A. Ali Ural’ın “Okçu Duası” Kitabına İçten Bir Bakış, Okçu’nun Gölgesinde Şiirle Yol Almak
“İlim bir noktaydı onu cahiller çoğalttı” dizesi beni aldı gökyüzüne fırlattı yaydaki ok misali,
dönmek istemedim bir daha yeryüzüne.
“sevinçten dans etsin herkes kayıt cihazı bulundu sesler
başıboş kalmayacak iğneyle dikilecek silindire döndükçe dünya
…
memnun oldum tanıştığıma gramofonda zengin bir şarkı çalıyor”
Evet A. Ali Ural’ın Okçu Duası önce bana bir şarkı çaldırdı sonra bir bilgenin sözünü hatırlattı. Kitabın başlığını gördüğüm an, zihnimde aynı anda üç ses yankılandı:
Sezen Aksu’nun “Hâlâ haber bekliyorum senden” diyen içli şarkısı,
Halil Cibran’ın çocuklara dair zamansız sözleri ve şairin kendi mısralarından yükselen yankıları…
A. Ali Ural, şiiri gökyüzünde dolaştıran, kelimelere hem yarayı hem duayı yükleyen bir şair.
Onun şiirleri sadece yazılmamış, yaşanmış ve yaşanmak için yazılmış metinler…
“Rim”, “Berren ve Bahren ve Cevven”, “Yarım Göz”, “Ekmek ve Şiir”, “Karakoç Rüyası” gibi şiirlerinde, beton yığınlarının altında ezilen insanın sesi, suskun alfabelerle konuşan çocukların haykırışı, mors alfabesiyle evlenme teklif eden Edison’un sessizliği, gri evlerde, tuğla duvarlar arasında sıkışmış hayatlar, dualara sığınarak konuşuyor. Bir çocuk avucunda umut taşır, bir baba sessizliğe gömülür, bir kadın deniz kıyısında yalnızlığına seslenir…
Onun şiirleri, sadece estetik bir gösteri değil bir vicdan, bir yakarış ve en çok da bir hatırlayış.
“bir çocuğun avucuna ne kadar un sığar göstersinler
ya tutarsa, tuttu deniz, mayalandı ekmek yalandı
ekmek çarpsın yalandı gözlerimle gördüm lifeguard”
Şairin kalemi, Cibran’ın şu sözünü hatırlatıyor:
“Sizler, yaşayan oklar olarak çocuklarınızı ileriye fırlatan yaylarsınız.
Okçunun elleri altında sevinçle eğilin, çünkü o, uçan okları olduğu kadar sarsılmaz yayları da sever.”
A.Ali Ural, bu yayla sadece çocukları değil kelimeleri de geleceğe savuruyor.
Her mısrası, bir dua gibi okunan; her dizesi, hem bir yara hem bir ilham gibi akan bir iz bırakıyor.
Şiirle sadece güzeli değil çürümüş olanı da dillendiriyor:
“güneş çürüdü penceremizde taze yara hadi git çocuk
meleklere haber ver yalnızlığını kanatlar yağsın sahraya”
Bunların üstüne bir de Sezen Aksu’nun sesiyle örtüşüyor metnin duygusu:
“Bu şarkılar şifa duaları
Bu şarkılar yıkar duvarları
Okçunun önünde saygıyla eğil
Bir selam yolla gittiğin yerden”
A. Ali Ural’ın “Okçu Duası” adlı kitabı, okun yeryüzüne değil gökyüzüne fırlatıldığı,
sözün yara sarmak için değil bizzat kendisinin yara olduğu bir şiir atlası…
Ve bizler, okçunun elleri altında sevinçle eğilen yaylar gibi bu şiirlerin altında kendimizi yeniden tanıyoruz.
A. Ali Ural’ın şiirleri de tıpkı bu şarkılar gibi: yıkar, sarsar, onarır ve bazen de sadece durur.
Durur ama susmaz…
“susma delisiydik, birleşmiş dilsizler, kendi sesimiz bizi şaşırttı”
Ekmek ve Şiir şiirinde şair, söze değil yaşama yaslanır:
“şiiri anlamak için ekmek, ekmeği anlamak için şiir
bir gün bile bekleyemezdik ekmeksiz, şiir lazımdı”
İşte bu noktada A. Ali Ural, sadece bir şair değil şiirle ekmeği aynı sofraya koyan bir düşünce işçisidir.
Cibran’ın “ruhun evi” dediği yerde konuşur, Aksu’nun “yazık bir şey gelmiyor elden” dediği o suskunlukta durur ve Okçu Duası’yla sessizliği deler.
Okçu Duası’nı okurken sadece bir şiir kitabı değil bir ruhsal alan gördüm, hissettim.
Cibran’ın okları, Sezen’in şarkıları ve A. Ali Ural’ın dizeleri aynı gökyüzünde birleşti.
Bu gökyüzünde ok, kelimeydi.
Yay, şairin kalbi…
Ve dua, içimizdeki yankı…


0 Tartışmaları