ÖLÜM PENCERESİNDEN DÜNYAYI GÖRMEK YAHUT TİPİDE KOŞU


“Yazıyorsa bir insan belli ki yaşıyordur

Kalemde ses ve nefes bir hayat emaresi

Şimdi suya iniyor ölüler bir faytonda

Kaderin el yazısı, sökmek yazmaktan zormuş

Vaktince sus ey ağzım, gönlümün minaresi”

Hüseyin Akın – Aynadaki Kader

Görmekle Başladı Her Şey

İnsanoğlu, dünyaya gözlerini açar açmaz hem görsel hem de işitsel olarak bu dünyanın cazibesini işaret eden onlarca uyarıcıya maruz kalır. İlk insanlar, Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın sürgün cezasına ya da kulluk imtihanına tabii tutulmalarına sebep olan yasak meyve de, onlara bunun yenilebileceğini salık veren şeytan da birer uyarıcıydı. Yaşadığımız zamana geldiğimizdeyse bu uyarıcıların giderek çeşitlendiği, dolayısıyla günümüz insanının işinin ne denli zorlaştığı bir gerçek. Çağının sözcüsü, savunucusu ve yeri geldiğinde inkârcısı olan şair için de durum pek farklı değil. Her gün maruz kaldığı bu uyarıcıları muhayyilesini harekete geçiren birer imge vasfıyla gören şairin duygu ve düşüncesini altın oranda birleştirerek -buna ayrıştırarak da diyebiliriz- şiire dönüştürebilmesi için şairane bir tavra ihtiyacı vardır. Bir nevi imge yağmuruna tutulan şair bu yağmuru ya tasavvuruna uygun bir rahmete ya da duyarlığını oturtamamanın verdiği acizlikle bir eziyete veya bir hezimete dönüştürür. “Görmek yaşamaktır,” diyen Cemil Meriç’e göre, “görme” nin bu denli hayati oluşu şairane duyarlığın önemini belirtmek üzere söylenmiş gibi.

            Şair, imge kurarken evvela “bakma” ve “görme” yetilerinin farkına varmalı ve o yetileri iyi kullanabilme becerisine sahip olmalıdır. Kelime dağarcığının zengin olması ve dil becerisi bu işi kotarmada şairi üretmeye hazır hâle getiremez. Çünkü işin başında, dünyayı bereketli bir imge bahçesi gibi görebilmek için ilk şart ona bakmayı bilmektir. Herhangi bir rahatsızlığı bulunmayan her şair doğal olarak bakmayı bilir. Buna rağmen “görmek” için o kadar basit ve rahat cümleler kuramayız. Neticede görmenin birçok çeşidi ve derin anlamları vardır. Konunun genişliği gereği detay gerektiren görme çeşitlerini bir kenara bırakıp John Berger’in şu müthiş tespitiyle “görme”nin ehemmiyetini yeniden anımsamak bizim için hem faydalı hem de yeterli olacaktır:

“Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir. Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. Gördüklerimiz ile bildiklerimiz arasındaki ilişki asla durulmaz.” (Berger, 2023: 7)         

            Hz. Âdem ile Hz. Havva kendilerine verilen ilk yaşam alanındaki bütün iletişim unsurlarını, yasak meyveyi ve diğer nesnelerin varlığını görmekle öğrenmişler. Konuşma ise daha sonra gelmiştir. Kaldı ki Allah’ın Hz. Âdem’e isimleri öğretmesi, görme yetisiyle birleşince ancak o zaman konuşmanın muhtevası genişlemiş ve ehemmiyeti artmıştır.

Tipide Koşu’da Ölüm İmgesi

            Ölüm dalga dalga yaşam kıyımıza vururken onu “kenardan izleyen” biz insanlarsa o dalgalara er geç kapılacağımız gerçeğini düşünmekle ve bunun verdiği elemle meşgul oluruz. Bir çıkış yolu bulmaya çalışır, maziyi güzel hatıralarla kalıcı kılan birçok müstesna şairin o dalgalarla ebedî sessizliğe çıktığı yolculuktan kendimize biçilmiş kaftanlar ayarlamaya, hatta onların yarım bıraktığı hayalleri belki de mısraları kendimize uyarlamaya kalkarız. Edebiyatımızın son dönem üretken isimlerinden Hüseyin Akın’ın yazımıza konu olan ve Şule yayınlarından çıkan Tipide Koşu kitabında dediği, “Ölmek unutmaktır yaşadığını, ” ve “Hüner birer birer ölebilmektir,” mısralarının şiarıyla ölümü yedeğimize alıp nihai menzile istikametimizi sağlamlaştırarak varmayı arzularız.

Hüseyin Akın, hayatın yaşanmaya değer olduğunu fakat hakikatte o kadar abartılacak bir tarafının olmadığını “ölüm imgesi” üzerinden sunmaya çalışır. Ölüm haktır ve atılan okun hedefe varması gibi bu söz de hedefini bulacaktır. Sezai Karakoç’un deyişiyle “Her kapıyı ölüm kapar ölüm açar / Olmasa basubadelmevt bereketi / Umutlanacak ne var.” Evet, ölümün hak oluşunun verdiği hüznü yeniden dirilecek olmanın muştusunda saklanan sevinç alıp götürür. Demek ki karalar bağlamaya gerek yoktur. İşte kitabın adında saklanan gerçek dahi ölüm imgesiyle birebir örtüşür. Âdemoğlu bu hayatta “Tipide Koşu” ya dâhil olmuştur. Dünyanın salvolarıyla yalpalayan insan her an düşme tehlikesi yaşamakta ve kendinden evvel yolda dökülenleri kenardan izlediğini zannetmektedir. 

Tipide Koşu, daha ilk sayfadaki ithafıyla büyük bir şiirin devam eden hayat mısraını ölüm kelimesiyle tamamlamayı hedeflediğini belli eder. Evet, Sezai Karakoç’un “ölüm redifini tekrarlayan,” Ahmet Kekeç, Mevlana İdris, Bülent Parlak, Asım Gültekin, Hayrettin Orhanoğlu ve N.Ahmet Özalp kitabın ithaf edildiği isimler. Onlar tipide koşuyu yarım bırakırken şair sadece olanları kenardan izlemekle kalmıyor ve “Meğer herkes genç yazılmış kütüğe / Herkesin verilmiş bir sözü varmış / Yarı yolda kalmış, çıkmış çürüğe / Anne ölür, biter uyku nöbeti / Zaman meğer boş beşiği sallarmış” diyerek her ölümün erken, her ölenin genç oluşunu duyurmaya çalışır. (s.13) Ne yaparsak yapalım susmadığımız kadar yaşamaya, sustuğumuz kadar ölmeye devam edeceğiz. Cümle şairlerin dost bahçesindeki bülbül misali ötüşü Akın’ın mısralarında hayat bulur ve önünde sonunda ölümün kapımızı çalacağı vurgulanır: “İnsan doğar acıkır, şiir yazınca geçer / Bize burada bekleyin gelir alırız dendi / Şunlar günlük kap kacak, bunlar kışlık yakacak / Ölümün urbasını has şairler üstlendi / Onlar da göçüp gitti, göğe kimler bakacak?” (s.15)

Dünya insanın ezelde “söz verdiği” şekliyle bir bekleme yeri değil, aynı zamanda her türlü merakın giderilmeye çalışıldığı mekândır. İnançlı şairlerin uzak zamana dizdikleri övgü Akın’ın mısralarında dikkatimizi çeker. Dünya fanidir ve insanı, “Uzak bir zamana anahtar teslimi” ne hazırlar. (s.16) Akın’ın şiirsel özneleri İsmet Özel’in, “Üç Frenk Havası’nda dediği gibi, “Bize ne başkasının ölümünden demeyiz / çünkü başka insanların ölümü / en gizli mesleğidir hepimizin / başka ölümler çeker bizi / ve bazen başkaları / ölümü çeker bizim için” ölümün bireysel duygu yoğunluğunu bir tarafa bırakır ve toplumsal bir tavırla ona yaklaşır. “Şampiyon saymışlar, galip bilmişler / Oyunu kenardan izleyenleri” (s.17) mısralarında toplumsal yergiye kapı aralayan şair hiç ölmeyecek gibi dünyaya sarılanların geçici sevinçlerini bir şampiyonluk nidasına benzetir. Oysa dalgasına kaptırdığımız her kişiden sonra bizi ıskalayan ölüme galip geldiğimizi sanırız. Gerçekteyse bu durum kendi kalemize attığımız gol misali aleyhimize yazılır. Çünkü sıranın bize geldiğini haber vermektedir her gidiş. Alıntıladığım mısradan başka mısralarda da Hüseyin Akın, hayat ve ölüm çıkmazını sosyal hayattan aldığı metaforlarla şiire hem canlılık katacak hem de insanı bütün hasletleriyle şiire dahil edecek şekilde, metnin bütünlüğünü esas alarak, kurmuştur.

Tipide Koşu’da temel izleklerden biri olarak gördüğümüz ölüm imgesi, “Ölüm havada sekip bizim bahçeye düşer” (s.18) mısraında olduğu gibi bazen ondan kaçılamayacağı gerçeğini, “Yaşamak şöyle dursun, ölüm bile hayati” (s.21) mısraında olduğu gibi bazen tezatlı bir söyleyişle hayatın karşısında olmayıp bizzat onun yerini tuttuğunu, “Sevmenin eski bir adıymış ölmek” (s.48) mısraındaki gibi bazen sevgiliye kavuşmanın adı olduğunu, “Göz kapaklarımda bir cenaze taşıdım / Televizyona çıkan herkes ölmüştü” (s.56) mısralarında olduğu gibi salgında kaybettiklerini, “İnanılmaz ölümlerin müminidir içim” (s.60) mısraında inancın boyutunu, “Ölüm bugündür Tanrım hayat anakronik” (s.62) mısraında ebedî yolculuğa her an hazır olmak gerektiğini, “Evci kağıdı vardır ölümün çarşı izni gelir gider” (s.77) mısraında ise her eve izinsiz girebilme hakkının olduğunu işaret eder.                 

Ölüm imgesi bağlamında üzerinde durmaya çalıştığım Tipide Koşu, Hüseyin Akın’ın din, kültür, edebiyat, şiir ve düşünce geleneğimizi harmanlayan şiirsel özneleriyle günümüzün sanat ve inanç dünyasını harmanladığı manzum bir poetik tavrın yansımasını ortaya koyuyor. Şiirlerde hem Hz. Yakup hem Dede Korkut, Hz. Mevlana ve Yunus hem Akif, Haşim ve Karakoç hem de Gemuhluoğlu ve Mustafa Ruhi Şirin gibi birçok isim tespihin bir araya gelmiş taneleri gibi şiir düzleminde boy gösterir. Bu Akın’ın inanç evrenini ve şiir dünyasını vermekle kalmaz, aynı zamanda beslendiği kaynakları ve “görmek” ile “tanıma” nın yaşamakla eş değer olduğu gerçeğini de işaret eder. Tipide Koşu, hayatın penceresinden ölüm ırmağını seyretme hazzını ve korkusunu birlikte sunarak hız çağındaki biz okurların parçalanmış gönül dünyasına şiirin yeniden egemen olacağı umudunu yerleştiriyor.

“Haydi kaçıp kurtulalım Haşim’in mezarına / Namağlup orduların müzmin can sıkıntısından / Dünyanın arkasından dan dan dan dan dan dan / Konuşturmayın beni / Dünyanın arkasından” (s.74) dese de Akın, dünyanın yüzüne yüzüne vurur söyleyeceklerini.  Kullanılan dilin samimiyeti ve müzikalitesi şiirsel öznelerin özgün tavırları, lirikle epiğin uyumu, güncel hayatı ıskalamayan tema genişliğiyle bu kitap üzerine ciddiyetle eğilmeyi ve etüt edilmeyi hak ediyor. Hüseyin Akın’ın şiiri dünyanın en hakikatli gerçeği olan ölümü hep ona ayarlı bir Müslüman saati gibi gösterir ve Yahya Kemal lisanıyla söylersek, “Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi” bize müşkülümüzün ortadan giderilebileceğini salık verir.            

Sonuç

            Şiir, belki yaraları tam manasıyla iyileştirecek bir ilaç olmayabilir. Ancak insanın acısını tanımasına, en önemlisi o acıyla yaşayabilmesine imkân sağlar. Sırtındaki yükten yakınmadan onu omzuna nasıl yerleştireceğini, varmak istediği menzile kadar nasıl taşıyacağını, şairin ölüm ve yaşamak gibi ağır dertlerle nasıl baş edeceğini kelimelere sığınarak imdada çağırdığı şiir gösterir. Demek ki şiir bir yarayı sağaltmasa da o yaranın varlığını kabullenerek yaşamayı öğretir bize ve sevdirir de. İşte Tipide Koşu’da yer alan birçok şiiri insanın dünya karşısındaki ölüm boşluğunu nasıl sahiplendiğini ve anlamlandırdığını idrak etmek bakımından daha dikkatle okumak gerektiği kanaatindeyim. İnsanın canını acıtan benzer gündelik meseleleri sorumluluk bilinciyle kabul eden şiirsel özne üzerinden hayatı öğrenmeye ve öğretmeye çalışan inançlı bir insan, aynı zamanda yetkin bir şairdir Hüseyin Akın. 

Sonuç itibarıyla bu kitaptaki şiirler Akın’ın kendi öznel tabiatına yönelen bir iç sesi yansıttığını göstermekle beraber, bilhassa ölüm imgesine yaklaşım tarzı olarak, aslında içe dönüklüğün dışına çıkmakta ve toplumsal yaraların sağaltılmasına kapı aralamaktadır. Yazıyı onun şu mısralarıyla sonlandırmak ve bu mısraların hayatın omuzlarımıza bıraktığı yükün ancak sevgiyle menzile kadar taşınabileceğine olan inancımızı kavileştirebileceğini belirtmek istiyorum. “Geçenler hep el sallayarak geçti / Hızlı akan bir otobüs camından / Bunu siz de gördünüz. / Yaşadıklarına alamet olsun diye / Bir fısıltı bıraktılar arkalarından / Onlar öne, siz arkaya döndünüz” (s.27)   

  • Vahdettin Oktay Beyazlı

    1986 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Erzurum’da bitirdi. Üniversite eğitimini İstanbul Marmara Üniversitesi Atatürk Eğ...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir