ŞİİR ŞEFKATTEN ÖLDÜRÜR


“Her can ölümü zevkeder.”

Kur’an; Ankebut, 57.

“Ama sen gidince, bu sahneye

Bir parça gerçek çıktı Senin

gittiğin delikten: gerçek yeşiller yeşili,

gerçek güneş ışığı, gerçek orman.”

Rilke; Yeni Şiirler.

“Bir zamanlar bir yol vardı ve bu yola giren herkes ölürdü.”

Bir Pencap masalından…

Kendini konuşmaya açmakta direnen üç zorlu kelimeyle karşı karşıyayız: Şiir, şefkat ve ölüm. Hele buradan bir de “şiir”e yol bulmak hiç akıl kârı görünmüyor. Mevcut hâlde bu üç kelime giderek kendilerini daha çok örtmektedirler. Kendilerini korumak için değil bu; bizi korumak için. Bütün apaçıklığıyla açıklıkta belireni göstermek için aydınlığın kaynağında mesken tutmuş olanın üzerine yapay aydınlatmalarla gitmek, onun kendi olarak görünmesine asla izin vermeyecektir. Bu belki tanıdık, bildik bir şeyi seçebilmek için fayda verebilir. Ham bir iştahla biliyor ve tanıyor gibi bir de işaret etmeye kalkmak perdenin kalınlaşmasından başka bir işe yaramıyor. “Gölge oyunu”nda giderek ti’ye alınan zavallıcıklarız. Aczimizi ve fakrımızı yürekten itiraf ediyoruz. Haddimizi bilip her şeyi “kendi hâline” bırakır ve zuhurata tabi olursak belki perde azıcık aralanabilir.

Şiirle şefkatin, şiirle ölümün bir aradalıklarına belki bir yol bulunabilir. Lakin şiir, şefkat ve ölümün bir aradalıkları ilk bakışta hayli zor görünmektedir. “İlk bakış” bu zorluğu öne sürerken bizi yolumuzdan da çeliyor olmasın. Zira bu, “Varlık” hakkında uzlaşmazlık iması taşır ki topyekûn kâinat için insafsızlıktır. Kendi müşahedemize veya başka müşahedelere göre eyleyip söylemek hep eksik kalacaktır. Şu hâlde hâlin hakikatine sadakat tek oluş imkânımızdır.

Sadakatimizi sınayacağız. Bu bir cüret değil, acziyet arzıdır. Sadakatimizi sunacağız, “söz vereceğiz”, “söz”ümüz sadakatimizi perçinleyecek. Maruz kaldığımıza maruz kalanların verdikleri ”söz”leri tefrik ederek dikkate alacağız. Yürekli sadakatle şahsiyet kesbetmesi “kendi”si için yepyeni bir tarz olacak insana. İnsan ve hayat görünerek, ortaya çıkarak, taşıp coşarak[1] kendi özgürlüğünde sürekli yenilenir.

Ses vereceğiz, zevki halimiz yenilenecek sürekli. “Dilim[iz]deki düğümü çöz”ülür [2] de “sözümüz makes”[3] bulursa söz vereceğiz zuhurata tabi, şiir başlayacak. “İnsan güzeldir fakat bir mücevher gibi güzelliği kendinden kaynaklanan bir şey değildir. Onun güzelliği Tanrı’yla/ Söz’le bir olmasından kaynaklanmaktadır.”[4] Söz bize üflenen fıtri kendilik hakikatimizdir. Söz’le bir olunca “sözümüz söz” olacak, insani akış şiirin ritmiyle devinecek. Bundandır; şiir varlığın hakikatine, zuhuratına gönülden, hatta vicdani bir bağlılığı şart koşar. Yani “ezberiniz” güçlü olmalıdır, tövbeniz nasuh. Şiir varlığın iç ritmine bizzat katılmak, orada hareket etmek, ritmin/ müziğin kendisi olmaktır. Bu ancak “kendi”sini öldürmekle, Varlık içinde yol almakla mümkündür.

Bir Pencap masalı şöyle başlar: “Bir zamanlar bir yol vardı ve bu yola giren herkes ölürdü.”[5] İşte şiir o ölüme giden yoldur. Şiirle ölüm arasındaki eşik; kıstak şefkattir. Şefkat şiirden ölüme geçişi korur. “İnsanın yeryüzünde şairane ikameti”[6] ölümün eşiğindedir. Böylelikle hep kendi hakikatimizin yakınında barınırız. Ölüm insanın “yurdu”dur. Şairler “Ehl-i keşfü’l kubur”dur; kabirlerin keşif kolu… “Ölmeden önce ölme”[7] yurda varış için yol hazırlığıdır. Dünyada oluş bizi bir “uzaklık” hissine kaptırmışsa bu eşikten inmiş, ayrılmış oluşun işaretidir, ya da [henüz] eşiğe erişememiş olmanın. Dünyayı uzaklık olarak görmek dünyamızı “şefkat”ten mahrum etmektir.

Şefkat “kendilik” hakikatine sadakatle teslim oluş ve bir “kendilik” bilincidir.  Şefkat, bize kendi gerçeğimizi gösterir, bize anlamımızı verir, bizi anlamımıza iade eder, bize anlam katar. Şefkat; kurtarıcı, erdirici, fena kılıp beka buldurucudur. Aynı/kendi[m] içerisinde “başka”nın, belki “öteki”nin sürekli oluşunun hissi, heyecanıdır. “Ben”de gösterilmeyen, kestirilemeyen, bilinemeyen “başka”nın hep var olmasıdır. Hayat sürekli “başka”yla birlikte süren bir yoldalıktır. Başka, kendini ancak “ben”in ölümüyle gösterir. Bu bilinen hâliyle ölüm olabileceği gibi, ariflerin “fakirlik” dediği hâl de olabilir. Her iki durumda da maddeden, cismaniyetten, bilinen kayıtlardan tümüyle sıyrılış söz konusudur. Kemalatı ancak hayati keyfiyetten üryan kalındığında açıklaşan varlık. Şefkat zamanı İbrahim (as)’ın zamanıdır: Oğlunu hakikate kurban eder. Bunun yolu bilgiden değil “sevgi”den geçer. Bilgi kötürümdür, uzundur yolu; bilgi giydirir, örter. Sevgi her dem yeniden bizi doğurup canlandırarak beşeriyetimize ilişecek her türlü nahoşluktan kurtarır. Her ölüm “şeb-i arûs” olur o zaman. “[O zaman] Biz onları içlerinde [kalmış] olabilecek nahoş duygu ve düşüncelerden arındıracağız ve [böylece] birbirleriyle kardeş olarak mutluluk tahtları üzerinde karşı karşıya oturacaklar.”[8]

Şu halde ölüm sürekli yaşanan bir hâldir. “Her insan, her an ölümü zevkeder.”[9] Ölümün özünde “neşe” vardır, olmalıdır. Bu şen hakikat şefkatle gelir. Zira aşk aklın edimidir, şefkat hayalin[10]. Şefkat çağırabildiğinizde hazır bulunur, aşk edinilmesi gerekendir. Şefkat varlığın hakikatine tekellüfsüzce açar sizi, sevgi, muhabbet ve merhametle. Aşk acı ve ızdırabın, şefkat neşenin kaynağıdır. Bundandır; “şefkat aşktan daha erdiricidir.”[11] Şefkat bizi sürekli “kendilik” hâlimizle var tutar.

Mevcut olmak, sürekli ölüp dirilerek insan oluş için hazır halde bulunmaktır. Düşünce ve şiirle, müzikle ölüp dirildikçe sonsuzlukla kundaklı bir bebek olarak mevcut oluruz. Ölümü anlamak için doğuma bakmak lazım. Doğum ilk ev [âlem] değiştirme; Cennet’ten çıkış. İnsan [hep] doğar. Ölüm doğumun içindedir, ölümle de doğar insan. Bu yüzden bilinenin aksine ölüm önce, doğum sonradır. Her doğum bir ölümdür. Başlangıca dönen bir ölüm. Hz. Peygamber “Zaman ilk anına döndü,” buyurmuştur. Bu gaflet perdesini kaldırıp görüşümüzü keskinleştirir. Bahşedilmiş bir açıklıkla [şiir belki de müzik] fıtratımızı zevk edip yaratıldığımız gibi insan olarak hayat-ı hâlimize, kendilik’imize açar bizi; insanlar arasında bir insan olarak:

“Hem bir adam ölü iken biz onu diriltmişiz ve kendisine bir nur vermişiz, insanlar içinde onunla yürüyor.”[12]

“Senden gaflet perdesini kaldırdık; bugün artık görüşün keskindir.”[13]

İbn Arabi, insanın aldığı ilk suretin İlahi Misak’ta olduğunu söyler.[14] Buradan başlayarak sürekli “devr”le değişmez olan, hakiki kendiliğimize ereriz. Her ölüm yeni bir surettir. İbn Arabi’ye göre; “Ölümdeki uyanış ilk uyanıştır. Dirilişte tekrar uyanılacaktır [Rüyada olanın uyanması]. Berzah sürekli gelişme yeridir, dirilişe hazırlanılır.” Uyanmak arzusu tereddütsüz oluşa sokar bizi. Ölüm; tavuk yavruları arasına karışan ördeğin hâlidir. Anne tavuk ne kadar korkarsa korksun yavru ördek suyu görünce korkusuzca hemen suya dalar.[15]

“Ölüler kiminde yaşayanlardan daha güçlü olabilir.”[16] Mükemmellik fikri ölümü [anlamayı] zorlaştırır. Böyle gitmek akıllara ziyandır, ölmek değil telef olmaktır.[17] “İnsani hâlden sıyrılmak, insanlıktan çıkmak” diyebileceğimiz bir durum. “Hüneri samimiyet, asarı aczinin giryesi”, şiiri şiarı olan “Hisli Yürek”in[18] dilinde “dipdiri meyyit” şeklinde ifadesini bulan bir hâl.[19] Yetersizliklerinin farkına varmak ise öldürür. Ölüm hakikatin şiir, görüntü, metin, resim, düşünce vd. olmadan kavranması hâli [mi]dir? Şu hâlde bu bizim için ne zaman mümkün olursa o zaman öldük mü demektir? “Kendi ölümü”nü ölmek diyebilir miyiz buna? İnsan kendini de pusuda beklemeli, [bunun için] dili döndüğünce susmalıdır.[20] Kendi ölümünü ölen bir varlık olmak dünyadan kaçışı değil, dünyanın insan oluş için sunduklarından imkânınca istifade ederek âdem [adam ][21] olmaktır.

Kendine uyan bir ölümü ölen var mıdır? Uyan bir ölüm nasıldır ve ölüm bu “uyan kendi”yi nasıl bulur, bilir? Ya ölüm ve doğumun taşıyıcısı kadın neyi temsil eder?

Bir zehabı yaşıyoruz. “Hayatta olmak”la, “yaşamak”ı ayırmak lazımdır. Hayatta olmak “Varlık”ın alanıdır, yaşamak kendi zehabımızdır. Varlık örtülerine büründü, açıklığından çekildi. Yine de bir lütuf gibi hayaletler olarak hep aramızdalar. Onların izleri dört bir yanımızı kuşatmış durumda. Günü gelir [duyan kulaklara] söyleyeceklerini söylerler. Elhasıl şair dünyadan elini asla çekmez. Şairin yeryüzü iltimasının kesileceğini ummak kabil bir cehaletten başkası olamaz.

“İnsan” için bu anlamda “ölüm için varlık” olmak sürekli bir yoldalık halidir; insan “kendi” ölümüne yönelen varlıktır. Kendi ölümüne bile açık bir kalple yönelmek şefkattir. Her tür bağdan/maddeden, cismaniyetten, “imek varlık” oluştan, elhasıl tüm yaşamsal kayıtlardan gözünü kırpmadan sıyrılabilecek feraseti göstermektir şefkat.[22] Şefkat, kendinde kendi ölümünü sürekli taşıma irfanıdır. Bunun için bilgiye sahip olabileceğini ve üretebileceğini “zann”eden bir akıldanelikten uzak olmak gerekir. Öğretilir olmaya açık olarak, öğrenebilir olmanın “yürekten” hazırlığıyla “yed-i kudretinde” bulunduğu İlahi zuhurun farkında olmak hâlidir bu: “Farkında ol; Allah sana öğretir!”[23]

Bilinmeyenden geldik, görünmeyenden. Şimdi bilinmeyeni bilmek, görünmeyeni görmek istiyoruz. Lakin varsa muradımıza erme imkânı görünmeyene, bilinmeyene dâhil olmak, dönmek anlamına geliyor bu. Kendine dönmek, dili dönmek, eve dönmek.[24] Bunun için hâl ve yol bilmeli. Evinin yolunu bilen kişinin yürüdüğü yoldur şefkat; eve götüren yol. Eve vardığında huzur ve sükûna erecektir. Eve vardığında artık kendi yalın hakikati içindedir. Geldiği yere, yola ait her şeyden soyunup dökünmenin, arınmanın yeridir ev. Kendi, sadece kendi olarak ikamet edeceğin yer. Yalın halde insan olarak.  Bu gözümüzü göğe dikerek beklememiz gereken, iştiyakla gözlenecek bir hakikattir. “Yâr”den, “Yurt”tan ayrıldık bir kez.[25] Sıla hasretiyle yanıp kavruluyoruz. Hz. Peygamber; “İnsanlar arasına karışıp halkın içerisinde yaşamak buyurulmamış olsaydı bana, iki gözümü bu göğe diker, Tanrı canımı alana dek bakakalırdım,” buyuruyor.

İnsan lütfun aydınlık/apaçıklığının kendini gizlediği bir gecede yaşar.

Karanlık/gece her şeyi gösterir bir aydınlıktır, ama gündüz [güneş] görüşü kapatan [gizleyen/sırlayan] bir karanlıktır. Ölüm gece, yaşam gündüz gibidir.

Gündüzü gecenin, geceyi gündüzün takip etmesi; güneşin doğup batması onlardan neyi eksiltir, neyi artırır?

Böyleyse “ölmeden ölme”yi “kör nokta”ya yoğunlaşmak olarak da düşünebilir[miy]iz? Bir gün herkesin şaşkınlıkla fark edeceği bir şeyi önceden görmek… İçinizdeki “gürültülü ses” alınır ve Tanrı’nın sesi sirayet eder her şeye. İşitilen bir şey değildir bu, zira uzuvsaldır belki. Size sessiz duyumlarla ahenge katılmak düşer; giderek ahengin kendisi olmak. Görmenin ve bilmenin bedeli ölüm… Ölüm, kulakları başka her sesten kurtarır ve yalnızca Tanrı’nın melodilerini dinlemek için ölünür. Bir gün bütün bu tahayyülatın, imajinasyonun; düş ve düşüncenin, sözün ve sesin kesileceği ve İlahi terennümün varlığa sirayet edip serpileceği “an” gelecektir. Cahit Zarifoğlu’nun “Anne, müziği tut, geliyorum,” dediği yer işte burasıdır. Doğu irfanının başlar başlamaz kendini şiirin içinde bulması bundandır.

Anadolu’da halk arasında “ölüm iyiliği” tabir edilen bir durum var. Huzur ve sükûn içinde ölüme yol almak, ölümü karşılamak… İşte bu “ölüm iyiliği” şiirdir. Şiir, insanın göz nuruyla işlediği kadim gergefi şefkatle söküp söküp yeniden örmektir. Bu sökülüp yeniden örülme sürekli oluş ve ölüm hâlidir. İbn Arabi’nin işaret ettiği ölüm ve doğumun bir kez değil, birçok kez vuku bulacağı hakikati bunu ifade eder. Yaratıldığımız gibi insan olma hakikatine sadakat sözümüz [şiir] bizi şefkatle “kendilik”imize açar, “hakikati hâl”imiz zuhur eder. Bu hakikati hâl ile zuhur eden insan oluş ölümle uyanışa, [yeniden] doğuşa ve başlangıca döner. Her bağdan azade yalın hâliyle insanlık hâlidir, üryan kalıştır bu.[26] Şiir öğretici değil erdiricidir. Şiir gelince şefkate ereriz. Şefkat kendi “Hakk”ına sadakatle teslimiyettir. “Emri hak” vaki olunca da [ölüm] “Hakk gelir, batıl zail olur.”[27]

Bir perde oyunudur zahir hayatımız. Gölgeler dünyasında bir hayal, bir rüyadır yaşadığımız.[28] Perdeyi aralayınca hakikat tebellür eder. Gelin “perdemiz”i irfan ilinin şen bekçileri Hacivat ve Karagöz’e emanet edelim, onlar açsınlar perdeyi ve [Kemteri’nin “verdiği söz”le] söylesinler söylenmesi gerekeni:

“Off Hayy Hakk.

Nakş-i sun’un remz eder hüsnünde rü’yet perdesi,
Hâce-i hükm-i ezeldendir hakikat perdesi.


Sîreti sûrette mümkündür temâşa eylemek,
Hâil olmaz ayn-i irfâna basiret perdesi.


Her neye imân ile baksan olur iş âşikar,
Kılmış istilâ cihâna hâb-i gaflet perdesi.


Bu hâyal-i âlemi gözden geçirmektir hüner,
Nice kâra gözleri mahv etti sûret perdesi.


Şem-i aşka yandırıp tasvir-i cismindir geçen,
Âdemi âmed-şüd etmekte azîmet perdesi.


Hangi zılla iltica etsen fenâ bulmaz acep,
Oynatan üstâdı gör kurmuş muhabbet perdesi.


Dergeh-i Âl-i abâda müstakim ol Kemterî,
Gösterir vahdet elin kalktıkça kesret perdesi.”


[1] Şahsiyet; görünmek, ortaya çıkmak, çağlayarak akmak, taşıp coşmak anlamına gelmektedir.

[2] Kur’an; Tâhâ, 27.

[3] Kur’an; Tâhâ, 28.

[4] İskenderiyeli Clement. “Assisili Francis ve Hristiyan Mistisizmi, Cengiz Batuk, İz yayıncılık, İstanbul Eylül 2012.”

[5] Cinistan – Aşk ve Kaybedilen Dünya, Özcan Yüksek, Doğan Kitap, İstanbul 2010.

[6] Hölderlin.

[7] Hz. Muhammed [sa].

[8] Kur’an; Hicr, 47.

[9] “Her can [her an] ölümü zevkeder.” Kur’an; Ankebut, 57.

[10] “Berzah”ın bir ismi olarak hayal.

[11] Bediüzzaman Said Nursi.

[12] Kur’an; En’am, 122.]

[13] Kur’an; Kaf, 22.]

[14] William Chittick, Varolmanın Boyutları, İnsan Yayınları, s. 347.

[15] Şemsi Tebrizi, gözü pek derviş coşkuyla varlık hakikatine dalıp o deryada sadakatle yüzüşünün başlangıç ahvalini şöyle anlatır: “Henüz ergenlik çağına girmemiştim. Aşk deryasına daldım mı, hiçbir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim, günlerce açlığa susuzluğa katlanırdım. Bir gün babam bana çıkıştı: ‘Oğlum, ben senin hâlinden bir şey anlamıyorum; bunun sonu nereye varacak? Bu davranışlar seni felakete götürecek,” dedi. Ben ona şu cevabı verdim: ‘Baba! Seninle benim, babalık ve evlatlık münasebetlerimiz neye benzer bilir misin? Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyla beraber bir de ördek yumurtası koysalar; vakti gelince civcivler çıkar. Bu civcivler hep birlikte analarının arkasına düşüp giderler. Yolda bir göl kenarına rastladıklarında, ördek yumurtasından çıkan yavru, hemen kendisini suya atar. Bunu gören tavuk, ‘eyvah yavrum boğulacak,’ der ve çırpınmaya başlar. Hâlbuki ördek yavrusu neşe içinde yüzmektedir. İşte seninle benim aramdaki fark da böyledir.’ ” Şemsi Tebrizi, Makâlât.

[16] Derrida, Specters, s. 48.

[17] “Yalnızca insanlar ölür, diğerleri telef olur.” Heidegger.

[18] Mehmet Akif Ersoy.

[19] “Hissiz, hareketsiz, acısız leş.” [Millet-i merhume].

[20] “İnsan kendini de pusuda beklemeli… Dilim döndüğü kadar sustum.” Nuri Pakdil, Derviş Hüneri, Edebiyat Dergisi Yayınları, İst. 1999, s. 11.

[21] Üst[ün] insan’dan Dasein’e, dahası “insanı kâmil”e kadar mümkün, hakiki insan oluş ifadelerini Türkçede “adam” ve “adam olmak” ifadeleriyle karşılayabiliriz diye düşünüyorum.

[22] “Ölmeden önce ölünüz.” Hz. Muhammed [sa].

[23] Kur’an; Bakara, 282.

[24] “Dönmek ve terk etmek arasındaki tehlikeli fark”a dikkat!

[25] “Biz o mutlu birliği, kelimenin tek anlamıyla Varlığı kaybetmişiz, onu elde etmemiz için de önce kaybetmemiz gerekiyordu… Tabiatla bozuşmuşuz… Bazen dünyayı her şey ve kendimizi bir hiç görüyoruz, yine bazen kendimiz her şeyiz de dünya bir hiç imiş sanıyoruz.” Hölderlin, Hyperion II, Önsöz, s. 113, MEB.

[26] “Dirilirler dirilirler gelirler” diyen Karacaoğlan bakın ne söyler:

“Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeye elde fermanım mı var
Azrail gelmiş de can talep eyler
Benim can vermeye dermanım mı var”

[27] “Hakk geldi, batıl zail oldu.” Kur’an; İsra, 81.

[28] “İnsanlar uykudadır öldükleri zaman uyanırlar.” Hz. Muhammed [sa].


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir