Estetik duygusu gelişen bütün sanatçılar gibi, şair de bu duygunun verdiği etkiyle
dünyayı daha güzel göstermek arzusuna kapılır. Şairin estetik hazzını gösterebileceği en
önemli araç kelimedir. Evet, her dilde ve edebiyatta kelimelerin birçok duyguyu anlatmakta
kifayetsiz kaldığı söylense de yetkin şairin eline geçen her kelime hak ettiği değeri bulur ve
vermek istediği duyguyu bir şekilde yansıtır. Şiirdeki bir kelimenin sahip olduğu asli güzellik
ne kadar önem arz ederse etsin, bu ancak onun uyum gücüyle etkili olacağı gerçeğini ortadan
kaldıramaz. Çünkü dilin en zarif çocuğu olan şiirde, kelimenin en iyi olduğu yer, olması
gerektiği yerdir. Buna bağlam denir ve şiirde bağlamın önemini hiçbir şekilde yadsıyamayız.
“Sanat eserlerinde birbirinden bağımsız iki etki kaynağı mevcuttur. İlki türü oluşturup
kullanışlı olan formdur ve nihayetinde tür özünde bulunan hoş özellikler vurgulanarak
ideleştirildiğinde formun güzelliği meydana gelir. İkinci etki kaynağıysa duyuların ya da
hayal gücünün renkle ve ayrıntıların bolluğu ve inceliğiyle uyarılmasından kaynaklanan
süslemenin güzelliğidir.” (Santayana, 2022: 140). Şiirin güzelliği veya başarısı, kelimelerin
kurduğu anlamlı veya anlamsız ama estetik ve ritmik hatta fonetik haz birlikteliğidir. Bu
müzikal birlikteliğin temel malzemesi, anlaşılacağı üzere kelimelerdir. Kelimeler şiirdeki ve
insandaki duygusal hazzın nesneleştirilmesini ve netice itibarıyla da estetik bir hazza, oradan
da “güzel”e dönüşmesini sağlar.
Bir kelime genelde anlamı veya çağrıştırdıkları sayesinde güzeldir. Fakat böyle
olmakla beraber bazen kelimelerdeki müzikal kaliteye dışa vurumsal bir güzellik eklenir. İşte,
şiirde bir kelimenin kullanımı da bu müzikalite bağlamında ortaya çıkar ve tasavvurumuzu
hatta bütün duygu dünyamızı kelimenin bu müzikalitesi doldurur. Bir şair incelmiş bir algıyla
estetik bir yetiye sahipse ve estetik bakışını, estetik hazzıyla destekleyebiliyorsa şiirin birçok
imkânını elde etmiş demektir.
Allah’ın bir işareti olan dili kullanabilen her şair, kendinde topladığı cesaretle bu dili,
şahsiyet meselesine dönüştürmekte ilk yetkili kişidir. Aynı zamanda bir “dil tefsiri” ağırlığı
taşıyan şiir dilinin, dil içinde hatta dil üstünde bir dil olduğunu kabul ettiğimizde şairin de dil
müfessiri olduğuna hükmedebiliriz. Şiirin varlığını, insanın varlığı anlamlı kıldığına göre, ona
ad koymak hatta onu tarif etmek de insan var oldukça yine onun elinden olmaya devam
edecektir. Bu bağlamda konuyu pek uzağa götürmeden şiirin “yazılması”, “yapılması”, “çatılması” veya “kurulması” esnasında şairin kelimeyle kurduğu münasebet üzerinde durmak
gerekir. Çünkü her şairin kendi kelime dağarı olduğu gibi, aynı zamanda farklı imge evreni ve
dünya görüşü vardır. Şiirine dâhil ettiği her kelime, şairin bir ihtiyacından doğar ve bunu
tamamlayan bir tercihle metne yerleşir. Bir kelimenin hangi mısraya konulacağı kadar, o
mısranın neresinde duracağı da hayati öneme sahiptir. Demek ki şairin kelime konusunda
hakiki bir usta olmasından ziyade bir deneyim ustası olması gerekir ki ortaya koyduklarında
hem doğallığı hem de imge süzgecinden geçmiş bir özgünlüğü yakalayabilsin.
Şiirde şekilsel bütünlüğü ve uygunluğu sağladığı gibi, kelimenin bir de çağrışım
gücünü yansıtabildiği hatta şiire ses ve ritim katarak onun müzikalitesine ortak olduğu
vazifesi de vardır. Demek ki şair, kelimeyle arasını iyi tutmalı hatta mesafesini iyi
ayarlamalıdır. Bu mesafe ne çok yakın ne de çok uzak olmalıdır. Yakında duran kelimeler, sık
kullanıma tabi olacağı için, şiirin sığ ve basmakalıp olmasına neden olabilir. Yine pek uzak
olması da şiire naftalin kokusu katabilir ve edebî haz amacıyla yazılan şiiri, okurun bir hayli
uzağına atabilir. Şairin yedeğinde bulundurduğu kelimeler hem şiir evinin başarıyla
çatılmasına öncü bir kuvvet olur hem de şairini basit düzlemden belki vasata ama umulur ki
en yükseğe çıkartır.
Şairin sadece kendi iç dünyasını bilmesiyle veya dış dünyaya hatta nesneye ve tabiata
hâkim olmasıyla iş bitmez. Bilhassa kelimelerin şiirsel kaynağını bulmayı ve oraya nüfuz
edebilmeyi de öğrenmesi gerekir. Eğer kelimelerin sesinin nereden geldiğini kestiremezse
şair, şiir yolunda “suya gidip susuz kalmak” gibi bir hezeyanla karşılaşabilir. Bu bakımdan
usta şairlerin bazı mısralarına, kelime tercihi zaviyesinden bakmak, şiire giden yolda en güzel
örnektir. Nitekim “şiire şiirden gidilir” tecrübesi bu fikrin neticesinde doğmuştur. Cahit
Zarifoğlu’nun Korku ve Yakarış kitabındaki “İsteyerek” şiirinde “Yüklükten bana bir yorgan
çıkardılar / Üstü mavi papatyalar / Bir dehlizden geçirip zirveye döşek attılar / Taradılar
uykumun saatlerce uzun saçlarını” yer alan bu mısralar, görünüşte pek zorlama olmadığı
hissini verebilir. (Zarifoğlu, 2017: 384). Ancak şairin estetik hazzı ve şiir kabiliyeti, dünya
tasavvurunu o kadar şiirsel bir hâle dönüştürür ki son mısrada ortaya çok özgün bir imge
çıkar. İşte, şairi bu özgün seviyeye taşıyansa yukarıdan beri üzerinde durmaya çalıştığım
kelime kullanma becerisidir. Son mısraya gelene kadar okur, önce evin içine, yüklüğün önüne
ve mavi papatyalı yorganın yanı başına çekilir. Yorgan hemen döşeği çağrıştırdığı için, bu
sahnedeki diğer ana nesne olan yorgan ise dehlizden geçirilerek zirveye taşınır. Okurun
muhayyilesini zorlayan bu sahne, devam eden kısımda zirve yapar. Çünkü “yüklük”,
“yorgan”, “döşek” kelimeleri akıllara tabii ki “uykuyu” getirecektir. Şair, uykunun saatlerce taranan uzun saçlarıyla, sınırsız hayal gücünü, sınırlı kelime kadrosundan ve o kelimelerin
çağrışımından geçirerek okurda estetik beğeni meydana getirir. Yine Zarifoğlu’nun “dilini tut
aklını kravatın gibi çöz at / şimdi bir damla gözyaşı bir iri yakut”, “Sesim yeleleri parlar bir
at / Paslı dilini çarpan”, “Postacı sen kaç katlısın / elinde bir balina kanadı / İliklerime
dokunuyorsun” bu mısralarında da görüleceği üzere şiirin çatılmasında kelime tercihi, şairin
titizlikle dikkat etmesi gereken önemli bir husustur.
Belki kelimelerle yapılan her metin türü için bu tabir kullanılabilir ama bana göre şiir
için daha anlamlı bir karşılık taşır “dil anıtı”. Dil ile kurulan ve ebedî kalması arzulanan her
yapıt “dil anıtı”dır. Şiirin bu hâle gelebilmesi için evvela şairin; dilini tereddütsüzce sevmesi,
onu bilmesi ve en önemlisi de onun üzerinde tasarruf hakkının bulunduğuna kendini ikna
etmesi gerekir. Bunların hemen tamamı kesintisiz bir istek ve sabır ile şairi bir işçiliğe
sürükler. Onu inşa ettiği metne dört elle sarılmaya ve neticede de eşsiz bir “dil anıtı” dikmeye
götürür. Bunda başarılı olanların, olmayanlardan tek farkı, dil tasarrufunu iyi
yapabilmeleridir. Sonuçta şair; kelime, imge, metafor, musiki ve ritimden oluşan sapasağlam
bir “dil anıtı” kuracaktır.
Şairi “dil anıtı” kurmaya iten içsel dürtülerden en kuvvetli olanı “fark etmek” yetisidir.
Nitekim iyi yazarlar ve şairler hem hayatın hem de dilin farkına varmış kimselerdir. Dilin
farkına varmaksa sanattaki en doğru çıkış kapısıdır. Şiiri “dil anıtı” yapansa şairin bir yaka
kartı olarak kullandığı kelimelerdir. Her kelime şair için -şüphesiz- bir “yaka kartı”dır. O
şairin kim olduğunu, şiirinin nasıl bir yetkinlikte olduğunu ve şiirden muradının ne olduğunu
bu yaka kartı gösterir.
Şairin duygu, düşünce, hayal ve yaşanmışlığın farkına varmasını sağlayan diğer bir
itki de bu sayılanların varlığını anlayabilmek için ilkin onlardan “mahrum kalmak”
gerektiğidir. Bir somut nesnenin yok olması veya uzun süre göz önünde bulundurulmaması
gerekir ki buna bir ihtiyaç olduğu ve ortaya çıkıp herhangi bir ihtiyacı karşıladığı vakit hemen
varlığı fark edilebilsin. Çünkü çoğu zaman bir şeye yakın olmak, onu görmeyi engelleyen en
ciddi meseledir. En yakın, her zaman en uzaktır. Şair de “dil anıtı” kurarken yaka kartı
kelimelerden belki zihnen ara ara uzaklaşmalı ve onun bir ihtiyacına cevap verecek o
yoksunluk duygusunu epey bir vakit yaşamalı ki şiirinde başarıyı yakalayabilsin.
Şiirin ortaya çıkış sürecinde iki aşamadan da bahsetmek gerekir. “İlki gerçekte sunulan
nesne, sözcük, görüntü, dışa vuran şeydir; ikinciyse akla getirilen nesnedir; daha ilerideki düşünce, çağrıştırılan duygu ya da imge, dışa vurulan şeydir.” (Santayana, 2022: 166). Şairin
tabiat bilgisi ve görme yetisi dışa vuran kelimeleri yakalayabilmesini sağlarken iç gözlem
yeteneği ve kendini tanıma kudreti de dışa vurulan imge ve çağrışımı belirler.
Şiirin kurulumunda şairin taşıdığı farklı türden “karakter maskeleri” de vardır. Bunu
da iyi etüt etmek gerekir. Bu etüt işine “göz kenarı” kavramını verebiliriz. Yazmak
kelimelerle oyun oynamak gibidir. Göz kenarındaki çapakların yakınlığı kadar, bazen de bire
bir mücadeleye giriştiğimiz temaslı bir sporu andırıyor şairin kelimelerle münasebeti.
İlk yazıldığından bu tarafa dünyada milyonlarca şiir var. Sonra yazılan her şiir, önce
yazılanlara birer mısra olarak eklenmek içindir. Ancak eğer o şiirlere eklenmeyi hak edecek
nitelikte değilse yeni şiir yazmaya ne kelimeleri ne kalemi ne de kâğıt ve zihni meşgul
etmelidir. Yazılacak nitelikte değilse her şeyi bilhassa da kelimeleri rahat bırakmalı.
Şairin bir girdabı andıran kelime çekim gücü veya tasavvur gücü onun işine
yaramayan kelimelerden kaçmasına engel olabilir. Girdaba yakalanan şair, aynı zamanda
antenleri olan bir alıcı gibi, kelime avına çıkar. Aslında şiirin içine girebilmek için hem
okurun hem de şairin o girdaba bile isteye kapılması gerekir. Şairi kelimeye götüren itim
kuvveti veya kelimenin şaire gelen çekim gücünde bazı unsurlar karşımıza çıkar. Bunlar
içinde “izlemek”, “dinlemek” ve “hatırlamak” apayrı yere sahiptir.
Şiirin duygusal bir yoğunluk sonucu vücuda geldiğine inananlar, kelimelerin gözü
kapalı bir biçimde geldiğini sanırlar. Bunda ilhamın bir etkisi bulunmaz. Aynı zamanda
musikinin de kelimeyi şiire dâhil etmek için giriştiği bir yol vardır. Bundan olacak ki şairin
şiir tercihi, tabii ki bunda ana belirleyicidir. Şairin bazen kör olmasını bazen de açıkgöz
kalmasını şiirin yazılış tarzı belirler. Şiire inanışını da buna eklemek pek yanlış olmasa
gerektir. Şiirin hele o ilk kelimesi, okur için nasıl ebedî bir çağrıdır. Okura metni etkileyici
gösterebilmek de onu metne hapsedecek diğer kelimeleri şiirin çağrısını yayacak kuvvete
çekebilmek de önemlidir. Şiirin çağrısına kulak kesilmek, sadece kelimeye hükmeden şairin
işi değil. Aynı zamanda muhatap olan okuru da işin içine katmak, şiirin alımlanmasında
kıymetli bir yer tutar. Demek ki şair sadece eliyle değil; göz, kulak, burun hatta bütün bedeni
ile şiirin temeli olan kelimeye açık olmalıdır. Şüphesiz imge avcılığı öncelikle bunu gerektirir.
Şiir önce şeklinin güzelliğiyle yakalanır fakat ifadesinin güzelliğiyle değerlendirilir ve
hakkında bir hükme varılır. Bu güzelliğin farkına varmayı da hüküm vermeyi de kelime
tercihi belirler. Sonuç itibarıyla şiirdeki doğru kelimenin, metnin hayatiyetini ciddi biçimde belirlediği gerçeğinden hareketle şairin, şiire eklediği kadar şiirden çıkardığı her bir kelimenin
önemi yadsınamaz. Velhasıl şairin kelime ile imtihanı, şiirin başarısı ve kalıcılığı için olmazsa
olmaz bir ölçüttür.
Kaynakça:
Cahit ZARİFOĞLU, Şiirler, Beyan Yayınları, İstanbul 2017.
George SANTAYANA, Güzellik Duyusu, Albaraka Yayınları, İstanbul 2022.

0 Tartışmaları