Hava güzel, pazar kalabalıktı. Çoğunluğunu kadınların oluşturduğu müşteriler ikili üçlü gruplar halinde dolaşıyor tezgahlara göz gezdirip kumaş, elbise, etek, bluz yığınlarından beğendiklerini omuzlarına atarak ayırıyorlardı. Sonraki iş, satıcıyla pazarlığa girişip yekûnu üç beş lira düşürmekti. Şayet fiyatta anlaşabilirlerse aldıklarını torbaya tıkıştırıp parasını ödeyerek başka tezgâha geçiyorlardı. Pazarcılar müşterinin bolluğundan coşmuştu. Mallarını satabilmek için kimi kısa ve kesik çığlıklar atıyor kimi sattığı ürünleri üzerine geçirip kadın kılığına bürünüyor kimi de tahta tezgahların üzerinde garip hareketlerle dans ederek dikkat çekmeye uğraşıyordu. Böylesine müthiş bir gürültü içinde kalan çocuklar başlarına eşarp bağlayıp etek giymiş bu sakallı bıyıklı adamlara hayret ve korkuyla bakarak annelerinin eline yapışıyordu. Üzeri renk renk çadır bezleriyle örtülü bu düzensiz labirent, kimsenin kimseyi duyamadığı bir düğün salonunu andırıyordu. Fakat misafirler durumdan rahatsız değildi. Hatta bu gürültü selinin kıyısına yerleştirilmiş küçük masa ve sandalyelerde bir mesire yerine gelmiş kadar rahat ve huzurlu oturan, iştahla gözleme, börek yiyip çay içerek sohbet edenler vardı. Zaman zaman bir ses diğerlerini bastırarak dikkatleri kendine çekiyor, müşteriler o tarafa doğru hareketleniyordu. İşte bütün bu karmaşa içinde yine bir ses yükselerek diğerlerini bastırdı:
Kazaklarım şahane,
İki alana üçüncü hediye,
Düşünme al kendine,
Almayan pişman demedi demeee
Bu cazip teklifi duyan pek çok kadın bala üşüşmüş sinekler gibi derhal o tarafa yönelerek tezgâhın etrafında bir halka oluşturdu. O da diğerleri gibi kazakların satıldığı tarafa yürüdü. Modellerden bazıları iplerde asılıydı ama uzaktan tam seçilemiyordu. Tezgâha yaklaşmaya çalıştıysa da araya girmek için yaptığı hamleler başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine kısa boylu bir kadının arkasına geçip kazakları görmeye çalıştı. Öyle matah şeyler değildi çoğu. Zaten bu fiyata ancak bu kalitede bir şey alınabilirdi. Fakat ileride tezgâhın ortasında tam istediği gibi bir model gördü. Kazağın birbirine son derece uyumlu renk geçişleri, zarif dantel yakası ve kollarıyla gayet hoş bir görünüşü vardı. Geniş tezgâhın hangi tarafından yanaşırsa ona ulaşabileceğinin hesabını yaptı. Kazak hakikaten güzeldi. Diğerlerinin arasındaki duruşuyla kaba saba insanların arasında kalıp “Nereden buraya düştüm,” diyerek ürkek ürkek etrafına bakınan nazlı bir prensesi andırıyordu. Ona dokunmasa da biliyor ki yumuşacık. Yüzde yüz pamuk olmalı. Evet evet kesinlikle öyle. Zaten bu pazarda kaliteli şeylerin satıldığını çok kimseden duymuştu. Hatta iş yerindeki arkadaşlarından biri aslında sosyetik bir kadın olan halasının bu pazardan çok güzel şeyler bulup aldığını anlatmıştı. Kaliteli kazakların, bluzların etiketleri kesik oluyormuş markaları belli olmasın diye. Bu kazağın da etiketi kesilmiştir, dedi içinden. Yeniden kazağa uzanmaya çalıştı. Yetişemedi.
Etten duvar örmüş kadınlar sessiz bir mücadele içinde birbirlerini iterek kazakların birini kaldırıp diğerini indiriyor, araya başka kimsenin girmesine izin vermiyordu. Vazgeçsem, diye geçirdi içinden. Çoğu zaman pazara gitmeye vakti olmuyordu. Mesai sabah sekiz akşam beş. İş çıkışında şöyle ucundan bir uğrar sebze meyve ne bulursa alıp çıkardı. Resmî tatile denk geldiği için bugün pazarın giyim kısmına bir göz atmak istemişti. Fakat tecrübesizdi. Kalabalık tezgahlara nasıl yaklaşılır, usulünce nasıl yer açılır bilmiyordu. Kazağı eline alıp şöyle bir inceleyebilse belki o kadar beğenmeyecekti ama işte aklı kalmıştı bir kere. Başka taraflarda dolaşıp tekrar dönmeye karar verdi. Az ileride birkaç sebzeci vardı. Çanak enginarlar limonlu suyun içinde sarı sarı ışıldayınca akşama zeytinyağlı yapmak için üç tane aldı. Dipdiri, parlak, yüze gülümseyen yeşilliklerden de birkaç tane seçip yeniden giyim tarafına yöneldi.
İlerledi. Yürürken önünden geçtiği bütün kazak tezgahlarına bakındı. Kimisinin rengi, kimisinin dokusu hoşuna gitmedi. Etrafında dönüp dolaştığı fakat henüz eline bile alamadığı o kazak düşündükçe zihninde daha bir güzelleşiyordu. Terlikçilere, çantacılara baktı. Neredeyse bir çanta alıyordu ama son anda vazgeçti. Kazağın satıldığı tezgâhın bir parça tenhalaşmasını umuyordu. Ama ya satılırsa. Hayatlarının en müthiş fırsatını yakalamış gibi delice bir iştahla kazak seçen kalabalık düşünülürse büyük ihtimalle de böyle olacaktı. Az ileride bir çorapçının önünde oyalandı. Dört çift çorap seçti. Bir diğerinden üç beş toka ve iki bileklik aldı. İhtiyacı olmadığı halde birkaç tane saklama kabını da alıp attı çantasına. Bir taraftan da kazağı göz hapsine almıştı. İlk gördüğü yerde ortalardaki bir tepeciğin üzerinde öylece serili vaziyette duruyordu. Bunda bir mana aradı. “Senin kısmetin kızım o kazak.” dedi iç sesi. “Baksana senden başka kimse görmüyormuş gibi öylece duruyor.”
Sağda solda oyalanıp bir müddet daha bekledi fakat tezgâhın etrafı tenhalaşacağına daha da kalabalıklaşıyordu. Birçok kadın kenardan köşeden itişip bir şekilde uzanabiliyorsa kendisi niye yapamasındı. Kararlılıkla tezgâha yaklaştı. Kazak oradaydı. Tam ona doğru hamle yaptığı sırada karşı taraftan iri yarı bir kadın uzanıp kazağı kolundan çekiverdi. Evirdi, çevirdi, yakasına, kollarına baktı. İki yanından esneterek üzerine tuttu. Cüssesinin ancak yarısını kapatabileceğini fark ettiği halde elinden bırakmayarak sırtına attı. Pazar literatüründe bu hareketin anlamını bildiği için büyük bir öfke ve pişmanlıkla öylece kalakalmıştı. Önündeki kazakları yalandan kaldırıp indirerek beklemeye koyuldu. “Belki almaktan vazgeçer,” diye ümit ediyordu ki hakikaten kadın tezgâhta kendine göre olanını bulunca sırtına attığı kazağı tutup ileriye bir yere doğru fırlattı. Gözlerini kazaktan ayırmadan ona en yakın noktaya geçti ve hemen önündeki iki kadının arasından elini uzattı. İşte ne olduysa o sırada oldu. Eli sağ tarafındaki kadının cebine giriverdi. Dehşetle kadına baktı fakat o bunu fark etmemişti. Panikle çekmeye çalıştı ama olmadı. Birkaç kez daha denedi. Künyesinin kapatma çengeli hırkanın cebine takılmış olmalıydı. Özür dilesem, diye geçirdi içinden ama ya inandıramazsa. Eline birtakım kağıtlar ve bozuk paralar çarptı. Bir de anahtar. Çaresizlikle etrafına bakındı. Tam o sırada tezgâhın üstünde çirkin sesiyle çığırtkanlık yapan adam:
Aman hanımlar, çantalara ceplere dikkat! Kaptırmayın paraları! Açtırmayın araları, hiçbir yerde bulamazsın böyle güzel kazakları. Heeeeeey yavrum hey, tezgâh değil arı kovanı mübarek!
Başından aşağı kaynar sular döküldü. Kazak tepeciklerinin etrafını uğultulu bir halka şeklinde çevreleyen bu onlarca kollu ve başlı kalabalık uyarıyla kısacık bir an sessizleşti sonra hafif bir dalgalanmayla eski halini aldı. Kadınlar söylenenlere çok da aldırmış görünmüyorlardı. Peki adam onu görmüş olabilir miydi? Kaçamak bir bakış attı. Ama o, şimdi diğer taraftaki iki müşteriye laf yetiştirmekle meşguldü. Hırkasının sağ tarafı çekiştirilen kadın hâlâ olan bitenin farkında değildi. Sırtı ve elleri hem terlemiş hem buz gibi olmuştu. Dizleri titredi, gözleri karardı, bayılacak gibiydi. Şimdi etrafta ne varsa silinmiş sadece yanındaki kadınla kendisi kalmıştı. Kadın, tam o sırada beğendiği iki kazağı pazarcıya gösterip parasını vermek üzere elini cebine atınca paraların yanında büzüşmüş soğuk bir et ve kemik yığını fark etti. Hışımla bu davetsiz eli bileğinden sımsıkı yakalayıp çıkardı. Künye takıldığı yerden kurtulmuş olmalıydı.
-Aaa n’oluyor! Yetişin hırsız var! Bu kadının elini cebimde yakaladım!
Diğer kadınlar da hızla çevresini sardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. “Bakın, yanlışlıkla oldu, ben hırsız değilim,” dedi fakat etraftan yükselen homurtular, sesini kendisinin bile duyamayacağı kadar silikleştirmişti.
-Tabii canım, hep öyle derler zaten.
-Yanlışlıklaymış. Külahıma anlat sen onu.
-Kılığına bakan da düzgün biri zanneder. Yazıklar olsun.
-Kleptomandır belki.
Tezgâhın sahibi az ilerde dolanan zabıtalara seslenince çirkin mavi üniformalı iki zabıta alaylı alaylı sırıtarak yanlarına geldi. Suçlu el, onlara teslim edildi. Müşteki kadın meseleyi bir çırpıda anlattı. Diğerleri de tasdik etti. Zabıta, suçlunun diğer elindeki torbayı işaret ederek aldı:
-Bakalım burada neler var, kim bilir bunları nerelerden aşırdın!
Bir şeyler söylemek, kendini savunmak için ağzını açtı fakat sesi çıkmıyordu. Etraftaki bütün görüntüler bulanıklaşıp silinmiş sadece sesler işitilir olmuştu. Sonra onlar da uğultu halini aldı. Her şey bir anda karardı ve oracığa yığılıverdi.
Birkaç dakika sonra kalabalığı yara yara gelen iki sağlık memuru baygın hastaya yaklaşarak neler olduğunu sorunca yanındaki kadın “Ben de anlayamadım,” dedi, “Kazak seçiyorduk. Bu hanım birden yere yığıldı.” Sonra sağ cebinin üst tarafındaki söküğü gösterdi, “Düşerken de cebime tutunmaya çalıştı sanırım.”

0 Tartışmaları