Her şey mekânda cereyan eder. İnsan, hayvan, nebaât, bilumum canlılar ile cemadât mekânda neşv ü nemâ bulur. Ademoğlunu anlatan küçük yerleşimler, köyler, kasabalar ve nihayet medeniyeti temsil eden şehirler de bir mekânda kurulur. Havası-suyu, dağı-ovası taşı-toprağıdır birini diğerinden ayıran. Bu hasletler, gönülleri celp eder, görenleri büyüler, insana yaşama arzusu verir ama biri diğerine alternatiftir her zaman. Ama bazı mekânlar istisnadır. Her hâli ile her şekli ile yegânedir. Âdem (a.s)’in Mekke’si, Hz. Muhammed’in Medine’si ve Allah’ın Kudüs’ü gibi.
İnsanı Anlatan Şehir Kudüs
Bütün semavi inançların kutsal toprağı, yeryüzünün en bereketli ama aynı zamanda da tartışmalı mekânı Kudüs. Kim bilir, Kudüs belki de gökten yere indirilmiş bir şehirdir. Böyle olmazsa ticaret yolları üzerinde bulunmayan, stratejik önemi olmayan coğrafyasının bu kadar önem arz etmesi nasıl açıklanabilir? Mekânın küçüklüğüne rağmen hakkında en çok edebiyat üretilen bir yer olması nasıl izah edilebilir? Tarih boyunca paylaşılamaması ve sürekli tartışmalara konu olması, insanoğlunun ruhundaki inanma ihtiyacını göstermiyor mu? Aynı zamanda insanın terbiyeye muhtaç kıskançlık, tek başına sahiplenme, azgınlık yönlerine de şahitlik etmiyor mu Kudüs?
Kudüs, yeryüzünde insanı tanımlayan yegâne mekândır. Bu yüzden eşref-i mahlukat gibi ayrı tutulmuş, takdis edilmiştir. Kudüs üzerinde sürdürülen mücadeleler insanlığın tarihini, insanı diğer mahlukattan ayıran gelişmişliğini veya alçaklığını göstermektedir. Mekâna kutsiyet bizzat yaratıcı tarafından verilmiştir. İnsanoğlunun Kudüs’e kutsallık atfetmesi -bizim bilgilerimize göre- ve kavgasını vermesi Hz. Davud’un hükümdar olarak burayı ele geçirmesiyle başlar. Bu tarih, insanın her şeyi aklı ile çözümleme dürtüsü ve yapısındaki iyi-kötü çelişkisini de ortaya koyar. Allah bu mekânı rahmet elçileri enbiyalar şehri yapmıştır. Hz. Davud ve oğlu insandaki dünyevi iktidar arzusunu temsil ederken; Hz. İbrahim de sahip olduğu en değerli varlığı Allah için feda etmenin sembolüdür. Bu yüzden sevgili oğlu Hz. İsmail’i kurban etmek istediği dağın da Kudüs’te olduğuna inanılır. Onun soyundan gelen Hz. İshak, Hz. Yakub ve Hz. Yusuf da Kenan diyarında, Kudüs ve çevresinde yaşadılar.
Hz. Musa’nın kendisine inanan hakiki müminlerini vadedilmiş topraklara yanı Kudüs’e götürürken İsrailoğulları ona ihanet etti. Hz. Musa kutsal yolculuğunu tamamlayıp varamadı ama Kudüs yolu onun da cevelangâhı oldu. Hz. Musa varamadığı için şehir atası Hz. Davud ile anıldı. İnsanlara ve cinlere hükmeden Hz. Süleyman ile şenlendi, adaleti ile mamur oldu. Ama soyundan gelenlerin azgınlıkları onlara başka azgınları musallat etti. Kur’an’da anlatıldığı gibi Babil kralı Nebukadnezar ve Romalı kumandan Titus şehri iki defa tahrip etti. Süleyman mabedi ortadan kaldırıldı, kutsal şehre putperestlik hakim kılındı.
Bu tarihten sonra doğan hiçbir güneş Kudüs’ü aydınlatamadı. Hz. İsa’nın doğmasına kadar Hz. Zekeriyya ve Hz. Yahya ışık oldu karanlıkta kalanlara. Mehd-i İsa olunca Kudüs, yeniden güneşe kavuştu. Karanlıkta olanları aydınlattı, hastalara şifa, dermansızlara deva oldu. Ama ne küfrün hasedi ne de şehrin gerçek sahibinin insanoğluna vereceği ders bitti. Gönlüyle görenler Hz. İsa’nın göğe çekildiğini, gözüyle görenler de burada çarmıha gerildiğine inandı. O yüce peygamber olmasa bile hatıraları şehre yetti. Onu gönlünde tutanlar eksildikçe, yeryüzünde izini sürenler çoğaldı. Kudüs de onun hatırına onlara da melce ve me’vâ oldu. Zengin, fakir, genç, yaşlı, güçlü, güçsüz, kral, kraliçe herkesin yolu bu şehre düştü. Doğu Roma İmparatoru Konstantin’in annesi Helana da hem hacı oldu hem de Hz. İsa’nın makamına yaraşır bir mekân ve bir mabet inşa etti.
Müslüman Şehir Kudüs
Ama insanlar yine azdı, yine küfür çoğaldı. Hak ile batıl birbirine karıştı. Kudüs’ün ve diğer bütün kutsal kentlerin, kâinatın sahibinin merhameti tekrar yetişti. Âlemlere rahmet Hz. Muhammed’e (s.a.v) mümin ve muttakilere rehber ve hidayet olan Kur’an’ı indirdi. Hz. Muhammed’in (s.a.v) en büyük mucizesi olan Kur’an’a ilaveten kudretiyle bir gece onu Mekke’den Kudüs’e yürüten Allah, O’na çevresini mübarek kıldığı ve takdis ettiği şehri gösterdi. Gösterdi ki, namaz emrini alıp Mekke’ye geri dönerken müminlerin ilk kıblesini de tayin etti. Nitekim her namazında Miraca yükselen müminlerin gönlünde, Miracın şahidi olan bu şehir müstesna bir yer tuttu ve Beyt-i Makdis oldu.
Hidayet bulmasıyla müminlerin daralan kalbine ferah, korkanlarına şecaat veren, ve İslam’ı zahire çıkarmak için takdir edilen vakt-i merhunun dolmasına işaret olan Hz. Ömer’in hilafeti zamanında Kudüs özgürlüğüne kavuştu. Kudüs’ü teslim almaya gelen Halife’nin kumandanı Ebu Ubeyde b. Cerrah’a şehrin sakinleri itaat için bir talepte bulundu. Şehri, şayet kabul ederse, adaleti ile şöhret bulan Hz. Ömer’e bizzat teslim edeceklerdi. Öyle de oldu. Hz. Ömer’in 638 yılında şehre girmesi sadece bir fetih değil, aynı zamanda peygamberler şehrinde bir devir-teslim hadisesiydi. Kudüs şehri Hristiyanlığın yerine kaim olan İslam’a ve onun kutsiyetini koruyacak, ona doğru namaz kılmış olan Müslümanlara devrediliyordu.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlayan ve Kudüs halkına verilen emanda Halife Hz. Ömer, canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, hastalarına ve bütün fertlerine dokunulmama teminatı veriyordu. Kiliseleri mesken yapılmayacak ve yıkılmayacaktı. İçindeki kutsal eşyaya dokunulmayacaktı. Kimse dini inanışlarından dolayı zorlanmayacak, kendilerine asla zarar verilmeyecekti. Halife Kur’an’ın şahitliği ile burada fesat çıkarmış olan Yahudilerin Hristiyanların yurtlarına girmesine müsaade edilmeyeceği garantisini de veriyordu. Bu Allah’ın Resul’ünün, halifelerin ve müminlerin Kudüs halkına verdiği bir teminat idi ki, daha sonra Kudüs’e hadim olan bütün Müslümanların düsturu oldu. Hz. Ömer’e Hristiyanların teklif ettikleri kendi kiliselerinde ibadet etmek yerine, alicenaplık göstererek, İslam’ın peygamberlerinden olan Hz. Süleyman mabedinin harabeleri üstüne, kendi elleriyle yeni bir mescit inşa etmesi bütün Hristiyanların gönlünü fethetti.
Kutsal Kudüs’te nöbet sırası hiçbiri arasında fark gözetmeyen, bütün nebiler, peygamberlere iman eden Müslümanlara gelmişti. Hakiki Hristiyanların da kalbi müsterihti. Ağyarın eline düşmektense, Katolik-Ortodoks çekişmesine kurban edilmekten ise, Kudüs’ün kendilerini reddetmeyen, kutsallarına saygı duyan Müslümanların elinde olması onları da mutmain kılıyordu. Kitapları gereği Yahudi ve Hristiyanları oldukları gibi kabul eden, onlara sadece hidayet dileyen yeni fatihlere özenen nice insan da Kudüs’te İslam’ı seçti. Seçti ve şehrin kıyamete dek sürecek olan yeni yüzü ortaya çıktı.
Haçlılar ve Kudüs
İslam tarihinde imarları ile bilinen ama birçok yıkıma da sebep olmuş Fatımilerin Kudüs’e hakim olması sadece Müslümanlar arasına fitneyi sokmadı. Bilakis Hz. Ömer’in de ahdini bozdu. Fatımî halifesi Hâkim, Kamame Kilisesini ve diğer bazı mabetleri yıktırması Müslüman ve Hristiyanları yaraladı. Batı Hristiyanlığı bu meseleyi âdeta bir kan davasına dönüştürdü ama Doğu’da Müslümanlar ile komşu olan Bizans oldukça hiçbir şey yapmadan bekledi. Bizans orduları Sultan Alparslan liderliğindeki Selçuklu ordularına 1071’de yenildiği gün, Bizans için sonun başlangıcıydı. Bu durum Bizans’ı yaralıyor, hasta ediyor ama Papalığın da Doğu ve Kudüs rüyası görmesinin yolunu açıyordu. Malazgirt Zaferi’nin ardından Kudüs’ün hadimi artık Türkler olacaktı. Avrupalı Hristiyanlar ise bir misyon olarak Türkleri durdurma görevini üstleneceklerdi. Papa Urbanus, 1095’te toplanan Clermont Konsili’nde kilise mensuplarına seslenerek, büyük bir ateşi hatta bugüne kadar gelen bir ateşi yaktı. Öyle bir ateş ki, kendilerini de yaktı. Türklerin Bizans topraklarına girmesinden şikâyet ederken, asıl hedefinin asla koruyamayacağı Kudüs olduğunu söyledi. O tarihe kadar Hristiyanlıkta olmayan “kutsal savaş” anlayışı türetildi ve Papalığın Kudüs’e gösterdiği hürmet bahanesiyle meşrulaştırıldı.
Haçlı seferlerinin bahanesi her ne kadar Kudüs’ün Türkler tarafından alınması olsa da asıl mesele kendi dininin de gerçeklerinden uzaklaşan Hristiyan dünyanın iç sorunlarıydı. Nitekim Avrupa, Kutsal Kitabın hükümlerinin geçerli olmadığı, şiddetin hüküm sürdüğü, sahtekârlık, ihanet ve yalanın alıp yürüdüğü, erdemin kalmadığı, sefahatin ve kumarın hâkim olduğu bir yer olarak tanımlanıyordu. İşte bu Avrupa gökleri temsil eden ve “üç kere kutsal” olan Kudüs’ü himayeye yeltenecekti. Avrupa’nın sefillerinden ve kendine soylu diyen parasız avarelerden oluşan bir güruh harekete geçirildi. Bu motivasyonun Kudüs’üm kutsiyetine yakışır tarafı yoktu. Halk Kudüs için savaşacak, ama borç batağı içinde yüzen ve saygınlıklarını kaybetmiş asilzadeler fethedilen topraklarda kral yahut komutan olarak zenginleşeceklerdi. Papalık ise Avrupa’daki kalabalıklardan kurtulup, rahatlayacak, aynı zamanda da Doğu Kilisesi’ne üstünlük kuracaktı.
1204’te İstanbul’da kendi dindaşlarını bile yağmalatan bu miras, bugüne kadar Avrupa’nın kutsal şehre kayıtsızlığını ve kutsalın çiğnenmesi karşısında sessizliğini doğuracaktı.
Bu anlayış ile kuruldu Kudüs Haçlı kontluğu. Bu yüzden rahat yüzü görmedi ne Müslüman’ı ne de Hristiyan’ı. Yer-gök ağladı Kudüs’e. Nihayet şehri takdis eden güç, kuvvet verdi Selahaddin’e ve yeniden eski azametli günlerine kavuştu. Nureddin Zengi’nin ünlü komutanı Eyyübîlerin emiri Selahaddin de şehri Hz. Ömer’in aldığı şartlarda teslim aldı. Kutsal mekânlara ve hizmetçilerine sahip çıktı. Şehrin ahalisinin dul ve yetimlerine kol-kanat gerdi. Bu sefer yer-gök sevindi, Bizans İmparatoru İsaakios Angelos Selahaddin’in zaferinden etkilendi, elçiler gönderdi ve kutsal yerlerin kontrolünün eskiden olduğu gibi Ortodoks Kilisesi’ne verilmesini talep etti. Büyük Selahaddin bu talebi kabul etti ve bütün dünyadan Hristiyanların hac için Kudüs’e emin bir şekilde gelebileceklerini ilan ederek, bu kutsal şehrin barışının ancak Müslümanların eliyle mümkün olabileceğini dosta, düşmana gösterdi.
Osmanlı Kudüs’ü
Daha kuruluş yıllarında Osmanlıların gönlündeydi Kudüs. Başkaları idare etse de Osmanlı Sultanları nezdinde ayrı bir yeri vardı bu kutsal şehrin. Hacca giden ve dönen herkes uğrayıp bir selam götürüyor veya getiriyordu. Hz. Peygamberin ziyaret edilmesi gereken üç mescitten birinin Kudüs olduğuna işaret etmesinden sonra asırlar geçmişti. Ama bu ziyaretlerin çoğalması Osmanlı asırlarına nasip olmuştu. Daha Kudüs Memluklerin idaresinde iken Dedebâli veya kim bilir belki “insanı yaşat ki devlet yaşasın” diyen Edebâli’nin soyundan, Çandarlıların gelini İsfahan Şah Hatun Kudüs’e uğrayıp medrese vakfetti. Sultan II. Murad Kudüs’ü vasiyetnamesine koymayı ihmal etmedi. Fatih İstanbul’u fethettiğinde Kudüs gönlündeydi. Müslümanlara zafernâmesi giderken, Kudüs’teki Rum Ortodokslara da teminat veren fermanı ulaşmıştı.
Bu geleneğin varisi Yavuz Sultan Selim, Kudüs’ü hürmetle girdi, tıpkı Hz. Ömer gibi, Selahaddin Eyyubî gibi halka güvence verdi, kutsal yerleri ve Gayrimüslimlerin mabetlerini bir bir gezdi, Mescid-i Aksa’da ibadet etti. Kudüs’e hizmet etmek için ömrü vefa etmedi ama duası kabul olmuş ki oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın hizmetleri hem babasının, hem kendisini ve hem de kendisinden sonra gelenlerin hasenatına yetti. Devraldığı büyük mirasın farkında olan Sultan, Kudüs’ü kutsiyetine yaraşır bir şekilde imar ve ihya ederek, Süleyman peygamberden sonra II. Süleyman olmaya hak kazandı. Devşirme şehir, herkesin eman içinde yaşadığı tam bir Müslüman şehrine dönüştü. Şehre azamet ve güven veren surlar yükseldi, her şeye hayat kaynağı olan sular akıtıldı, çeşmeler şenlendi. Müslümanların ilk kıblesi ve Emevî halifesi Mervan’ın mirası olan Mescid-i Aksa tamir ve tezyîn edildi. Şehrin geleni-gideni, yolcusu arttı; dervişi, fodulası, fukarası çoğaldı. Onlara da Haseki Sultan imareti ile yetişti. Eski vakıflar himaye edildi, yenileri kuruldu. Kudüs’e yolu düşen Müslim-Gayrimüslim herkesin yüzü güldü.
Osmanlı Devleti’nin üç kıtada farklı dinî ve etnik kökene dayalı toplumlarının bir arada yaşatabilmesinin gizli kalan sırrı da Kudüs idi. Dünyada etnik ve dinî çeşitliliği en fazla olan kentler, Osmanlı hâkimiyetindeydi. Bereketli Kudüs bu kentlerin başındaydı ve hâliyle dersler veriyordu. Osmanlı Kudüs’ünde dört yüz yıl boyunca farklı din ve sosyal gruplardan insanlar bir arada yaşayabildi. Dünyanın dört bir tarafından farklı din ve mezheplere sahip gruplar bir düzen içinde Kudüs’ü ziyaret etti ve buradan memnuniyetle ayrıldı. Diğer şehirlere de misal olan Kudüs’te, Müslüman, Rum, Ermeni, Kıpti, Süryani, Yahudi ve daha bir çok toplumlar, dört yüz yıl boyunca huzur ve refahlarını sürdürdü. Kimsenin dinine, kültürüne ve hayatına karışılmadı. Batı’dan yeni rüzgârlar esmeye, Katolik dünyası burayı karıştırmaya, Siyonistler yeni hesaplar yapıncaya kadar herkes Osmanlı Kudüs’ünde mutlu yaşamaya devam etti. Kimse Hz. Ömer’in, Selahaddin’in, Yavuz’un koyduğu kanunları bozmaya kalkmadı. Kimse Allah’ın kutsal kıldığı bir beldeyi alçak arzularına kurban etmedi.
Gün geldi, devir değişti, Batı’dan esen rüzgâr sadece fırtına, kasırga getirmedi, beraberinde haset, rekabet, kin getirdi. Kutsal şehrin manevi hayatı kirletildi. Hz. İsa’nın kabrinin bulunduğuna inanılan Kamame Kilisesi bu hesaplaşmaların mekânı seçildi. Kaybolan itikatlarının teolojik tartışmaları yerine, Batı’dan sırtı sıvazlanan her grup, her mezhep ayrı bir iddia ile ortaya çıktı. Sözde hizmet yarışıydı ama gerçekte vekalet savaşıydı. Bun rağmen Osmanlı Kudüs’te barışı korumak adına çözümler üretti. Selahaddin Eyyûbî gibi bir çözüm olarak kavgaya neden olan Kamame Kilisesi’nin anahtarlarını Müslüman bir aileye vermiş; kilise hizmetlerini de farklı guruplar arasında paylaştırmıştı. Bu adil çözüme tüm Hristiyan mezhepleri rıza gösterip kavgaya ara vermişlerdi.
Hristiyanların inançlarına hizmetten ziyade buradaki paylaşım kavgasından beslenenler boş durmadılar. Her fırsatta yeniden barışı bozdular. İhtiraslarıyla Kudüs’ü kirlettiler. Osmanlı Devleti bu şehri kutsiyetine uygun yaşatmak azmindeydi ve sürekli düzenlemeler yaparak, 1767’den itibaren statüko fermanları yayınlamaya başladı. Her münazaanın sihirli kelimesi statüko oldu. Habeşiler, Kıptiler, Latinler, Ruslar, Fransızlar, İngilizler ayağa kalktıkça statüko ile susturuluyorlardı. Kırım Savaşı öncesinde Kutsal mekânlar meselesi o kadar tırmandırıldı ki, dönemin Sultanı Abdülmecid Han, yeni bir statüko fermanı yayınlamak zorunda kaldı. Ferman, Kudüs’te yapılacak ayrıntılı araştırmalar sonuçlanıncaya kadar, mekânların hiçbirinde hatta hiçbir eşyasında bir değişiklik yapılmamasını emrediyordu. Dışardan gelen rüzgâr olamasa her zaman İstanbul’da giden ferman kabul görüyordu. Bu sefer de öyle oldu. Hem de bu güne kadar Kudüs’te statükoyu kimin belirleyeceğini gösteren bir sembol hadiseyle oldu. Sultan’ın fermanı Kamame Kilisesi’ne ulaştığında bir Ermeni görevli kilisenin ana kapısının üst kısmında, küçük ahşap bir merdiven ile cam temizliği yapıyordu. Sultan’ın fermanı okunup hiçbir eşyanın yerinden oynatılmaması emri duyulunca Müslüman-Gayrimüslim herkes “semi’nâ ve eta’nâ” dedi. Pencereye dayanmış olan merdiven bile olduğu yerde bırakıldı. Bu ferman Kırım Savaşı’nı engelleyemedi ama Türkler’in gerekirse Hristiyanların kutsalı için de savaşabileceklerini ortaya koydu. Hâlâ yerinde durup o günlerden bugüne şahitlik eden, mesaj veren merdivene de “statüko merdiveni” adı verildi. Daha da önemlisi Kudüs’te statükoyu kimin belirleyeceğine delil oldu.
Kurtuluşu Bekleyen Kudüs
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti kendi derdine düştü, daha doğrusu düşürüldü. Bir taraftan buhranlar ve savaşlar diğer taraftan reformlar devletin belini büktü. Her tarafın nazargâhı olan bu mekân bir zarar görmesin diye doğrudan İstanbul’a bağladı. Ama aynı sıralarda Avrupa’da Yahudi düşmanlığı da yaygınlaştı. Bir taraftan Yahudilere yurt arayan Siyonistlerin, diğer taraftan onları Avrupa’dan çıkarmak isteyen antisemitistlerin gözü Filistin’e, Kudüs’e döndü. Bu gözü dönmüşlük, planlandı, programlandı ve nihayet bir İngiliz oyunu ile meşrulaştırıldı. Kudüs’ü savunmak için etrafında binlerce Osmanlı şehidi düşerken İngiltere Dışişleri, tarihe bir kara çaldı ve burayı Yahudilere yurt olarak vereceğini ilan etti. Dengeler değişti. Siyonist-Yahudiler ile eski düşmanları antisemitistler dost oldu. Kutsal kente bir karabasan çöktü. Öyle bir karabasan ki, yüzyıl boyunca gündüzleri gece, geceleri zindan eyledi ama umudunu yitirmedi Kutsal şehir Kudüs. Yeni Ömerleri, Selahaddinleri, Yavuzları, Kanunileri ve seleflerini bekledi. Zeytin Dağı bekledi, Mescid-i Aksa, Kubbetussahra, Ömer Camii, yeniden dirilişi müjdeleyecek o sesi bekledi.

0 Tartışmaları