YUNUS EMRE DİVANI BİYOGRAFİK BİR METİN OLARAK OKUNABİLİR Mİ?


Osmanlı dönemi tarih ve biyografi kaynaklarında ve bunlardan hareketle Yunus Emre biyografisini ele almaya çalışan Cumhuriyet dönemi eserlerinde ona dair yeterli bilgiler yer almaz. Alanlar da çok kısa ve çoğu zaman birebiriyle çelişen bilgilerdir. En önemli kaynak eser sayılan Köprülü’nün eseri de bu problemi bütünüyle ortadan kaldıramamıştır. Durum böyle olunca da Yunus Emre’nin nerede doğduğu, ümmi olup olmadığı, tarikatı, mezarının bulunduğu yer gibi konulardaki belirsizlik çoğu zaman hayıflanacak bir konu olarak karşımıza çıkar.

Bu hayıflanmaya hak verilebilir mi? Yunus Emre gibi her anlamda önemli bir isim hakkında daha ayrıntılı bilgilerin olması elbette arzu edilen bir durumdur. Ne var ki sözünü ettiğimiz şahsiyet kendisini sadece zahiri hayatıyla tanımamız gereken biri değildir. Çünkü o, sadece şair değil bir sufidir. Yokluk elbisesini giymiş, dünyada herhangi bir insandan farklı bir hayat yaşamış, maddesiyle değil mana tarafıyla var olmayı istemiş biridir. Öyleyse biz onun maddi hayatından daha çok manevi biyografisinin ve düşüncelerinin peşine düşmeliyiz. Zaten kendisi de “Yunus’un sözü manadır bilenlere,” derken bu tarafının önemli olduğunu söylemekte, hakikat tarafının anlaşılmasını istemektedir.

Konuya eğer böyle yaklaşmayı istiyorsak böyle bir manevi biyografi için elimizde hangi imkanların olduğuna bakmamız gerekiyor. Kanaatimce bu anlamda elimizde çok önemli iki kaynak var. O da Yunus Emre’nin şiirlerinin toplandığı Divanı ve Risalat’ün Nushiyye adlı eserleridir. Biz bu eserlerdeki şiirlere şiir sanatı, dil, biçim vb. hususlardan elbette bakabiliriz, bakmalıyız da. Zira karşımızda Türkçeyi bir edebiyat dili haline getiren çok güçlü bir şair var. Fakat bu eserler Yunus’un maddi biyografisinden ziyade manevi biyografisine ulaşmamız için önemli imkanlar taşıyor. Zira bu metinler dolaylı biçimde de olsa onun yaşadığı coğrafya, yüzyıl, o dönemin özellikleri, eğitim hayatı, aile hayatı, tarikat süreci, seyahatleri gibi maddi bilgilerin yanında bize onun seyr ü sülûk hikayesini yani manevi hayatını etraflıca vermektedir. Öyleyse asıl kimliğini manevi hayatında görebileceğimiz Yunus’u bu eserlerinden tanımamız/anlamamız gerekiyor.

Bu durum, aslında ilk defa bizim söylediğimiz bir konu değildir. Mesela Osmanlı’nın son dönemimde yaşayan Filibeli Ahmed Hilmi 1911’de “Teracim-i Ahval Yunus Emre” başlıklı yazılarıyla bu konuya dikkat çekmiş ve şöyle demiştir: “Yunus’u bize gösteren, bildiren âsârıdır. Biz onun tercüme-i hâlini, onun hayat-ı dervişane ve safiyesini, onun meşreb-i rindâne ve âşıkanesini, makamını, zevkini hasılı her halini bıraktığı âsârından anlayacağız. (…) Bu en sahih ve salim bir yoldur.” (Filibeli Ahmet Hilmi/Yunus Emre, İst. 2021)

Bu kanaatinde Filibeli yalnız değildir. Burhan Toprak, Ahmet Kabaklı, Faruk Kadri Timurtaş ve Sezai Karakoç da onunkine benzer şeyler söyledikten sonra birer deneme mahiyetinde de olsa onun eserlerine yoğunlaşmışlar gerek maddi gerekse manevi biyografisini oradan hareketle anlatmaya çalışmışlardır. Zaten bu isimlerin eserlerinin Yunus Emre’ye dair yazılan diğer kitaplardan en önemli farkı da budur.

Şimdi konuya bu çerçeveden baktığımızda şunları söylememiz gerekir. Divandaki her şiir Yunus Emre’nin hem maddi hem manevi hayatına dair ipuçları vermektedir. Burada bütün mesele Divan’ı defalarca okuyarak şiirleri az önce adını andığımız yazarlar gibi zihnen de olsa bir sıraya tabi tutmaktır. Bu okuma birkaç kez yapıldığında hangi şiirin Yunus’un hangi döneminde söylendiği konusuyla birlikte maddi ve manevi hayatına dair yorum şeklinde de olsa bir bilgiye ulaşılabilir. Bu yapılabildiğinde görülür ki ilk dönem şiirleri daha çok yalnızlık, korku, ölüm ve bunlardan kurtulmak içim yaptığı arayışlarla ilgilidir. Bu durum önce zahiri ilimler tahsili, ardından Tapduk Emre ile tanışarak tasavvuf yoluna girmesi ve bu yoldaki süreci tamamlayarak mürşid olması şeklinde devam eder. İşte bu süreç içinde onun Allah, varlık, ölüm, aşk, bilgi gibi hem tasavvufun hem felsefinin ilgilendiği bütün konularla ilgili şiirlerle karşılaşırız. Bunlar sayesinde yaşadığı coğrafya, beslendiği kaynaklar, aile durumu gibi maddi bilgilerin yanı sıra manevi kimliği hakkında bilgi edinme imkânı buluruz.

Yunus Emre bütün bu hikâyeyi aslında kendisi “Tapduğun kapısında/Kul olduk tapusunda/Yunus miskin çiğ idik/piştik elhamdülillah” dörtlüğüyle özetlemektedir. Bu ifade esas alındığında aradaki boşlukları tamamlamak zor olmayacaktır. Yine burada Tapduk öncesine dair bir bilgi olmadığı manası çıkmaz. Öncesinden söz etmemesi asıl hayatını onunla başlatmak istemesindendir. Ama başka şiirlerinde hikayesinin öncesine dair ipuçları rahatlıkla bulunabilir. Mesela “Mescidde medresede çok ibadet eyledim” mısraı onun medrese tahsili yaptığı, “Mevlâna Hüdavendigar bize nazar kıldı/ Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır,” beyti bu tahsilin Konya’da yapılmış olabileceği ve Mevlana ile tanıştığı bilgilerine rahatlıkla ulaştırabilir. Yine ayet hadis atıfları, Hallac, Şibli Ahmed el Rifai, Geyikli Baba, Sarı Saltık gibi isimlerden bahsetmesi beslenme kaynaklarını gösterir. “Şeriat tarikat yoldur varana/hakikat marifet andan içeri” ifadeleri ise tasavvuf yolunda geçtiği manevi duraklar hakkında bilgi verir.

Mesele burada da bitmez. Bu şiirlerden onun yaşadığı çağa, o çağın siyasi, dini, tasavvufi, sosyal hayatına ve problemlerine dair ipuçları da bulabiliriz.  Mesela “Müselmanlar zamana yatlı oldu/Helal yenmez haram kıymetli oldu” beytiyle başlayan şiiri tam anlamıyla o çağın fotoğrafını verir. Yine “Gitti beyler mürüvvet” mısraıyla başlayan dörtlüğü bizi devrin yöneticilerinin nasıl oldukları bilgisine ulaştırabilir. “Işkun çeri saldı benüm gönlüm evi iklîmine/Cânumı esîr eyledün n’ider bana yagı Tatar” ifadesindeki tatar kelimesiyle Moğolların Anadolu’yu işgaline telmihte bulunmaktadır.

Bu bilgiler daha sonra medrese ve tekkelerin hali, din ve tasavvuf anlayışındaki doğru ve yanlış tutumlar, toplumdaki birlik ve dirlik meselleri, ekonomik sıkıntılara kadar uzar. Bunu mürşid olduktan sonra “Gezdim urum ile Şam’ı/Yukarı illeri kamu” şiirinde söylediği gibi irşad gezileri, hatta evliliğine dair bilgiler takip eder. Yine “Gelin tanış olalım/İşi kolay kılalım/Sevelim sevilelim/Dünya kimseye kalmaz” sözleri de çağına tanıklığının ve “Ben gelmedim davi için/Benim işim sevi için/Dostun evi gönülledir/Gönüller yapmaya geldim” sözleri de birlik ve dirliğin ortadan kalktığı bu çağdaki misyonunun bir ifadesi olarak okunabilir.

Burada şu da önemlidir. O hayatını doğumuyla başlatmaz. Bezm-i ezel’den başlatır, bedenlenip insan oluşumuza, dünyaya gönderilişimize, buradaki yaşama hallerimize, ölüme hatta ölümden sonrasına kadar uzatır. Şayet Yunus biyografisinin peşinde isek varoluşa ve varoluşuna böylesi geniş bir perspektiften bakan bir Yunus Emre ile karşı karşıya olduğumuzu dikkate alarak, şiirlerinin bütün bu durumları doğrudan ve dolaylı anlatan metinler olduğunu kabul ederiz.

Yunus Emre’nin maddi hikayesinden çok manevi hikayesini öne çıkarması aslında kendi hikayesinin bizim de hikayemiz olması gerektiğiyle ilgilidir. “Sen dahi sende gör benim bende gördüğümü,” ifadesi onun bizi de aynı yol hikayesinde yoldaşlığa çağrısı olarak okunmalıdır. O bize sadece öğüt veren biri değil kendi yol hikayesine katılmaya çağıran özel bir yol arkadaşıdır.

Peki bu tür ve niyetle yaptığımız okumalar onun biyografisini, şahsiyetini, düşüncelerini tam olarak anlamamızı sağlar mı? Her şeyden evvel Yunus’u bilmenin, anlamanın bir niyet ve hal meselesi olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Bu konunun en doğru açıklamasını ise Nurettin Topçu’nun Yunus Emre ve Yunus Emre’ye dair yazılarında görmekteyiz. “Hiç şüphe yok ki Yunus Emre’yi anlamaya çalışmak beyhude bir emektir. Ondaki hali yaşama imkân ve kudretinden mahrum olanlar tıpkı meyvesiz, çiçeksiz ağaca bakarak bir odun yığını gördükleri gibi Yunus Emre’yi hiçbir zaman anlayamayacaklardır. Biz sadece onun mısraları ile bestelerini okuyup zevkleniyoruz. Bu zevk nazım ve musiki zevkidir. Yunus bizden daima uzaklardadır ancak bir hilkat kırıntısı olan varlıklardan utanarak sahibine sığınmak cesaretini gösterenler onu anlarlar. İç yapısı tamamen yok edilmiş nesle Yunus’u anlatmaksa evham ile oyalanmaktan başka ne olabilir?  (Topçu, Mevlana ve Tasavvuf, İslam ve İnsan İst.1999)

Bu alıntıdaki “Yunus bizden daima uzaklardadır,” şeklinde başlayan cümleler bize umutsuzluk vermemelidir. Zira Topçu ondaki hali yaşama imkân ve kudretini bulanların maksada ulaşabileceğini söylemektedir. Bunu gerçekleştirmek için öncelikle Yunus’u sadece bir şair olarak görmemek gerekiyor. Öyle olsaydı anlamak elbette daha kolay olacaktı. Ama o bir mutasavvıftır, üstelik bu durum onun sadece bu konuya dair bilgilerle mücehhez olmasından ileri gelmiyor. Her hali ve tavrıyla bu bilgilerde anlatılan halleri bizzat yaşayarak bu şiirleri Cemal Süreya’nın ifadesiyle canından sızdırarak söyleyen biri olmasından geliyor. Dolaysıyla onun şiirlerini şiir bilgisinin yanı sıra kalp ve hal anlamında bir birliktelik kurarak okuduğumuzda o şiirler bize mana kapılarını açacaktır. İşte bunu yapabildiğimizde Yunus’u hem maddi hem manevi hayat hikayesini öğrenme imkânı bulmuş olacağız.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir