de kültür tarihimizin ar(k)a sokaklarını tarif etmiş oldular. Bizim esas insanımız ve tarihimiz de işte bu sokaklardadır. Hayatla iç içe olmuş, civarı için ‘rahmet kapısı’ olmuş büyük şahsiyetleri tanımamız için hatıralarla, hatıra kitaplarıyla ciddi bir mesaimiz olması gerekiyor. Maalesef, bu alanda son yıllarda ortaya çıkan kitaplar her ne kadar çok olsa da, hatıra geleneğini pek taşımamışız. Nice ilim ve sohbet meclisinin kurulduğu coğrafyamızda, elimize kalanlar öyle çok değil. Her şeye rağmen, Faruk Nafiz’in “Ben nerde doğmuşsam o yerde kaldım” dizesini hatırlatanlar ve yaşayanlar var. Sinan Uluant gibi.

Yetmişinden Sonra: Akılda Kalanlar, hatıraların bitmez-tükenmez bir hazine oluşunu ifade eden, son derece lezzetli bir üslupla yazılmış, “obur-okurlar” için “Daha yok mu?” dedirten bir kitap. Sinan Uluant, kitabın açılış faslında Beşir Ayvazoğlu’nun o pek güzel çalışmasını hatırlatıyor ve şöyle diyor: “1924, Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi, Beşir Ayvazoğlu’nun en sevdiğim eserlerinden biridir. Bir fotoğrafa bakıp da ondan bir kitap çıkartmak fikri bana çok değişik gelmişti. Kitapta Beşir Bey, Âkif’in Safahat’ın altıncı cildi olan Âsım’ın yayınlanması münasebetiyle Mithat Cemâl Kuntay’ın Mısır Apartmanı’ndaki dâiresinde verdiği bir yemekte bulunanları anlatır. Kimdir bunlar? Cenab Şehabettin, Abdülhak Hâmid, Süleyman Nazif, Sâmipaşazâde Sezâi, Mehmed Âkif ve tabii ev sahibi Mithat Cemâl Kuntay. Birbirinden renkli ve güçlü kalemler. Aralarındaki münâsebetler, şahsiyetleri ve o devrin mühim hâdiseleri çok güzel bir üslûpla anlatılır. İşte ben de bundan mülhem başka bir fotoğrafa bakarak hâtıralarımı, duygu ve düşüncelerimi aktarmak istedim. Elbette bir kitap hacminde değil, kısa bir sohbet tadında olacak. Buyurun öyleyse…”

Bir fotoğraf karşılıyor bizi. Sofi Huri, Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Nihad Sâmi Banarlı ve Nezihe Araz var bir çerçevede. Bu çerçeve, çok uzun bir devrin ve çok meşakkatli gayretlerin de bir resmi aynı zamanda. Türk irfanının o kendine mahsus tavrını; edebiyattan düşünceye, mûsıkîden mimarîye kadar kuşatan bir cemiyetin, o cemiyetle içli dışlı olmuş, iz bırakmış şahsiyetlerin hayatına uzanıyoruz hızla. Evet, hatıra kitaplarını okumak pek keyiflidir fakat onlardan bahsetmek öyle kolay değildir. Çünkü herkes, kendi meşgalesine, meraklarına dair bir arayışla okur kitabı. Anı, biyografi ve hatıra kitapları, bir tür iptiladır benim için. Sâmiha Ayverdi, “İptilânın bir derecesi vardır ki artık bize zevk yerine ıztırap verir” demiş. Henüz bu türe olan düşkünlüğümün ıztırap getirdiğine şahit olmadım ama okuma mesaimi işgal etme ölçüsü de sanırım bir tür ıztırap. Tıpkı İstanbul gibi.

Peki, Yetmişinden Sonra’da neler buldum? Kendi arayışlarım doğrultusunda hangi satırların altını çizip hangi paragrafları not defterime geçirdim? Kitaptan, yani Sinan Uluant’ın kaleminden olmak suretiyle kısaca nakledeyim, sonrada yazıyı hitama erdireyim. Unutmadan, parantez içine düşülmüş isimler ve notlar, okurun kafasındaki soru işaretlerini azaltmak maksadıyla, bendenize aittir.

– Bir gün Uğur ağabeyle [Uğur Derman] bizim evdeydik. Bahardan bir gün, hava pek lâtif. Bahçe kapısı da ardına kadar açık. Ağabey arkamızdan esmesin, dedim. O da biraz durduktan sonra, “Nereden eserse essin rüzigâre dokunma / yar zülfüne dokun da zülfiyâre dokunma” demişti.

– [Dr. Abdükadir Turgut Kafadar hakkında]: Çileli ve zor bir hayatı oldu. Fatih’e doğru giderken sağ kolda bir muayenehânesi vardı. Yüksek bir giriş katında, altında da tesâdüf mü bilemiyorum Antepli bir baklavacı. Maddî bakımdan da sıkıntılı bir vaziyette idi. Anneannem [Sâmiha Ayverdi] mutlaka her ay bir rahatsızlığı olmamasına rağmen ona muayeneye gider, vizite ücretini verirdi. Onu gücendirmemek, aynı zamanda da hiç olmazsa maddî bir destek olması için. İnceliğe bakar mısınız?

– [Safiye Erol hakkında]: Anneannemle tanışması 1947’de. Muhtemelen bir mecmuanın hanım edebiyatçılar toplantısında. Bir müddet sonra anneannemden kendisini Ken’an Rifâî Hazretleri ile tanıştırmasını ister. Kararlaştırılan zamanda ziyaretlerine gider, karşısında gayet rahat bir vaziyette bacak bacak üstüne atarak oturur, bir de sigara yakar. Hiç ses çıkartmazlar. Görüşme o kadar tesirlidir ki daha ikinci gidişinde vaziyet değişir. Bir müddet sonra da intisap eder. Bağlılığı o derece kuvvetlidir ki “Efendim şu karşıki duvar bana incir ağacıdır dese, avucumu açar, beklerim” diyecek kadar… Makalelerini okuduğunuzda neredeyse her bir cümle sizi çarpar. İşte onlardan biri: “Namzet oldukları çileleri çekenler, lâyık oldukları mutluluk tâcını nasıl olsa giyerler.”

– Yıllar sonra, anneannemin yazdığı Sinan’ın Günlüğü’nde 1955 senesi ağustos ayında “Ara geldi, resimlerimizi çekti” notu aklıma geldi. Aradım Ara Güler’i. Vaziyeti anlattım. Yahu dedi, aradan yarım asırdan fazla geçmiş, nereden bulayım ben onları. Sen yine de beni bir hafta sonra ara dedi. Bir ümit, aradım. Buldum, gel dedi. Ben de etrafımda bilenlere soruyorum. Kaç para vermem lâzım diye. Neyse söylediği zamanda gittim. Galatasaray Lisesi’nin hemen yanında Ara Han. Çıktım üst kata. Buldum dedi, hem de 5 tane. Fotoğraf kâğıdına basmış. Cüzdanımı çıkardım, borcum ne kadar dedim. 5 dedi. 5 ne? 500 lira mı, tanesi mi, beşi mi, yoksa dolar mı? Fotoğraflarının pahalı olduğunu biliyorum, şaşkınlığımın o da farkına vardı ki 5 lira dedi, 5 lira ver. Sonra ilâve etti: “Evliya gibi kadındı be, ondan para alınır mı, sen 5 lira ver yeter. Ama bir şartım var, bir yerde yayınlarsan ismimi yazacaksın. Nezihe götürmüştü beni.” dedi. Büyük bir sevinçle ayrıldım yanından, eve geldim. Yahu dedim kendi kendime hiç akla gelmedi imzalatmak. Neyse, ertesi gün yüz bulduk ya, tekrar telefon ettim. Yine gel, dedi. Bu sefer Ara Hanın’ın girişinde Ara Kafe var, oraya gittim. Onun duvar dibinde bir masası varmış, oturduk, sohbet ettik, resimleri imzaladı. Şimdi o resim baş ucumda çerçeve içinde asılı duruyor. Ben de o gün bu gündür ne zaman o resimleri bir yerde kullansam mutlaka adını yazarım. Sonra birçok kereler karşılaştık, o hâdiseyi unutmadı, hep tekrarlardı, Nezihe götürdü beni diye.

– [Aydın Bolak hakkında]: Natıkası fevkalade kuvvetli, müktesebatı yüklü, zarif, kibar ve şık bir beyefendi. Bir aristokrat. Balıkesirli olması bakımından Abdülaziz Mecdi Efendi’ye çok yakın biri, onun manevi dünyasını inşa edenlerden. O tarafını her zaman gizlerdi, zaten kurcalamak ve sormak da doğru değil.

– [İbrâhim Bodur hakkında]: Kaleseramil binası bizim şirketin tam karşısındaydı. Cuma namazlarına oraya giderdik. En üst katta, çok düzgün tertemiz üç ayrı salon ve ortasında büyük bir giriş holü. Salonlardan biri mescit, diğeri kütüphane idi. Mescidin kadrolu hocasına ilaveten Cuma günleri İstanbul’un en seçkin hafızları da gelirdi. Halil İbrâhim Çanakkaleli, Fevzi Mısır, Aziz Bahriyeli ve daha birçokları… Aziz ağabeyi çok severdim, tiz bir sesi, harikulâde bir tavrı vardı. Onun sık sık tekrarladığı kısacık bir duası vardı: “Rabbim, gönlümü karartma, elimi daraltma, bugünümü aratma, senden başkasına yalvartma.”

– [Emin Işık hakkında]: O kadar renkli ve tatlı sohbeti olan bir insandı ki… Bazen “Durun size bir Kur’an okuyayım” veya “Bir şarkı söyleyeyim” der, bazen birbirinden hoş fıkralar ve hatıralarından bahsederdi. İşte onlardan birkaçı: Talebelerinden biri derste soruyor, hocam diyor ölülerimizin ruhlarına dua ediyoruz, bu nasıl iştir, ölüler bunu nereden duyacaklar. Oğlum şimdi ben senin sülalene sövsem gider mi gitmez mi, sen onu düşün diye cevap veriyor. Yine bir gün hoca derste peynirden bahsediyor, çeşit çeşit peynir yapımından. Muzip bir talebe kalkıyor, hocam siz mandıracı mısınız diyor. Hoca da evet mandıracıyım, senin gibi de öküzlerim var diyor.

– [Ahmed Yüksel Özemre hakkında]: Mahfî bir hayatı vardı, salonunun duvarında iki efendisinin resmi de asılıydı. Onlardan fazla bahsetmezdi. İleriki yıllarda vazife kendisine tevdî edildiğinde mevcut muhibbanı ile yakından alâkalandığını bilirdik. Sağlığı hiçbir zaman iyi olmadı. Gençliğinde atletizmde, yüzmede rekor sahibi olmasına rağmen, ileri yaşlarda şeker hastalığı onu çok zorladı. Önce insülinini yapar, sonra da Allah ne verdiyse yerdi. Pek çok ameliyat geçirmişti, bunları gülerek ve hafife alarak anlatırdı.”

– [Ahmet Yakupoğlu hakkında]: Bana göre esas ve en önemli hizmeti, Kütahya’yı resimleri ile arşivlemesidir. Adeta eski Kütahya’yı bugünlere taşımıştır. Bütün karakteristik sokaklarını, evlerini, kırlarını, bayırlarını, sularını ve insanlarını resmetmiştir. Yalnız resmetmekte kalmayıp Rengârenk Kütahya isimli eseri ile kaleme aldığı hatıra ve anekdotları ile bunların ileriki nesillere aktarılmasını da temin etmiştir. Aynı zamanda harika bir portre ressamıdır. Yağlı boya, sulu boya ve kara kalem çok güzel resimleri vardır. Ahmet ağabeye 1995’ten 1997’ye kadar süren bir ısrarım oldu, kendi resmini yapmasını istedim. Yaparız efendim, yaparız, deyip bir türlü yapmıyordu. O İstanbul’a geldi, ben Kütahya’ya gittim, o kadar ısrar ettim ki… Sonunda muvaffak olduk. Takkeli, kendi söyleyişiyle Takkalı’yı, otoportresini yaptı; altına da “Kabul ettiği için Sinan Bey’e” diye ithaf yazdı.

– [Orhan Okay hakkında]: Arada bir evine gidiyor, çatı katındaki kütüphanesine çıkıyor, kitaba [Bir Başka İstanbul] girecek resimleri birlikte seçiyorduk. O arada duvarda çerçeve içinde bir fotoğraf gözüme ilişti. Abdülaziz Mecdi Efendi, Halvetiye’den mübârek bir zat, makam sahibi. Sanıyorum Hoca’nın intisabı vardı. Bu mevzuda herhangi bir şeyi ne ben sordum ona ne de o söyledi, mahfî idi.

Sevgili kârî, elbette bu kadar değil. Fethi Gemuhluoğlu, Ergun Göze, Münevver Ayaşlı, Cinuçen Tanrıkorur, Hacı Cemâl Öğüt, Bandırmalı Tatlıcı Ali Efendi, Cemil Meriç, Alâeddin Yavaşça, Tanburî Necdet Yaşar, Nuri Arlasez… Faruk Nafiz’in dizeleriyle başlamıştık, yine onunla bitirelim: “İçlenme tabiattaki yekpare kederden / yas tutma dağılmış diye kuşlarla çiçekler / onlar dönecektir yine gittikleri yerden / onlarla giden günlerimiz dönmeyecektir.”Hamiş: Bu yazının başındaki resim, Ahmet Yakupoğlu’na ait ve 22 Mayıs 1994 tarihli. Çok hoş bir hikâyesi de var. Sinan Uluant’tan dinleyelim: “1994 yazı olmalı. Üç kızım, eşim ve ben İstanbul’dan Antalya’ya gidiyoruz. Her sene olduğu gibi Kütahya’da bir mola verdik, Ahmet ağabeye de uğradık. Çardakta oturmuş armut yiyor. Bize de ikram etti. ‘Hüsnü Yusuf armutu bu’ dedi, hiç unutmam. Çok güzel kokar, çok lezzetlidir. Hepimiz yedik, bizim dört yaşındaki küçük ısrarla yemiyor. Yalvarıyor, bir ısırık al diyor, mümkün değil yemiyor. Ağaçtan koparıp getirdi, bir ısır, sana bir resim yapacağım dedi. Çocuk ısırdı ve çok hoşuna gitti. Bir değil birkaç tane armut yedi. Antalya dönüşü, Ahmet ağabeye tekrar gittik, kapıdan içeriye girdik, bizim küçük, nerede benim resmim, dedi. O da tebessümle, aha burada, dedi. Resmi yapmış ve tarihini atarak ‘Hâlet yavruya armut ısırığı hatırası’ diye yazmış. Çok güzel bir resim ama daha da önemlisi çok güzel bir hâtıra.”

  • İstanbul, Kocamustafapaşa’da doğdu. Bu semtin çevresinde olup bitenlere ve şehrin tarihine duyduğu merak neticesinde, kendisini Türk kültürünü mayalay...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

Bir Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir