Sözle insan arasında sadece muhatabın deneyimlediği mahrem bir alan vardır. Söz, bu mahrem alan/bağlam içerisinde kendini açar ve var olur. Mahrem alan okuyucunun ya dinleyicinin estetik hazır bulunuşluğu tarafından belirlenir. Muhatabın sözle karşılaşana değin edindiği birikim, o sözü nasıl ve ne kadar anlayacağını da belirler. Bir anlamda, sözün ufku muhatabın anlam dünyasının da ufkudur. Sözün kıratıyla okurun ufku denk gelmediğinde söz askıda kalır, anlamsızlaşır. Hatta böylesi durumlarda sözün varlığından bahsetmek de imkânsızlaşır. Sözün var olabilmesi için öncelikle o sözü anlayacak bir muhatabın varlığı gereklidir çünkü. O hâlde, muhatap ve söz ilişkisine yönelik şu bildik soruyu yeniden hatırlayabiliriz: “Ormanda yıkılan bir ağacın çıkardığı sesi duyan birisi olmazsa o sesin varlığından söz edebilir miyiz?” Yani muhatap yoksa hitap mevcut mudur? Bir an, yıkılan ağacın sesinin boşlukta yankılandığını fakat o sesi “ses” olarak idrak edecek bir varlığın olmadığını varsayalım. Bu durumda sesin ses olarak karanlıkta kaldığını dolayısıyla da tanımlanmadığını söyleyebiliriz. Yani duyulmayan ses herhangi bir anlama bürünmemiş çıplak ve tanıksız bir sestir. Bu tanıksız ve bir anlam giyinmemiş çıplak sese “yok-ses” diyebiliriz. Gombrich’in “çıplak göz kördür” sözünden hareketle muhatapsız çıplak sesin algıdan/anlamdan muaf olduğu söylenebilir. Bu ses ona tanıklık eden biri olmadığından varlık kazanamaz. Bu durumdan sadece sesi yaratanın bilgisini hariç tutabiliriz. İnsanların dünyasında ise sesin ses olarak alımlanması aşina bir algıyı gerektirdiğinden algı dışındaki ses de yok hükmündedir. Kısacası, çıkan sese aşina, idrak sahibi bir varlık yoksa o ses sükûta mahkûmdur diyebiliriz.(İnsanın var oluşuna ve varlığa tanıklığına da bu şekilde bakılabilir mi?)
Ağacın sesini “söz” olarak, onu işitecek kulağı da “okur” ve “muhatap” olarak belirlediğimizde meramımız biraz daha netleşir. Sözün var olabilmesi için öncelikle bir sesin, sonra da o sesin iletisine aşina bir muhatabın gerekliliğini tekrar vurgulayalım. Sese aşina olunabilmesi için edebî eserin iletisini anlayabilecek bir idrakin ve kapasitenin de olması gerekir. İdrak, hem sözü söyleyen hem de dinleyen/okuyan için olmazsa olmaz bir ön koşuldur. Sözü edilen kapasite ise muhatabın öz yaşam öyküsüyle birlikte tüm yaşam koşullarını da içine alır. Edebî eserin anlamlı bir şekilde var olabilmesi için muhatabın kapasitesi/birikimi önemlidir. Ancak edebî eseri anlayabilecek bir formasyona sahipsek gerçek bir muhataplık yeşerir. Edebî eserin anlamına nüfuz edecek bir birikimden yoksunsak edebî eser bizim açımızdan daha en başında sükût eder. Sartre’ın dediği gibi edebî eser ancak “okunduğunda” dolayısıyla da anlaşıldığında var olur.
Edebî esere yaklaşım tarzımız, onu alımlamamız ve yorumlamamız kişisel öykümüze bağlıdır. Bir edebî esere herkesin bakışı ve yaklaşımı edebî eserden beklenen etkiye göre değişir. Çünkü edebî eser herkese farklı bir bakış açısı sunar. Bu nedenle benzer yaşam öykülerine sahip olsa dahi iki insanın edebî eserden anladıkları aynı olmayacaktır. Bu, estetik deneyimin biricikliğiyle ilintilidir. Hatta çoğumuzun tecrübe ettiği üzere, farklı zamanlarda okuduğumuz bir edebî metinden aldığımız lezzet de farklıdır. Sanki zamanla hem edebî eser hem de biz değişmişizdir. Bu da estetik ânın biricikliğiyle ilgili olsa gerektir. Öyle ki her estetik etkileşim ânı bize sanki bir defalığına verilir. Edebî eser öyle bir penceredir ki her baktığımızda bize farklı bir manzara seyrettirir. Bir önceki manzarayı tekrar yakalamamız neredeyse imkânsızdır. Heraklitos’un, “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz.” sözü, hayattaki tüm deneyimlere olduğu kadar, estetik deneyimin tekrarlanmazlığına da vurgu yapar. Irmağın sularının değişerek akıp gitmesi gibi, bir edebî eserle her karşılaştığımızda mahrem bağlam değiştiğinden yeni bir manzaranın varlığına şahit oluruz. Bir edebî eserin kendini tekrar tekrar okutmasındaki sırrı bu sürekli değişen/yenilenen manzarada aramamız gerekir.
Fakat bütün bunlarla birlikte estetik deneyim sözden/yazardan muhataba doğru tek yönlü ve hiyerarşik bir akış değildir. Okurun edebî esere yaklaşımı ve burada oluşan mahrem bağlam, eserin maddi yapısında bir değişim yapmasa da eserin okura bakan manevi aurasını sürekli değiştirir. Juhani Pallasmaa’nın dediği gibi bu olgu, biz insanların anımsanan ya da hayal edilen bir şeye girme yeteneğimizdir. Bu bağlamda edebî eserin çağrışımları bize eksiksiz bir deneyim sağlar. Bu yetenek ya da deneyim olmazsa edebiyatın büyüleme gücü de olmaz, edebî eser opak bir nesne gibi dilsizleşir. İnsanın hayal ettiğini gerçekleştirme yetisi edebî eserin gerçek anlamda var olmasını da sağlar. Bu açıdan bakıldığında edebî eser, muhatabını bulana kadar kendi içinde uyuklayan bir kelime koleksiyonundan başka bir şey değildir. Bu suskun koleksiyon anlamlı bir alışverişe kadar durağanlığın içinde kalır. Bu suskunluğu harekete geçirecek olan ağacın kırılma sesini duyan ve anlayan muhataptır.
Edebî eserle okur arasındaki alışverişin sırrı sadece okura açıktır. Eserin okurda nasıl bir etki yaptığını ise ancak eserin muhatabı bilir. Fakat nihayetinde bu sır edebî eserin de sırrıdır. Zira bu sır, tam da Pallasmmaa’nın Tenin Gözleri adlı kitabında vurguladığı gibidir: “Bir sanat eseri deneyimlenirken tuhaf bir alışveriş gerçekleşir; eser aurasını yansıtır; biz de duygu ve algılarımızı esere yansıtırız… Gizemli bir şekilde eserde kendimizle karşılaşırız.” (YEM Y, 2021, s.82)


0 Tartışmaları