Gülmek ve Ağlamak Arasında Âşiyan ve “Kahkaha-ı Ye’s”


“Bâd-ı nâlan-ı hazân giryeli ıslıklarla

  Ötüyor çarpınarak camlara hırçın hırçın;

  O takâzâ-yı hurûşânla, o çığlıklarla

  Dalgalar bir canavar sanki kudurmuş, çılgın…

  Başka ses yok, bütün eb’âd-ı sükûn-perver-i leyl

  Hep onun aks-i hurûşuyla garîk-ı vâveyl;

  Hep karanlık… Bu telâtum-geh-i bârân u zalâm

  Ediyor kalbe karanlık, acı şeyler ilhâm:

  Sanki dünyâ batacak, sanki kıyâmet… Heyhât,

  Böyle hep korkulu rüyâ doludur hâb-ı hayât!

  Sonra bir mevc-i tebessüm, ufacık bir leme’ân

  Ettirir leyle-i rûhumda seherler galeyân…

  Çarpın, ey bâd-ı hazân camlara, hırçın hırçın,

  Bir hakâretli sükût işte hep ıslıklarına;

  Kudur ey lücce-i zulmet, mütehevvir, çılgın,

  Gülerim kahkaha-ı ye’s ile çığlıklarına!” 

Gülmekle ağlamak arasında… Karanlık duygu dalgaları… Mesafeler… Gülüşün ve ağlayışın girdapları… Uzaklıklar, insanın insana, kendine, kalbin kalbe uzaklığı… Yalnızlığın verdiği acı kekremsi tadın âşiyanda-dilde-gönülde bir çığlık gibi yankılanması, yankılanması, yankılanması… 

İstanbul’un en güzel manzarası karşısındayken Tevfik Fikret’e “hayatı hakkında karanlık sözler söyleten” bu. Yalnızlık etrafında birilerinin olmaması değil, seni anlayan birilerinin eksikliğidir. Söylediklerinin kalplere işlemediğini, muhatapların bedenlerinden bile içeriye nüfuz edemediğini, sözlerinin onlara çarpıp çarpıp yerlere düştüğünü görmektir. 

Kimsenin övgüsüyle onanamamak, kendisine yöneltilmiş sevgileri yüreğinde hissedememek ve bunun için de ayrıca suçlu hissetmektir. Yalnızlık bir ev gibidir, kara bir ev. O kara evde bir başına olmak. Ayağını kara parçasına basmak isteyip de basamamak, hep karanlık suların göbeğinde bir başına kalakalmak demektir. Yalnızlık bu çaresizlik hissi içinde, bu açmaz psikolojisinin tesiri altındayken atılan bir çığlıkla, bir “kahkaha-i ye’s” ile ancak bu kadar etkili ifade edilebilir. Tevfik Fikret bunu başarmıştır. Kahkaha-ı Ye’s şiirine doğru gülüşler ve ağlayışlar bir girdap olup akmaktadır. Âşiyan dildir, Fikret’in çığlığının, kahkahasının duyulduğu boyuttur; yalnızca bir mekân değil.

Gülmenin dozu yüksek hâli kahkaha, ağlamanın dozu yüksek hâli feryat-çığlık; Fikret’in Kahkaha-i Ye’s şiirinde bu iki zıtlık bir arada yer alarak, edebi sanatlardan “tezadın” modern bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Gülmenin ve ağlamanın, kahkahanın ve çığlığın arasındaki geniş skalada kuruyor şiirini Tevfik Fikret. Evi Âşiyan’dan bakıyor dünyaya. 

Cennet gibi bir manzaradan bakan birinin şiirleri nasıl o kadar karanlık olur diye soruyor insanlar. İki ihtimal var, birisi içinde bir darlık hissi var ve bu yüzden dünyanın en güzel manzarasına bile o darlığın verdiği iç sıkıntısıyla bakıyor; o güzellikten tat alamıyor bu içindeki sıkıntı yüzünden, bu tat alamamanın verdiği acı şiirlerindeki kekremsi tadın sebebi belki, o kasvetli atmosferin. Diğer bir ihtimal ise şu, Âşiyan’ da Fikret mutlu; yalnızlığıyla arkadaş olmuş bir adam, ancak ülkesinin ve dünyanın içinde bulunduğu hâl ona ızdırap veriyor, bu sebeple de kendi yalıtılmış mutluluğu onu rahatsız ediyor. Şiirlerinde ülkesinin hâlinden duyduğu ıstırabı yaşayacak bir persona yaratıyor ve onun gözünden seyrediyor her şeyi. 

Yoksa kendisi hayatından memnun, sevdiği şeylerle meşgul olmaktan vs. Ama içinde yaşadığı ülkesinden memnun değil, ülkesinin mevcut hâlinden; ülkesinin tahayyülündeki hâlde olmaması ona azap veriyor, bir an önce “ilerlemek” ve ülkesini o ideasındaki biçime ulaşmış görmek istiyor. Fakat mevcuda baktığında kendi tahayyülüyle taban tabana bir zıtlık görüyor. Bu zıtlık da onun şiirinin rüzgârını oluşturuyor, yüksek basınçtan alçak basınca, zıtlıktan zıtlığa doğru esen rüzgârın hareketini dile getiriyor ve şiirini böyle kuruyor.

Esasen Fikret meddücezirlerin şairidir diyebiliriz. Âşiyan’dan seyrettiği de aslında kendisidir, o baktığı manzara yalnızca aynadır, onda kendini-iç âlemini seyreder; iç âlemindeki dalgalanışları, meddücezirleri Boğaziçi’nin serin akıntılarında izler. O yüzden içindeki hararetli çatışmaları baktığı nesnede görür, içini dışına yansıttığı için de; içinde bulunan sıkıntı dışa vurur-yansır; o baktığı yüzeyde-denizde-Âşiyan’ın manzarasında da o sıkıntıyı bulur-görür. 

Yoksa mazoşist veya pesimist değildir bence. “Sadece duyduğunu söyler” aslında. Duyduğu şeylerin aktarımı konusunda yaşadığı çelişkiler, tuhaf uyumsuzluklar onu kötümser biri gibi gösterir. Öfkeli ve melankolik mizaçlı olduğu söylenen Fikret’in belki de bunlar asıl mizacı-karakteri değil, yalnızca giyindiği personalarıydı. İnsanlarla arasına mesafe koymak istediği için böyle bir yola gitmiş olabilir bilinçli olarak. 

Ya da bu öfke ve kötümser görünümler onun karakteri oluvermişse zaman içinde, bilinçli bir şekilde giyinilmiş personalar değillerse, o zaman belki de kendi huysuzluğundan-karakterinin sevmediği taraflarından duyduğu rahatsızlık ona sıkıntı-öfke-kötümser bir ruh hâli veriyordu. Bu da olabilir. Mesela Kahkaha-i Ye’s, ümitsizlik kahkahası demektir. Bu ilk çağrışımlarıyla ümitsizlik yayan bir şiir gibi algılanabilir. Fakat dikkatli bakılırsa bu şiirde bir ümit vardır. En azından ümitsizlikten atılan kahkaha bir dışavurumdur, yani bir muhatap aranmaktadır; yani hâlâ söylemek isteyen, anlatmak isteyen, bir şeyler isteyebilen bir şiir kişisi vardır karşımızda. 

Hâlâ bir şeyler isteyebilen kişinin bu dünyada rızkının kesilmediği, daha yaşayacak günleri olduğu söylenir. Buradaki şiir kişisi-şiir öznesi de ümitsizliğinin hararetinden bir nevi çığlık olarak kahkaha atıyor yahut seyrettiği denizin kuduran dalgalarında kendi benliğinin çalkantılarını-çırpınışlarını seyrederek; “Kudur!” diyor denize, zulmet denizine, “Kudur ve benim şarkımı söyle! Ey deniz, ne kadar bana benziyorsun, ne kadar içimde hissettiğim şeylere kardeş gibisin şimdi; çırpın ey deniz, senin çırpınışın beni anlamandır; çırpın ki kendimi yalnız hissetmeyeyim; şu dünyada bir hemderdim var diyeyim” şeklinde yeniden şiirleştirebileceğimiz bir derin feryadı taşımaktadır.

Bu şiir üzerinden yalnızca gülmek ve ağlamak imgelerinin çağrıştırdıklarını değil bütün bir Tevfik Fikret şiirini anlatabilir-anlayabiliriz. Çünkü bazı şiirler şairin mizacını ele verir. İşte bu da o şiirlerden biri. Her bakışta benliğinin derinliklerindeki bir başka madensi fısıltıya ulaşabileceğimiz, kazdıkça anlam katmanları açığa çıkaracak bir yapısı olur böyle şiirlerin. O yüzden bu şiiri seçtik ve yazımızın merkezine yerleştirdik. Bu yazı bitene dek de o şiirin dalgalarında yüzeceğiz. Meddücezrinde debelenecek ve bir kıyıya atılacağız belki. Issız bir adada geçer gibidir Fikret’in şiirleri, o tecrid hissini veren şeylerin sebeplerini araştırmaya başladığımızda karşımıza mizaç çıkar. Dalgalı, içe doğru derinleşen hatta girdap olan bir mizaç. O mizacın şiiri işte böyle olur. 

Fikret’in birçok şiirinde gülüş ve ağlayış tasvirleri yer alır: “Krizantem, Aşk u Firak, Heykel-i Giryan, Enîn-i Gam, Bahar-ı Mağmum, Hande-i Bum, Kahkaha-i Ye’s” gibi… Yine aşiyan imgesinin yer aldığı birçok şiiri de vardır: “Vagonda, Ruh-u Eş’arım, Âşiyan-ı Dil” gibi. Gülüşlerin ağlayışların içini doldurduğu kap, âşiyan. Gönül kadehi gülüş ve ağlayış içkileriyle dolu. Bu iki içkinin birbiri içinde en iyi eridiği, biribirinde meczolduğu şiirden içki de Kahkaha-ı Ye’s bizce. 

Ümitsizlikle ümit, kahkaha ile feryat, acı bir gülüşün içinde yeşermek iççin çırpınan hayaller, bir yutkunuş gibi kalpte dalga dalga coşup duran emeller arzular ve bütün bunların tekrar tekrar dalga dalga gerçekleşmeyişi. Bu gerçekleşmeyişin verdiği azabın karşısında şiir kişisinin veya direkt şairin onurlu-ısrarlı duruşu var bu şiirde. Karanlıkla yüz yüze gelerek konuşan bir şiir kişisinin sözlerini dinlediğimiz bu şiir, Fikret’in şaheser şiirlerinden biri.

Klasik şiirde aşiyan, gönüldür, gönlün evidir; kalbin mecazıdır. Fikret’in Âşiyan’ıysa bu bağlamdan uzaktır. Onun sevdiği, sevdikleri başkadır. Fakat sırf sevdikleri klasik şiirdekiyle aynı değil diye- klasik şiirin sevgi hiyerarşisine tabi olmadı diye- ortaya koyduğu şiirde yatan sevgiye bu sevgi değildir denemez. Onun şiiri klasik şiirin gökkubesi altından çıkmak isteyen birinin şiiridir. 

Kendi benini, saf bir niyetle inandığı insanlıkta duyar (hümanitiy); tabir yerindeyse “fenâ fin nâs” a doğru yolculuk yapar. “İnsanlık”, bu soyut kavramı vatanı bellemiş biridir, kendini “dünya vatandaşı” sayar. “Nev-i beşer milletim” der. Fakat şiirindeki seküler duyarlığa, metafizik dışı bir şiir dünyası kurma çabasına rağmen ondaki dünyevilik pozitivizme ya da materyalizme indirgenemeyecek denli açılımlara müsait bir yapıdadır. 

Onun şiirindeki dünyevilik, dünyeviliği mızraklar. Kabını aşmaya çalışan bir dünyevilik vardır onda. Bir nevi suni bir metafizik kurma çabasındadır. Hümanizmin metafiziğini aramaktadır aslında Tevfik Fikret, bütün meselesi budur. Fakat ne aradığının tam olarak bilincinde değildir belki. Ya da bu iki zıt kavram ona da ilk kez duyanlara geldiği gibi bir oksimoron olarak gelmiştir. Aslında yine de bir metafiziği aradığını kendine-aklına kabul ettirememiştir.

Bence Tevfik Fikret’in çektiği “çile” tersten Necip Fazıl’ınkine benzer, sadece yönleri farklıdır. Fikret “tekâmüle”, evrim teorisine “kendince” ve şairce “inanan” biri olarak “seyr-i sülûk”un bir nevi seküler düzlemdeki simetrisini almaya çalışmıştır diyebiliriz. Fakat bütün bunları yaparken, yapmaya çalışırken durduğu yer neresidir? Âşiyan. Aslında Tevfik Fikret Âşiyan’da değil, Âşiyan Fikret’tedir. Kendini bir yere ait hissedememenin yorgunluğuyla evini de içinde taşımaktadır Fikret. İçinde yaşadığı ev, aslında onun içindedir. 

Yalnızlığın şairidir Tevfik Fikret en çok. Hayatına baktığımızda yalnız bir adam değil demeyin, o öyle bir şey değil. Bu başka bir yalnızlık, aitliğini bulamamanın, askıda kalmanın, anlaşılamamanın yalnızlığı; diğer yalnızlıklara benzemez. Bunun şiirini yazan Fikret’in hırçınlığı belki buradan kaynaklı. Yalnızlık bazen insanı huysuz, hırçın biri yapar; insan bunu bilir ve bu oluştan rahatsızlık duyar, bir de ayrıca buna öfkelenir. 

Kendisinin bu yönleriyle mücadeleye girişir ama en sonunda yorgun bir savaşçı gibi galip geldiğinde kendine karşı, aynı anda yenilen yine kendisidir; suskunluğuyla, asık suratlılığıyla öfkesini, huysuzluğunun basıncını dindirir. Fakat bu içinde müthiş bir enerji sıkışmasına sebep olur, o yüzden şiirleri yüksek gerilim hattı gibidir. Ancak kendisini “böyle” ifade ederek rahatlayabilir, ancak o zaman kendini evinde hissedebilir. Tevfik Fikret’in âşiyanı şiiridir. Ancak yazdığı zaman kendisidir. Diğer vakitlerde aitlik acısı çeker, yazarken kendini bir yere bir şeye ait hissetmektedir. 

Elbette kendisinin “milliyetperver”, “dava adamı” bir tarafı da vardır. Fakat bu sevgi, bir görev gibidir onda. O mevcut hâliyle, olduğu gibi sevmez ülkesini; ona kendi hayalini giydirir öyle sever, ülkesini o kıyafete yakıştırır kendi zihninde. İdeali de bu yöndedir, vatan sevgisi de. Ama bu yargılanacak bir şey değildir bizce, onun sevgisi öyledir; o sevdiğinde kendine göre potansiyel bir gelecek görmüş, sevdiğini o potansiyele doğru kılmak istemiştir. Fikrî açıdan mücadelesi böyle özetlenebilir. 

Fakat burada hâlihazırda bilindik anlamıyla bir milliyetçilik çıkmaz karşımıza. Âkif’in bir kamera tarafsızlığıyla Safahat’ında tasvirini yaptığı ülkenin hâlini, Fikret melankolik bakışıyla biraz daha karanlık betimler. Ülkenin mevcut hâli ona ye’s vermektedir, o ülkeyi hayalindeki biçimde görmek ister, bu bitmeyen umududur; o yüzden bu iki zıt duygu arasında fikri ve duygusu sürekli bir çatışma hâlindedir. 

Bu çatışmanın ümitle ümitsizliğin, korku ile emelin, kahkaha ile çığlığın, ağlamakla gülmenin oluşturduğu zıtlıkta ortaya çıkan enerjinin en belirgin vücut bulduğu şiir olan Kahkaha-ı Ye’s şiirine -tekrar yazının başına dönüp- bir de bu yazıda sunduğumuz bakış açısından bakmayı deneyebilirsiniz.

KAYNAKÇA

1. RUBAB-I ŞİKESTE, FİKRET, Tevfik, DERGÂH YAY.

2. TEVFİK FİKRET, AKAY, Hasan Akay, ŞULE YAY.

3. “Tanrısal Sessizlikte Yankılanan İnsan Sesi: Tevfik Fikret Şiirinde Dünyevileşme ve Ölüm”, KÜÇÜK, Deniz Aktan, Doktora tezi, Boğaziçi Üniversitesi, 2014.

4. TEVFİK FİKRET, BÖLÜKBAŞI, Rıza Tevfik, KİTABEVİ YAY.

5. SERVET-İ FÜNÛN ŞİİR ESTETİĞİ, AKAY, Hasan, ŞULE YAY.

  • Ahmet Akarsu

    1999 İstanbul doğumlu. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı lisansüstü öğrencisi. Karabatak, Akatalpa ve başka dergilerde şii...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir