HEM HERKESE BENZEMEK HEM DE KİMSEYE / SANATTA ÖZGÜNLÜK SORUNU


Sanat ve edebiyatın öncelikli meselelerinden birisi “etkilenme endişesi”dir. Kimin kimden, ne kadar etkilendiği bazen ciddi tartışmalara neden olur. Öyle ki metinler arasındaki mücadele edebî eserin önüne geçer. Meselenin can alıcı noktasında ise daima edebî eserin özgünlüğü vardır. Edebî eserin özgünlüğü demek, üzerinde taşıdığı etkiyi/etkileşimi en aza indirmiş eserin varlığından söz etmektir. O halde, etkilenme endişesi kavramıyla karşımıza iki soru çıkmaktadır: Etkilenme nedir ve bir edebî eser nereye kadar özgündür?

Meseleyi asıl bağlamında değerlendirmek için insanın toplumsal bir varlık olduğunun akılda tutulması gerekiyor. İnsanın toplumsal bir varlık olması hudayinabit olmaması anlamına geliyor. İnsan dediğimiz varlık, ailesi başta olmak üzere içinde yaşadığı toplumsal ekosistemin bir ürünüdür. Dolayısıyla, Hay bin Yakzan gibi kurgusal bir varlık değil bir yere kadar plastik/kültürel bir varlıktır. Her türlü sosyal etkileşime açık somut bir gerçekliktir. Toplumsal bir etkileşim alanı olarak insan, başkasından etkilendiği ölçüde başkalarını da etkileyebilecek bir yetkinliğe erişir. İyi ve kötü anlamıyla insanın doğası böyledir. Dostoyevski, “İnsan iyi örneklerle büyür,” derken bu hakikate işaret eder.

Toplumsal bir varlık olduğumuzdan okuma, yazma, yeme, içme, yürüme gibi uzun vadeli eğitim gerektiren eylemleri öğrenebiliyoruz. Yoksa en basit biyolojik hareketleri dahi yapamazdık. Dolayısıyla biz insanlar varoluşumuzu büyük ölçüde bir “başkası”na borçluyuz. Kendi benliğimizin ortaya çıkabilmesi için mutlaka bir başkasının var olması gerekir. Bizler bir başkası sayesinde “ben” oluruz, başkasına baka baka benliğimizi buluruz. Ayrıca baktığımız her şeye, yaratılıştan getirdiğimiz kişisel özelliklerimizin rengini de katarız.  Böylece robotik bir varlık değil de “insan” oluruz. O halde, ben dediğimiz varlık, başkasının biçimlendirmesiyle iradi tercihlerin bir toplamıdır diyebiliriz. Başkası, bizim kendimize özgülüğümüzü ortaya çıkaran bir aynadır. Fakat insan, ömrü boyunca aynaya/başkasına bakamaz. Yürümenin nasıl bir şey olduğunu kavrar kavramaz sadece kendi yürüyüşüne odaklanır. Bu nedenle, başkasının üzerimizdeki etkisinin payı kendi şahsiyetimizi kavradıkça azalır. Hatta zamanla, başkasının üzerimizdeki etkisini hatırlamaz olur; özgürlük yanılsaması içinde özgünlüğümüzün asıl kaynağını unuturuz. Diğer yandan, başkasının üzerimizdeki baskısına tamamen teslim olursak kişilik kaybına uğrar; şahsiyet sahibi bir varlık olamayız. Mesele biraz da doz ve denge meselesidir.

 Sanat, edebiyat ve yazmak söz konusu olduğunda da bundan farklı bir süreç izlenmez. Fakat sanat ve edebiyattaki etkileşim daha özel bir alanda olup bittiğinden çok daha dikkat çekicidir. Sanat ve edebiyat hayata göre daha seçkin ve estetik bir düzey olduğundan buradaki yüzleşme daha kanlı bıçaklıdır. Bununla birlikte sözü edilen toplumsal süreç burada da geçerlidir. Yani sanatsal etkileşimde de bir başkası ayna olarak her zaman mevcuttur. Freudyen jargonla söylemek gerekirse, sanat edebiyat dünyasında başkası, aşmamız gereken “baba” olarak hep karşımızdadır. Onu aşamadığımız (ya da öldüremediğimiz) sürece kendi şahsi hikâyemizi kuramayız. Hep onun etkisinde kişiliksiz bir gölge olarak kalırız. Bu nedenle hiçbir şair ya da yazar öncülleriyle girdiği ölüm kalım savaşından zaferle çıkmadıkça edebî anlamda özgünlüğe ulaşamaz, gerçek anlamda şair ve yazar olamaz. Bu, aynı zamanda edebî özgürlüktür. O halde, özgünlüğün birinci şartı etkiye açık olmak, ikinci şartı ise etkinin şahsiyeti boğmasına müsaade etmemektir. Buradaki altın oranı yakalayanlar büyük sanatçı olma vasfını elde ederler. Çünkü sanat öncekilerle şimdi/kendi arasında bir senteze varmaktır. Etkilenme endişesiyle öncekilere gözünü ve gönlünü kapayanlar körlük içinde şaşırıp kalırlar, adım atamazlar. Nereden gelip nereye gittiklerini de bilemezler. Sadece öncekilere odaklananlar ise yaşadığı çağın gerçeklerinden habersiz kaldıklarından kendileri olamazlar. Şimdinin dilini ve dünyasını yakalayamazlar. Oysa sanatın bize verdiği öncelikli duygu ve duyarlılık, ayakları şimdiki zamana basan bir kendilik bilincidir. Bu bilinç içinde sanatçı etkilenme endişesinden kurtulur, kendinden öncekilerle sağlıklı bir alışverişe girer ve özgünlüğe ulaşır. O halde, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Özgün ya da özgür bir edebî eser, hem kendinden öncekilere benzer hem de hiç kimseye benzemez. Özgünlüğün hassas dengesi budur. Tıpkı insanın var oluşu gibi!.. Fuzuli’nin şiir yazma deneyimiyle ilgili anekdot estetik deneyimin kendine özgü zorluğuna ışık tutar mahiyettedir. Genç bir şair olarak şiir dünyasına adım atmayı kafaya koyan Fuzuli, yazdıklarını devrin önde gelen şairlerine okumakta ve onlardan icazet almaya çalışmaktadır. Sabahlara kadar şiir çalışan şair, sabahleyin büyük bir heyecanla yazdığı şiirleri ustalara okur. Ustalar Fuzuli’ye şiirleri beğenmediklerini iki farklı ve şaşırtıcı cevapla iletirler: “Bu şiir falan şairin şiirine benziyor” ya da “Bu şiir hiç kimsenin şiirine benzemiyor.” İki cevap da bu şiirleri kaldır at demeye varmaktadır. Deneyimsiz bir şairi sükuta boğacak iki farklı cevap…Yazıyla/şiirle uğraşanları zaman zaman yoklayan bu umutsuz durum karşında Fuzuli şiirin peşini bırakmaz, daha bir aşk ve şevkle kaleme sarılır ve gözleri kan çanağı olma pahasına çalışmaya devam eder. Şair olabilmesi için yapması gerekenler acımasızca önüne konulmuştur. Hem herkese benzeyecek hem de hiç kimseye benzemeyecektir. Bu söz aslında ya ol ya da öl demekle eş anlamlıdır. Ustaların ondan kinayeyle istediği, dozu ve dengesi iyi ayarlanmış bir özgünlüktür. Yetkin bir şair olabilmesi için bunu başarması gerekmektedir. Aylarca, yıllarca süren bir uğraştan sonra başarır da. Bildiğimiz Fuzuli olur. Çünkü şiir ve yazı kolayca vaz geçenlere değil ancak ısrarla ve ıstırapla kapıyı çalanlara verilir. Estetik özgürlük ve özgünlük de!.. 


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir