İnsanın ölüme doğru yürüyen bir varlık oluşu, düşünce tarihinin en keyifli konularından
biridir. Ölüm ve keyif nasıl bir araya gelir derseniz, size Sertap Erener’in bir şarkısını
hatırlatmak isterim: Ölümlü dünya ölümlü insan, ha âlim olsan ha zalim olsan. Bunca filozof,
bunca mutasavvıf, mimarlar, ressamlar, bestekârlar, şairler, ölümden beslenmeyip de neyden
besleneceklerdi? Burada beslenmeyi; anlatı alanını genişleten, zenginleştiren bir ‘konu’ olarak
kullandığımı belirtmeliyim. Ölümden besleniriz. Ölüm bizi besler. Nasıl bir hayat sürmemiz
gerektiğini, nelerin peşinde olmamız gerektiğini bize ölüm söyler. Ama iyi dinlersek söyler.
Kaç yaşında olursak olalım, ölüme sürekli tanıklık ederiz. Bazen aynı evin içinde, bazen
ekran karşısında. Bunlar işin tat kaçıran taraflarıdır. Bazen de bir filmden geçer ölüm, bir
kitabın sayfalarından. Bunlar da öyle veya böyle, tatlı taraflarıdır. Etkileniriz, üzerine
düşünürüz, belki bir şeyler not eder, söyler, yazarız. Gördünüz mü? İşte ölümün besleyişi.
Bulgaristan topraklarının dünya edebiyatına sunduğu Georgi Gospodinov’dan iki kitap
okumuştum şimdiye kadar. Biri, Bosna’da geçirdiğim günlerde bana eşlik eden Hüznün
Fiziği. Diğeri de birkaç ay sonra “başka ne yazmış bu yazar” diyerek alıp okuduğum Doğal
Roman. Her ikisinin de kolay okunmayan, ama zaman ve zihin verildikçe açılan/açan kitaplar
olduğunu hemen söylemeliyim. Özellikle Hüznün Fiziği, yazarın taşıdığı Balkan muzipliğini
ve duygusallığını iyi taşıyordu. Hemen aklımda yarım yamalak kalan bir cümlesini hatırladım,
kitaptan tamamladım: “Kıyametten sonraki gün hiçbir gazete olmayacak. Ne kadar garip,
dünya tarihinin en mühim olayı basına yansımadan kalacak.”
Dilin, anlatının, hüznü hafiflettiğine inanıyor yazar. Artık yolculukların hüznü hafiflettiğine
değil, tam tersine hüzün verdiğine inanıyor diğer taraftan. Dünyayı hüzün kaplıyor. Çünkü
acılar daha çok anlatılıyor. Gözümüzün önünden ölümler geçiyor sürekli, sayılar, ah’lar, böyle
olmamalıydı’lar. Hal böyleyken insan da daha çok katılaşıyor. Her şeye alışmak, hiçbir şey
yapamaz duruma düşürüyor insanı. Hatta her şeyden alacağı olduğunu düşünen insanlar
haline getiriyor bizi. Acı ama gerçek. Ölüm gibi. Eylül 2025’te Gospodinov’un sonbaharın
ağırlığına yakışır bir kitabı çıkmıştı. Bahçıvan ve Ölüm. Sonbahar, sararan yapraklar, tabiatın
yüz, varlığın elbise değiştirmesi. Elbette insan da bundan nasibini alacak. Her şey geçer, buna
insan da dahil. Dünyadan geçer, kendinden geçer, başkasından geçer, bir hayattan geçer.
Sonrası bir boşluk. Bu boşluğun anlamlı olması için gidenin iz bırakarak gitmesi gerekir. İşte
bu anı-romanında bize, çok sarsıcı bir soru soruyor yazar, büyük bir hatırlatma bu, belki ikaz:
“Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?”
Çocukluk denen kavramın, o geniş zamanın atası da yurdu da bizzat kendisi. Çocukluğun
hatıra defteri, çocukluk. Bizi biz yapan, şekil veren, değiştiren, dönüştüren, yaralayan,
besleyen, büyüten her şey orada, çocuklukta. Hadiselerin ve insanların iç içe geçtiği bu büyük
atlasın bizim için değerli olmasının sebebi, duygularla orada karşılaşmamız. Eğer
duygularımız orada yerli yerine konursa, eli yüzü düzgün bir kader planı kurabiliyoruz
kendimize. Ama her şey birbirine girdiyse, bir şeylerden kaçarcasına yaşanmışsa çocukluk,
hep bir sığınak ve yol arayışı varsa, plandan ziyade kum saatiyle işleriz ömrümüzü. Kaygının,
endişenin, korkunun, mesafelerin, hayal kırıklıklarının, hep olumsuz şeyler olacakmış gibi
yaşamanın saati. Kumlarla beraber vakit de sürekli dolmaktadır. Bize bizi hatırlatacak, yani kendimize getirecek hikayelere ihtiyaç duyarız tam burada. Bu yüzden, ölümün koluna girmiş
bir insana çocukluğu hatırlatıldığında, çocukluğuna dair bir soru sorulduğunda hemen atıverir
üzerinden ihtiyarlık hırkasını. Çocuklaşıverir, anıları nasıl olursa olsun yüzüne bir sevecenlik
gelir. Çünkü çocuklar her şeye rağmen, her şeyle beraber çocukluklarını severler. Gospodinov,
babasının ölüme doğru gittiği günlerde yazmaya başlıyor kitabını. Onun acısına, tedavisine,
bazı şeyleri yapamaz hâle gelişine, yavaş yavaş dünyadan el etek çekişine tanıklık ediyor.
Büyük bir tanıklık. İlk cümleden bizi kitap boyunca hiçbir sürprizin beklemediğine de ikna
ediyor: “Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”
Herkesin hatırası başka, hikayesi farklı. İnsanı hatıraları inşa ediyor -aynı zamanda yara bere
içinde bırakıyor-, hikayeleri de hayatta kalmasını sağlıyor. En azından ben böyle inanıyorum.
Ortak yaşanan tek bir şey var: ölüm. Ölümle beraber insan dünya sahnesinden çekiliyor. Düne
kadar gördüğümüz göz yok, duyduğumuz ses yok. Beklediğimiz telefon, kapı, mail, mesaj.
Ölüm her şeyi ortadan kaldırırken geriye iki şey kalıyor: hatıralar ve hikayeler. Gospodinov,
babasının ölüme yürüyüşünden bir yas kitabı inşa etmiş. Bahçesiyle var olan (bütün
hikayelerini bahçesinde üreten, bütün hatıralarını bahçesine eken) babasının sahneden adım
adım çekilmesini izliyoruz. Mekânın insanı hatırlatan, hatta yaşatan tarafını da görüyoruz bu
yas anılarında. Çünkü yazara babasını bu kadar hatırlatan yer bahçe. Babasının, dünyaya
doğru ayaklarını bu kadar uzatmasında rolü olan mekân, işte o bahçe. Bu ilişki, hatırlayışa da
kuvvet veriyor hiç şüphesiz: “Bahçe onun öteki muhtemel yaşamıydı, onun sesiydi, susup
içine attığı her şeydi. Onun aracılığıyla konuşuyordu. O ve bahçe bir olurdu, o bahçeyi
bırakmıyordu ama bahçe de babamı artık bırakmayacaktı. Aralarında tuhaf, lanetli bir bağ,
Faust’vari bir anlaşma vardı. Ölümcül de olabilirdi bu bahçe.”
Düne kadar her olay karşısında “korkacak bir şey yok” diyen -bu söz Borges’in mezar taşında
da yazar- baba artık “galiba altımı ıslattım” demeye başlar. Dünyanın en güvenilir kolları artık
hiçbir şeyi saramaz hâle gelir. Yazar bazen oyun kurar. Babasını çocukluğuna götürür, sorular
sorar: Çocukken neler oynardınız? Çünkü ölümden söz edilmeyen tek yer çocukluktur.
Çocukken insan ölümsüzdür. Sonra Gospodinov, okurun eline, yukarıda bahsettiğim o
bombayı bırakır: “Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz
söylenebilir mi?”
Ölümün hep orada bir yerde olduğunu bilirdik, ama uzun bir süredir burnumuzun dibinde.
Hastalıklar, depremler, yangınlar, skandallar, intiharlar, katliamlar. Haber olarak ölüm,
istatistik olarak ölüm, bilgi olarak ölüm, post olarak, tweet olarak, reels olarak. Bu kadar çok
görmekle onu daha iyi anlıyor muyuz, acısını hissediyor muyuz bilmiyorum. Bildiğim tek şey,
iyi insanların bir yere gitmediği. Hatıralarıyla ve hikayeleriyle her an aramızda olduğu.
Hatırlamaya değer her şey iyidir, bir hikâyenin derdine düşmüş herkes gibi. Gospodinov da
buna değiniyor bir yerde. Babasının acısına hazırlanırken -bu ne kadar mümkündür bilmeden-
bir yazar dostu ölüyor. Ailesi, ölüm haberini şu mektupla veriyor: “Bir araya gelip onun
olağanüstü yaşamını kutlayalım.”
İşte burası, bir insanın hayatının içini ne kadar anlamlı doldurduğunu anlatır bize. Sadece
kendi hayatının içini de değil üstelik. Başkalarının hayatına da anlam kattığına. Birini iyi
hatırlamak, sadece o insanın iyiliğiyle ilgili bir şey değildir. İster kendi hâlinde geçsin
hayattan, ister bizim hayatımıza temas ederek, bir insan yaşamaya değer gördüyse bu dünyayı,
birçok yönüyle bu dünyada kalır. Ne kadar uzaklara gitmiş olsa bile… Gospodinov, babasının nasıl baba olduğundan da bahsediyor ve burası, bizim toprakların o bitmek bilmez acısını da
hatırlatıyor hemen: “Babamın ilk defa, kendi babasına hiç sarılmamış olmasının ne kadar
aptalca olduğunu söylediğini duydum, onlarda öğretilen buymuş, duygularını göstermemek,
bize karşı da katı olmuş, bunu en sonunda geveleyerek söyledi… Bu küçük bir pişmanlık
beyanı gibi bir şeydi… Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim,
sadece bunu nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onlara da hiç kimse bunu nasıl yapacağını
göstermemişti. O garip zırhı ancak torunları aşabiliyordu.”
Bir kanser hastasının ölüme gidişinin hiçbir mitolojik ve romantik tarafı olmadığını söylüyor
yazar. Sahiden de kitabı boyunca bizi aşırı bir duygusallığa sokma ihtiyacı duymuyor. Her şey
o kadar yalın anlatılmış ki, hikâyenin içinde bir yer bulup oraya oturuyoruz. Biz de izliyoruz
böylece bir insanın ölüm ayakkabılarını yavaş yavaş giymesini, bağcıklarına gizlediği anı
alevleriyle. Hayatı boyunca kelimelere inanmış, kelimelerin peşinden gitmiş olan yazar, ölüm
karşısında çaresizlik yaşar. Seyrettiğini düşünür sadece. Zaman zaman ciddi bir suçluluk
psikolojisinin içine de girer. Yeterince mücadele ettim mi, onun için yeterince savaştım mı?
Ölümle beraber, acı yerini yasa bırakır. Bu dönem, soruların peş peşe zihne çakıldığı bir
dönemdir. Böylesi bir senaryo yaşayan herkes, o malum soruyu kendine soracaktır: “Yas
aslında bencildir, terk edilmiş bir dünyada kendimiz için tuttuğumuz bir yastır. Ben onsuz
nasıl yaşarım?”
Ölümün geçmişe dair değil, geleceğe dair bir hüzün getirdiğini de söylüyor Gospodinov. Artık
gelecekten beslenen bir hüzün vardır elde. Çünkü sevdiğimiz insan yoktur artık hayatta,
yanımızda. Eli, kokusu, bakışları, hiçbir şey kalmamıştır geriye. Böyle mi sürecektir hayat?
Böyle ne kadar sürebilir? Hatıraların hüznünden geleceğin hüznüne. Ve sonra bir acı gerçek
daha: “Görünüşe göre her ölümden sonra, her doğumdan sonra olduğu gibi dünya yeniden
başlıyor.”
Her ayrılışta, kopuşta olduğu gibi. Hiç kimse yoktur ki onsuz yaşayamam deyip onsuz
yaşayamasın. Bahçesini kaybeden de, bahçıvanını kaybeden de yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak.
Çünkü hayat devam etmektir. Eğer geride güzel hatıralar varsa, devam etmek hep güzeldir.


0 Tartışmaları