TÜRK SİNEMASININ 100 YILLIK SERENCÂMI HAKKINDA


Sinema… Yedinci sanat… Beyaz perde… İnsanları herhangi bir düşünce ya da duyguya sevk etme kabiliyetine sahip sihirli mekanizma… Toplumların sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik yaşayışlarının ekrana sirayeti…
1895 yılında Lumiere Kardeşlerin sinemayı icat etmelerinden kısa bir süre sonra, Osmanlı topraklarında da sinemacılık faaliyetlerinin başladığını biliyoruz. Ancak özellikle 1923-1950 yılları arasındaki süreçte tiyatrodan sinemaya geçiş yapan Muhsin Ertuğrul’un tekelinde olan bir sinema varlığı söz konusu. 1938 yılında bir, 1939’da dört, 1940’ta dört, 1941’de iki, 1942’de dört yerli film gösterime girmiş olsa da sinemamız asıl atılımını 1950’li yılların başından itibaren yaptı ve yılda 200-250 filmin çekildiği bir ivme yakaladı. Ancak bu metinde sinemanın tarihsel gelişimini kronolojik, ansiklopedik veya akademik bir dille anlatmak yerine cumhuriyetin ilanından 2023 yılına dek geçen 100 yıllık süreçte sinemamızda vuku bulan güzelliklere değinmeye çalışacağım. Filmlerden konuşacağım. Üzerinde oturduğumuz ama çoğu zaman haberdar olmadığımız mücevher yığınlarından bahsedeceğim. Size filmler vasıtasıyla bizden bahsedeceğim. Bizden diyorum zira bu topraklarda çekilen her film bu topraklarda yaşayan bizlerin duyuş, düşünüş, görüş ve yaşayışından beslenmekte ya da izler taşımakta.
Sinemanın Yitiği: Yönetmen
Kimi sanat eserleri sanatçısının önünde yürür derdi üniversitede bir hocamız. Bu yürüyüşte eser bazen öyle arayı açar ki eseri vücuda getiren sanatçı unutulur da eser bâkî kalır. Edebiyattan örnek vermek gerekirse Sessiz Gemi’nin nâmı Yahya Kemal’inkinden çok ötededir. Merdiven, Ahmet Haşim’den, Otuz Beş Yaş Cahit Sıtkı Tarancı’dan, İstiklal Marşı Mehmet Akif’ten önde yürür. Daha somut bir örnek vermek gerekirse;
“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.”
dizeleriyle başlayan şiiri hepimiz duymuşuzdur. Şairi Necmettin Halil Onan’ı ise bilenimiz azdır. Sinema yönetmenleri için de durum bundan farklı değildir. Film bilinir, oyuncu bilinir de tüm o kompozisyonu ortaya çıkaran yönetmen göz ardı edilir. Oysa üzerine uzun uzun konuşulmayı hak eden pek çok yönetmenimiz var: Ömer Kavur, Atıf Yılmaz, Yavuz Turgul, Ertem Eğilmez, Semih Kaplanoğlu, Osman Fahir Seden, Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Fatih Akın, Yeşim Ustaoğlu, Pelin Esmer, Memduh Ün, Yücel Çakmaklı, Halit Refiğ, Zeki Ökten, Tayfun Pirselimoğlu, Emin Alper, Onur Ünlü, Mahmut Fazıl Coşkun, Vuslat Saraçoğlu, Kaan Müjdeci ve daha nicesi… Gönül isterdi ki her bir yönetmenden ayrı ayrı bahsedebilelim. Ancak bu, yazımızın sınırları içerisinde çok mümkün görünmüyor. Türk sinemasının köşe taşlarından kabul edilebilecek üç yönetmene özel olarak değinmek istiyorum. Sinemamız için verdikleri mücadelenin takdire şayan olduğunu düşünüyor, ismen tanınmalarını elzem görüyor ve onları size tanıtmaktan ötürü bahtiyar addediyorum kendimi.

Lütfi Ömer Akad (1916-2011)
Lütfi Ömer Akad… Ustasız Usta… Filmlerindeki titiz sahne tasarımları, ekonomik diyalog kullanımı, güçlü finalleriyle tam bir sinema dehasıdır o. Akad için Türk sinemasının kurucusu desek mübalağa etmiş olmayız. Adına ister sezgi, ister aklıselim, ister sağduyu, ister ilahi bir vahiy, isterseniz de rastlantı deyin ama bugünkü sinema dilinin temellerini atmıştır Akad. Sinemayı el yordamıyla, bizatihi tecrübe ederek keşfeden büyük bir yönetmendir o. Sinemayı tiyatronun tahakkümünden kurtarıp ona müstakil bir sanat hüviyeti kazandıran isimdir. İnsandan insana giden en kestirme yolun sinema olduğunu düşünen Akad, “Türk insanı sadedir, yalındır ama bu derinlikten yoksun olduğu anlamına gelmez; onun kendine has bir derinliği vardır.” diyecek kadar farkındadır yaşadığı topraklardaki insanların. Ömer Seyfettin’in Topuz, Ferman ve Pembe İncili Kaftan gibi öykülerini sinemaya aktarması yanında “Hudutların Kanunu” isimli filminde halk masallarındaki sade ve kesik anlatımı denemiştir. Çünkü bu yolun Türk sinemasını has bir üsluba götüreceğine inanmıştır.
Üslup demişken Akad bir yemek tarifi kitabı, bir de Lassie filminden yola çıkarak şekillendirir sinemadaki çizgisini. Öyle ki bir gün Türk Mutfağı isimli bir kitap geçer eline. Anadolu’nun pek çok şehri gezilerek oluşturulmuş bu kitap bizzat Türk kadınının yemek tarifini birebir diyalogla aktarmıştır. Kitabın anlatımındaki sadelik hayrete düşürür onu. Çünkü cümleler oldukça yalındır. Ama bu sadelik kendi içinde bir bilgi ve derinlik barındırır. Tabiri caizse dil,Yunus Emre’de gördüğümüz sehl-i mümteniye benzetir kitabın dilini. Zira hem çok derin hem çok yalındır metinler. Filmlerindeki görüntünün, oyunculuğun, senaryonun da benzer bir şekilde tasarlanması gerektiği fikrine kapılır ve filmlerini bu düşünce etrafında şekillendirir.
“Lassie Yuvaya Dönüş” filmini izlerken bir başka husus dikkatini çeker. Köpek köpektir. Ama filme hayat verenler onu öyle bir yansıtır ki biz köpeğin üzüldüğü ve sahibini özlediği hissine kapılırız. Sinemanın ne olduğunu tam da o anda fark ettiğini belirten Akad, “O anda sinemanın ne olduğunu keşfettim ve ayaklarım suya erdi,” der. O güne dek çektiği filmlerde sahnelerin birleşmesiyle bir duygu vermeyi hedeflerken yaşadığı bu aydınlanma ve keşiften sonra her bir sahnenin müstakil olarak anlatılmak istenen duyguya hizmet ediyor olmasını hedefler. Ve filmlerini bu iki ana düşünce etrafında şekillendirir.
Toplumsal Gerçekçi Sinemanın mühim örneklerinden olan Gelin-Düğün-Diyet isimli filmleri bir üçlemedir: Göç üçlemesi. Özellikle bu üç filminde yaşadığı toplumun insanına kilitlenmiştir yönetmenimiz. Klasik Yeşilçam sinemasında kahramanlar tek taraflı olmaları hasebiyle masalsı karakterlerdir. İyi hep iyi, kötü hep kötüdür. Gelin-Düğün-Diyet üçlemesine gelindiğinde bugün için sinemanın olmazsa olmazı olarak kabul edilebilecek olan karakter değişimi ve (ahlaki) çözülmesini ilk defa çok güçlü bir anlatım kudretiyle beyaz perdeye yansıtır Lütfi Akad.
Ayrıca sadece film yapmakla yetinmeyen Akad’ın, sinema teorisine dair yazdığı “Işıkla Karanlık Arasında” isimli kitabı sinemacılara yol gösteren bir başucu kitabıdır. Edebiyat dünyasıyla da sıkı bağlar kuran yönetmenin ilk filmi 1948 yılında Halide Edip’ten uyarlanan “Vurun Kahpeye” olmuştur. Akabinde “Yalnızlar Rıhtımı” isimli filminde Attila İlhan (Ali Kaptanoğlu müstearıyla) ile, “Yaralı Kurt” filminde Selim İleri ile senaryo çalışır. Ayrıca, “Yangın Var” isimli filmi Necip Fazıl’ın bir eserinden, “Kızılırmak Karakoyun” isimli filmi ise, Nazım Hikmet’in derlediği masallardan uyarlamadır.

Metin Erksan (1929-2012)
Metin Erksan henüz 23 yaşındayken yönetmen koltuğuna oturur. Yıl 1952’dir ve çekilen film Âşık Veysel’in hayatını anlatan “Karanlık Dünya” isimli filmdir.
Türkan Şoray’ın kamera karşısına geçtiği ilk film olan “Susuz Yaz” isimli filmine ise 1963 yılında hayat verir. Susuz Yaz, dünyanın en önemli festivallerinden olan Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü alır. Bu olay Türk yapımı bir filmin de uluslararası mecralarda ilk boy gösterişidir.
Susuz Yaz ile ilgili bir başka manidar olaysa filmin çekildiği 1963 yılına dek bir kişinin tarlasında çıkan suyun, yasalar nezdinde o çiftçinin kişisel mülkü olarak kabul edilmesiydi. Ancak enteresandır Susuz Yaz filminin gerek ulusal gerekse uluslararası mecrada göstermiş olduğu başarı beraberinde toplumsal bir sorgulamayı getirmiş ve bahsi geçen kanun maddesini değiştirme fikrinin tetikleyicisi olmuştur. Susuz Yaz’dan sonra kişinin tarlasında çıkan suyun devletin mülkiyetinde olması gerektiğine yönelik bir kanun çıkarılmış ve tarla sahibine de mülkiyet değil ilk ve öncelikli kullanım hakkı sunulmuştur.
Ayrıca Susuz Yaz, Necati Cumalı’nın aynı isimli romanından uyarlama bir filmdir. Bunun dışında Metin Erksan, Server Bedii’den (Peyami Safa) Beyaz Cehennem (1953), Halide Edip’ten Yol Palas Cinayeti (1955), Fakir Baykurt’tan Yılanların Öcü (1962) adlı uyarlamaları beyaz perdeye aktarmıştır.
Yeşilçam sineması ifadesine de şiddetle karşı çıkan Metin Erksan, bu ifadeyi Türk sinemasını hakir görmek için uydurulmuş bir isimlendirme olarak görür. Çünkü 1958 yılı itibariyle İstanbul Ticaret Odası kayıtlarına göre İstanbul’da film yapım şirketi sayısı 150 iken Yeşilçam sokağında bulunan film yapım şirketi sayısı sadece 5-6’dır. Dolayısıyla Erksan bu isimlendirmeyi reddeder ve ekler: Yeşilçam Türk sineması ise ben Türk sineması değilim.

Ahmet Uluçay (1954-2009)
“Yıllarca kamyon şoförlüğü ve tavukçuluk yaptım. Allah yardım etti her ikisinden de iflas ettim. İflas etmeseydim sinemacı olamayacaktım.” ve “Lumiere Kardeşler biraz daha geç kalsa sinemayı bu köyde, biz bulacaktık.” diyen sinema âşığı büyük yönetmen… Daha çocukluk yıllarından itibaren resim sanatına ilgisi olan ve şu resimler “bi gımıldayıverse” diye düşünerek bunu dert edinen, sinemanın varlığından habersiz sinemayı yüreğinde yeşerten sanatkâr… Sinema yapabilmek için eşini pek çok insanın tanımadığı bir yoksulluğa mahkûm edecek kadar gözü başka hiçbir şeyi görmeyen idealist sinemacımız…
11 kısa film, 1 uzun metraj film çekti Uluçay. Ama sinemaya dair hayreti hiç geçmedi. Sinemaya bir çocuğun yeni bir durumu keşfetmesindeki heyecanıyla baktı ömrünün sonuna dek. Resimlerin hareket ediyor olması karşısındaki şaşkınlığını her fırsatta dile getirdi. Babası boş işlerle uğraştığını ileri sürdü. “Beyoğlu Berduşu” dedi oğluna ve Ahmet Uluçay’a dargın öldü. Sinema yapmak için yaşadığı pek çok acıyı anlattığı bir eser kaleme aldı. Kitabına yeryüzündeki binlerce kelime, cümle ve tamlamadan belki de en çok yakışan soru cümlesini seçti: Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi?
Filmlerinin muhtevasına gösterdiği özen kadar isimlerine de gösterdiği aşikâr. Kısa filmleri için seçtiği kelime ve tamlamalar dahi ondaki sanatçı tavrı ele veriyor: Optik Düşler, Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak, Uzun Metrajın Resmi, İnci Deniz Dibinde, Exorcise, Bizim Köyün Orta Yeri Sinema, Minyatür Kosmos’da Rüya, Epilectic Film ve nihayet tek uzun metraj filmi olan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak.
Ahmet Uluçay mücadele kelimesinin ete kemiğe bürünmüş hali. “Film çekmek istiyorum ama imkânım yok.” diyen bütün yönetmen adaylarının tüm bahanelerini tek başına verdiği mücadele ile yerle bir etmeye muktedir bir duruş onunkisi. Dert yeter diyor. Derdin varsa bir yolunu bulursun. Buldu da. İyi ki…
Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi? isimli kitabından aldığım aşağıdaki bölüm Uluçay’ın kimlik ve kişiliğini özetleyen mühim bir pasajdır. Rahmet olsun.
“Mutlak olarak iyi olan bir insan delirir. Çünkü ait olmadığı, kendisinin bir parçası olmayan bir ortamda yaşamayı beceremez.” (Kurosawa) Müthiş bir tespit. Ben mutlak olarak iyi bir insan mıyım? Hayır. Ama iyi bir insan olmaya çalıştığım kesin. Protest bir duyguyla zaman zaman içimdeki kötülüğü eşelemeye çalıştığım, kötülüğü hayatımın merkezine koymayı düşündüğüm de oldu ama insan doğasını değiştiremiyor. İçim uzun süre kirli kalamıyor.

Sinema ve Edebiyatın Kadim Dostluğu
Geçirdiğimiz 100 yıllık süreyi gözden geçirdiğimizde ulusal ve uluslararası ölçekte başarı elde eden pek çok filmin edebiyatla sıkı bağlar içerisinde olduğunu görüyoruz. Roman, hikâye ve şiirler filme kaynaklık ettiği gibi az da olsa filmlerin de edebiyata ilham kaynağı olduğu olmuştur. Örneğin Sezai Karakoç, Lili isimli şiirini 1953 yapımı Lili filminden ilhamla kaleme almıştır. Genel manada bir şiirin başarısı için sinema elbette olmazsa olmaz değildir. Ancak sinema için durum biraz farklı. Sinema edebiyata çokça muhtaç. Edebiyat, sinema için hem beslenilecek bir kaynak hem de köklerini yasladığı bir sığınak. Zira sinemanın tarihsel gelişimine baktığımızda sinema anlatıyla buluştuğunda gerçek hüviyetine bürünmüştür. Bu düşüncenin bir verimi olarak gerek dünya sinemasının gerekse Türk sinemasının ilk ürünlerinden itibaren edebi eserlerin sinemaya aktarıldığını görüyoruz. Örneğin Cumhuriyet döneminin ilk Türk yönetmeni olarak kabul edebileceğimiz Muhsin Ertuğrul; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Peyami Safa ve Nazım Hikmet’ten uyarlamalar çekmiştir.
Muhsin Ertuğrul ile başlayan bu uyarlama geleneği 90’lı yılların sonuna dek güçlü bir şekilde devam etmiştir. Öyle ki Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye isimli romanı 1949, 1964 ve 1973 yıllarında üç kere sinemaya uyarlamıştır. Ayrıca Halide Edip Adıvar’ın Yol Palas Cinayeti (1955), Döner Ayna (1964) ve Sinekli Bakkal (1967) isimli romanları da sinemamıza uyarlanmıştır.
Reşat Nuri Güntekin’in romanlarından Taş Parçası (1939), Dudaktan Kalbe (1951-1965), Yaprak Dökümü (1958 – 1967), Çalıkuşu (1966), Bir Dağ Masalı (1967) ile Refik Halit Karay’ın 1951–1974 yılları arasında altı eseri sinemaya uyarlanmıştır. Refik Halit Karay’ın Memleket Hikâyeleri’nde yer alan Yatık Emine (Ömer Kavur, 1974) sinemamızın önemli yapımlarındandır.
1960’larda Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Peride Celal, Kemalettin Tuğcu, Halid Ziya Uşaklıgil’in eserleri ilk kez sinemaya uyarlanmıştır. Orhan Kemal’in 1960-1993 arasında sekiz eseri sinemaya uyarlanmıştır. 1970’lerde romanları sinemaya ilk kez uyarlanan roman yazarlarıysa: Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz, Kemal Bilbaşar, Necati Cumalı, Necati Haksun ve Şule Yüksel Şenler’dir.
Aziz Nesin’den Gol Kralı (1980) ve Zübük (1980), Sabahattin Ali’den Kuyucaklı Yusuf (1985), Kemal Tahir’den Karılar Koğuşu (1998), Yusuf Atılgan’dan Anayurt Oteli (1986), Hekimoğlu İsmail’den Minyeli Abdullah (1988), Pınar Kür’den Asılacak Kadın (1986) ve Yarın Yarın (1987), Feride Çiçekoğlu’ndan Uçurtmayı Vurmasınlar (1989), Duygu Asena’dan Kadının Adı Yok (1987), Adalet Ağaoğlu’ndan Fikrimin İnce Gülü (Sarı Mersedes, 1987), Yaşar Kemal’den Ağrı Dağı Efsanesi (1975), Yılanı Öldürseler (1981) ve Yer Demir Gök Bakır (1987) sinemaya aktarılan romanlardandır.
Ayrıca Esat Mahmut Karakurt’un 1951–1991 arasında yirmi dört romanı, Muazzez Tahsin Berkant’ın 1956–1972 arasında on yedi romanı, Aka Gündüz’ün 1952–1967 arasında beş romanı sinemaya aktarılmıştır.

Yönetmenden Filme Giden Bir Yol Vardır, Görülmez
Sanatçının yaşadığı hayat süresince baskın olan halet-i ruhiyesi ve yaşama biçimi esere şiddetle nüfuz ediyor. Dikkatli ve eğitilmiş bir göz, izlediği filmin yönetmeni hakkında bir fikir sahibi olabiliyor. Ağırbaşlı, yavaş ve az konuşan bir yönetmenin filmlerindeki karakterler de benzer tavırlar sergilerken kıpır kıpır, yerinde duramayan, konuşkan bir yönetmenin filmindeki karakterler de hem çok konuşuyor hem de filmde daha seri bir kamera kullanımı söz konusu oluyor. Onlarca hatta yüzlerce örnek verilebilir buna. Ancak çağdaş sanatçılar olması hasebiyle buna örnek olarak Onur Ünlü ve Mahmut Fazıl Coşkun’u verebiliriz. Mahmut Fazıl Coşkun filmleri daha uzun planlardan oluşup daha yavaş akarken Onur Ünlü filmleri çok daha seri kamera hareketleri ve tez canlı karakterler barındırır.

Sinemamızın 100 Yılı İçinde Göze Çarpan Bazı Güzellikler
*Semih Kaplanoğlu’nun Bal filmi üstü kapalı şekilde Kur’an-ı Kerim’e gönderme yapar ve film “oku” repliğiyle başlar. Ayrıca filmdeki baba karakterinin adı Yakup, çocuğunun adı ise Yusuf’tur. Bal, modern bir Hz. Yusuf kıssası uyarlamasıdır.

*Onur Ünlü’nün Beş Şehir isimli filminin içinde Yunus Emre’ye Ait olan şu dizeler geçer: Sevdiğimi demez isem / Sevmek derdi beni boğar.

*Kaan Müjdeci’nin Sivas filmindeki Aslan karakterini canlandıran çocuk oyuncu Doğan İzci, Türk sinema tarihinde eşine rastlanmamış bir oyunculuk performansı sunar seyirciye.

*Ali Özel imzalı Bozkır filmi 56. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde en iyi film, en iyi senaryo ve en iyi yönetmen ödülleri başta olmak üzere toplam 10 ayrı ödül aldı.

*Vesikalı Yârim isimli eser baştan sona edebiyatla bezeli bir filmdir. Öyle ki Sait Faik’in Menekşeli Vadi isimli hikâyesi filminin ilham kaynağıdır. Ayrıca filme adını veren Vesikalı Yârim ifadesi Orhan Veli’nin Tahattur şiirinin son dizesidir.

*Yavuz Turgul’un İlk uzun metraj filmi ise bir şiir uyarlamasıdır. Ahmet Muhip Dranas’ın Fahriye Abla isimli şiirinden ilham alınarak yazılmıştır.

*Ertem Eğilmez seyircinin kendi filmlerine verdiği tepkiyi gözlemlemek için sinema salonlarında defalarca kendi filmlerini izlemiştir.

*Osman Seden sinemaya dair hedefini şu cümlelerle özetler: En büyük arzum dünyanın en güzel halkı olan halkıma iyiyi, güzeli anlayacağı şekilde sunmaktır diyen

*Nuri Bilge Ceylan imzalı Kış Uykusu 2014 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü almıştır ve film Anton Çehov öykülerinden izler taşır.

*Muhsin Ertuğrul’un Halide Edip’ten uyarladığı Ateşten Gömlek eseri aynı zamanda Türk kadınının da ilk kez kamera karşısına çıktığı eser olma özelliğine haizdir.

*Reha Erdem imzalı Korkuyorum Anne isimli filmin içinde şu manidar replikler yer alır:
-Neriman Teyze köpekler bizi içimizde kemik var diye mi ısırıyor?
-Hayır, içimizde kalp yok diye ısırıyor.

*Mustafa Altıoklar’ın 1996 yılında çektiği İstanbul Kanatlarımın Altında isimli film Ömer Hayyam’a ait olan şu dörtlükle başlar:
Bir sır daha var tüm çözdüklerimizden başka / Bir ışık daha var gördüğümüz ışıklardan başka / Hiçbir yaptığınla kifayet etme, geç öteye / Bir şey daha var bütün yapılanlardan başka

*Yavuz Turgul 70’li yıllarda Ertem Eğilmez tarafından Arzu filme senarist olarak alınır. Banker Bilo, Tosun Paşa, Çiçek Abbas, Davaro, Şekerpare, Tarkan Güçlü Kahraman, Züğürt Ağa gibi mihenk taşı niteliğindeki eserleri yazar.

Son Söz Niyetine: Güldeste
Özellikle maddi gerekçelerden ötürü teknik konularda dünya sinemasındaki filmlerle mücadele etmekte güçlük çeksek de uluslararası arenada boy gösterecek yetkinlik ve içerikte olan filmlerimiz, azımsanamayacak sayıdadır. Kaba bir hesapla yılda ortalama 100 filmin çekildiğini farz edersek 100 yıllık süreçte yaklaşık 10.000 film çekilmiş demektir. Bu 10.000 filmin tamamının izlenmesi elbette çok mümkün görünmüyor. Dolayısıyla son söz niyetine sanata ve sinemaya dair bir amme hizmeti olması için 35 maddeden oluşan bir film güldestesi hazırlamak istedim. Şimdiden iyi seyirler.

        100 Yıldan Derleme Bir Güldeste:
  1. Bağlılık Hasan, Semih Kaplanoğlu, 2021
  2. İki Şafak Arasında, Selman Nacar, 2021.
  3. Okul Tıraşı, Ferit Karahan, 2021.
  4. Çatlak, Fikret Reyhan, 2020.
  5. Bozkır, Ali Özel, 2019.
  6. Ceviz Ağacı, Faysal Soysal, 2019.
  7. Daha, Onur Saylak, 2018.
  8. Sarı Sıcak, Fikret Reyhan, 2017.
  9. Mavi Bisiklet, Ümit Köreken, 2016.
  10. 8 Saniye, Ömer Faruk Sorak, 2015
  11. Annemin Şarkısı, Erol Mintaş, 2014.
  12. Sivas, Kaan Müjdeci, 2014.
  13. Bir Zamanlar Anadolu’da, Nuri Bilge Ceylan, 2011.
  14. Kağıt, Sinan Çetin, 2011.
  15. Mommo Kız Kardeşim, Atalay Taşdiken, 2009.
  16. Beş Şehir, Onur Ünlü, 2009
  17. 11’e 10 Kala, Pelin Esmer, 2009.
  18. Uzak İhtimal, Mahmut Fazıl Coşkun, 2009.
  19. Ali’nin Sekiz Günü, Cemal Şan, 2009.
  20. Tatil Kitabı, Seyfi Teoman, 2008.
  21. Kader, Zeki Demirkubuz, 2006.
  22. Pardon, Mert Baykal, 2005.
  23. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Ahmet Uluçay, 2004.
  24. Korkuyorum Anne, Reha Erdem, 2004.
  25. Vizontele, Yılmaz Erdoğan-Ömer Faruk Sorak, 2001.
  26. Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul, 1990.
  27. Tabutta Rövaşata, Derviş Zaim, 1996.
  28. Yusuf ile Kenan, Ömer Kavur, 1979.
  29. Diyet, Lütfi Ömer Akad, 1974.
  30. Gelin, Lütfi Ömer Akad, 1973.
  31. Düğün, Lütfi Ömer Akad, 1973.
  32. Gurbet Kuşları, Halit Refiğ, 1964
  33. Vesikalı Yârim, Lütfi Ömer Akad, 1968.
  34. Sevmek Zamanı, Metin Erksan, 1966.
  35. Susuz Yaz, Metin Erksan, 1963.

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir