Teoman Duralı’nın Ardından


Birçok mühim felsefî eserin müellifi, mütefekkir, filozof Şaban Teoman Duralı 7 Şubat 1947 yılında Zonguldak’ta dünyaya geldi ve 6 Aralık 2021 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Felsefe Tarihi, Biyoloji Felsefesi, Ahlâk Felsefesi, Medeniyet Felsefesi, Tarih Felsefesi, Siyaset Felsefesi gibi alanlarda hem eserler neşretmiştir, hem de benzer alanlarda kendilerini geliştirmiş birçok talebe yetiştirmiştir. 

Merhum Teoman Duralı üstadımızın babası Sabih Duralı 1909 Langaza doğumlu, yani bir Osmanlı. Kendisi, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 1927 yılında Almanya’da mühendislik eğitimi alması için seçilmiştir. Batının tekniğini öğrenip tekrar dönmesi istenen, Âkif’in Âsım’ın Nesli diye tahayyül ettiği neslin ilk temsilcilerinden. Orada ileride eşi olacak Hilga Hanım ile tanışıyor. Hilga Hanım’ın dedesi ve ebeveyni de iki dünya savaşını görmüş ve yaşamış insanlar. Duralı, hep; “Ben, savaş (zorluk) görmüş kişilerin yanında büyüdüm,” derdi ve bunun kendisine çok şey kattığını belirtirdi. Ayrıca, büyük dedesinin müftü, diğer dedesinin kadı, büyük dayılarından birinin (Çerkes Hasan) savaşçı olması gibi durumlar da var. Babası Sabih Duralı’nın Türkiye’nin her sathına elektrik tesis edilmesi için ortaya koyduğu emekler çok fazla. Sonraları siyasete de atılan Sabih Bey, Adnan Menderes’in vekillerindendir ve ayrıca Sanayi Bakanlığı da yapmıştır. Bu sebeple de hocamız, Cumhuriyet sonrası Türkiye’deki siyasi ve sosyokültürel dönüşümlere de yakinen şahitlik etmiştir. Hocamızın anne dilinin Almanca, ana dilinin ise Türkçe olması ve iki farklı kültürün derin mirasını türlü aktarımlarla edinmiş olması onun zihin dünyasını ve kişiliğini elbette çok zenginleştirmiştir. 

Teoman Duralı bilge bir şahsiyetti. Başka hiç kimseye benzemez taraflarını keşfetmiş, kendi hazinesini vatanına, milletine vakfetmiş bir kişiydi. Çok üstün bir merak duygusu vardı. Bu sebeple ilmi marifeti inanılmaz ufuk açıcıydı. Herhangi bir ideolojinin esiri değildi. Kendisine ve ilmine karşı çok dürüst ve gerçekçiydi. 

Özellikle de tahrif olmuş, iğdiş edilmiş ve kendi deyimiyle “kirletilmiş” olarak sunulan Türkçe’ye karşı yüksek medeniyet dili olan Türkçe’yi yani klasik, yani Osmanlı Türkçesi’ni koyan bir “dil milliyetçisi” idi. Milliyetçisi yani savunucusu olduğu dil; kavramları anlamca sağlam, dilbilgisi ve imla kurallarıyla belirgin, üslup zevki ve ifade güzelliği bakımından yüksek seviyelere erişmiş olan Klasik Türkçe idi. Kültüre dair düşüncelerine değinecek olursak; Duralı’ya göre tarihte kendine özel bir yer edinmiş bütün milletler, çok güçlü bir ülkünün peşinde olmuşlardır. Türklerin Müslümanlığı kabulünden önce müphem olan imparatorluk devletinin ülkü içeriği, Müslüman olduktan sonra daha belirli hâle dönüşmüştür. Kavmî bir tabandan öte tarihte kendine ayrı bir karakter, seciye ve hulk inşa etmiş milletler, imparatorluk devletlerini gerçekten tesis edebilmişlerdir. Türkler Müslümanlaştıktan sonra yüce bir görev uğruna yaşananlarla ülküsel bir hayat inşa etmiştir ve bunun adı da “Devletiebedmüddet“tir. Müslüman Türk, savaşma gücü ile kabiliyetini İslâmdan almıştır. Milli karakterimizi, tüm unsurlarıyla tebarüz ettiren de, İslâm Medeniyeti’nin mühim temsilcisi olan ve özellikle de ondokuzuncu yüzyıl sonlarının Osmanlı Türk kültürüdür. Felsefe-Bilim kültürünün her vechesiyle tekrar oluşmasına ramak kala bu kültür yok olmakla karşı karşıya kalmıştır. Duralı’ya göre, bu kadim kültürün, tarihin ve seciyenin unutulmasıyla sadece Türk Milleti’ne değil bütün insanlığa yazık olur. 

Felsefîleşmiş bir kültür için felsefi olarak sağlam bir kavram örgüsüne veya çerçevesine sahip olmak elzemdir. Bu sebeple, Hocamızın en büyük çabalarından biri böyle bir kavram örgüsünü yeniden inşa etmek ve ülkemizi felsefîleşmiş bir kültür seviyesine yeniden kavuşturmaktı. Bunun en başat yolu da dil aracılığıyla olandı ve bu yolu takip etti. Duralı, “Dünyanın girmiş olduğu derin bunalım” sorununa karşı kendi kültürel dimağının kaygılarına, unsurlarına, yanıtlarına yönelir. Bu yanıtları ortaya koyarken, kendi varlık evinin “dil”ine sarılır ancak, bu toprakların “varlık evi”nin yani “dil”inin tarihsel süreç içerisinde yerle bir edildiğinin bilincindedir ve bu sebeple işe “varlık evi”mizi tekrar restore etmekle başlar. Bu “varlık evi”nin temeline yani tarihine iner. Son iki yüz yıldır sürekli yıkılmaya çalışılan “evimizin” temelini belirlemeye çalışır ve hatta bu temeli tekrardan atma gibi inanılmaz zor bir işi vazife bilir.

Almanya felsefîleşmiş bir kültüre sahip olmasaydı, teknolojik açıdan her alanda gelişemezdi. Ayrıca adalet sisteminden, kaldırımların düzenine kadar hiçbir şey yerli yerinde olmazdı. Felsefe bize en başta bir şeyi yerli yerine koymayı öğretir, yani adaleti. Evvela kendi aklımıza karşı adaleti. Felsefenin en mühim kollarından biri olan mantık olmazsa ya da bir kültürün her sathına işlenmezse, içselleştirilmezse, ahlâksızlık ve adaletsizlik yani zulüm baş gösterir. Bir sucunun işini mantıksız yapması sonucu, yaptığı tesisatın patlaması da bir zulümdür örneğin. Peki, sucu felsefe eğitimi mi alacak? Elbette hayır. Sucu da felsefîleşmiş bir kültürün parçası bir birey olarak vazifesini, ödevini bilerek işini yapacak. Bu, felsefîleşmiş bir kültüre sahip toplumda kendiliğinden olur, güven ortamı olur. İşte felsefîleşmiş bir kültürde otobüs şoföründen, profesörüne kadar herkes felsefi bir bilinçle, bir ödev ahlâkıyla eylemlerini ortaya koyar. Dolayısıyla felsefî düşünce kültürünü geliştirememiş milletler ilelebet çöker; sucusundan, üniversitesine kadar çöker…

Teoman Duralı, “Sorun Nedir?” adlı eserin ilk baskısının önemli bir bölümünü teşkil eden aynı zamanda müstakil bir eser olarak da yayınlanan Omurgasızlaştırılmış Türklük’te; kaybolmaya, ortadan kalkmaya namzet Türklüğün ne olduğunu, ne anlama geldiğini sorgulamaya çalışır. Bu eserine ilham olan şey, Jose Ortega y Gasset’in (1883-1955) İspanya’nın omurgasızlaştırılması sorunu hakkında yazdığı “Omurgasızlaştırılmış İspanya” başlıklı bir makalesidir. Duralı bu makaleyi 80li yıllarda okumuştur. Zira Gasset, Duralı’nın tarihte Türklerden başka soyca en karışmış dediği “İmparatorluk Milleti” olma gücüne sahip olmuş olan İspanyollardandır ve bu millet bizle bazı hususlarda kaderdaştır. Bu sebeple, Duralı’nın o makaleyi okur okumaz aklına ilk gelen şey Türklük olmuştur. İspanya’dan ziyade asıl omurgası alınmış bir millet varsa o da Türk Milleti’dir deyip, bu husus üzerine yoğunlaşmaya başlamıştır. İşte Duralı, bu makaleyi okuduktan yaklaşık 25 sene sonra yayınladığı “Sorun Nedir” (1. Baskı: Mart 2006) adlı eserinin en mühim bölümlerinden olan Omurgasızlaştırılmış Türklük’te, Türk olarak dünyaya gelmiş ve böyle yetişmiş, yetiştirilmiş bir insan olarak içinden çıktığı toplumun belirlenimlerini, dönüşümlerini felsefî bir zeminde tespit etmeye ve ortaya çıkarmaya çalışır. 

Ona göre, Türk Tarihi pervasızca ele alınmıştır. Türk Tarihi meselesi ele alınırken, nerden gelip nereye gitmiş olduğumuz konusunun kapalı olduğunu fark etmiştir. İşte bu metni aracılığıyla Türk Tarihi’nin; nerede başladığını, nasıl bir gelişme göstermiş olduğunu ve bu gelişmelerin bizleri nereye getirdiğini anlamaya çalışır. Talas Muharebesi‘ni başlangıç olarak alır, çünkü ondan öncesini çok muğlak ve karanlıkta kalmış kabul eder. Onun için esas olan medeniyettir, İslâm Medeniyeti’dir. Çünkü, toplumumuzda en az önem verilen mesele Medeniyet İdrâki meselesidir. 

Omurgasızlaştırılmanın en yıkıcı hamlelerinden biri olarak yazımızı kaybetmemizi görür. Yazının yitirilmesi Duralı’ya göre Türklüğün omurgasızlaştırılmasının en feci merhalelerinden biridir. Çünkü yazı en büyük servetimizdir ve bizler bu servetten mahrumuzdur. Büyük milletlerden hiçbirinin o kadar çalkantılı günler geçirmiş olmasına rağmen yazılarını kaybetmediğini, Çin, Rusya, İran, Japonya gibi ülkeler üzerinden örneklendirir. Örneğin Mao bile kalkıp Çin yazısını değiştirmemiştir, Lenin kalkıp Kiril yazısını değiştirmemiştir, İran çok çalkantılı dönüşümler geçirmiş olmasına ve yazılarını Japonya gibi vakti zamanında dışarıdan almış olmalarına rağmen  yazısını değiştirmemiştir. Bizde yapılanınsa, geçmişle kurduğumuz “dikey bildirişim“in korkunç bir şekilde kopmasına sebep olduğunu ve Türk kültürünü alt üst ettiğini beyan eder. 

Duralı, “Sorun Nedir?“ adlı eserinde çok sıkı bir kavram örgüsüyle inşa etmeye çalıştığı düşüncesinin dehlizlerine girildiğinde karşılaşılan kavramlarla bu “omurgasızlaştırmayı“ daha anlaşılır bir şekilde şöyle izah eder. “Aklın olmadığı yerde hayat yoktur. insanca yaşama yoktur. Sabahtan akşama kadar insanca yaşamadan söz ediyoruz. Hayat diyoruz. Amibin, kırkayağın, hamam böceğinin hayatı olmaz. Onlar yaşarlar. İnsanın yaşamaya ek olarak hayatı vardır. Hayatı, yaşamanın üzerine çıkaran şey aklımızdır. Aklımızın besiniyse yazma ve okumadır. Bunun durduğu yerde akıl da işlemez. Aklın işlemediği yerde de hayat ortadan kalkar ve insan sürüngenleşir. O girdiğimiz yol da budur. Bir sürüngenlik dönemine girmiş gibiyiz. Sürüngenler de omurgasızdır. Aslında o metinde bunu anlatmaya çalıştım.“

Duralı’ya göre devletleşme aşamasına ulaşabilmiş toplumlardan çok azı, beşerî ya da dirimsel (biyolojik) unsurlardan tümüyle uzaklaşma becerisini gösterebilmiştir. Bu beceriyi gösterebilmiş ve onun deyimiyle “yıldız medeniyet“ seviyesine erişmiş ilk toplumlar olarak Çin, Hint, İslâmöncesi İran ve Hıristiyan Bizans medeniyetlerini görür. Türklerin tarihiyse, bilindik hiçbir örneğe benzememektedir. Bu sebeple de klasik İslâm ve Yeniçağ Avrupa’nın kültür ve tarih fiozofları tarafından ya yanlış anlaşılmaşlardır, ya da yanlış algılanıp hor görülmüşlerdir. Yedinci yüzyılda, o dönem yeryüzünün kalburüstü klasik dört medeniyeti, yani Çin, Hint, İran ve Hıristiyan Bizans medeniyetlerinin kesiştiği kavşak noktası olarak Türkistan’ı görür. Türkler, bütün bu medeniyetlerden neşet etmiş unsurları, kendi Göktanrıcı, konar göçer-avcı ve çobanlık-hayvancılık, maden işlemeciliği, ordu ,ile devlet teşkilatlanmacılığı gibi kültürel unsurlarla “mezcetmişler“dir. İşte Duralı bu “gayrimütecânisliği“ olağanüstü görür ve bunu normalde hayal etmenin bile zor olduğunu belirtir. Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük adlı eserinde, bu meseleyi mukayeseli ve derinlemesine bir medeniyet / tarih okuması yaparak ortaya koyar. Bunun yanı sıra çok ciddi bir tarih, coğrafya, antropoloji ve biyoloji okuması da vardır. Medeniyetlerin coğrafi ve tarihi konumlarından yola çıkarak, iktisadi değer olarak ortaya koydukları unsurlara kadar irdeler ve bir senteze varır. Tüm bunları, olağanüstü bir felsefe-bilim ciddiyetiyle yapar.

Duralı’ya göre tarihte kendine özel bir yer edinmiş bütün milletler, çok güçlü bir ülkünün peşinde olmuşlardır. Ülkü, karşı konulmaz bir çağırının açık bir biçime bürünmüş hâlidir. Bu ülkü; Romalıda, Prusya Almanında, İngiliz ile Japon seciyesinde olduğu gibi Türk‘ün ruhunda da askerlik ile savaşma sanatında kendini göstermiştir. Bunun yanında Türk’ün başka tarihi bir özelliği vardır o da devlet kurup yönetme yeteneğidir. Türklerin Müslümanlığı kabulünden önce müphem olan imparatorluk devletinin ülkü içeriği, Müslüman olduktan sonra daha belirli hâle dönüşmüştür. Duralı, Türklerin bu gücünü onlarda yakın kan bağı evliliğinin yasak olmasına bağlamaktadır. Kadim Türklerin aile yapıları incelendiğinde onların dışevlilik kültürüne sahip oldukları anlaşılmaktadır ve bu kültür onları daha da güçlü kılmıştır. Çünkü inanç düzlemleri bakımından içevlilik kültürüne sahip olan Almanlar, Moğollar, İsrailliler ile Çinlilerde milli karakterleri kavmî bir tabana oturmuştur. Kavmî bir tabandan öte tarihte kendine ayrı bir karakter, seciye ve hulk inşa etmiş milletler, imparatorluk devletlerini gerçekten tesis edebilmişlerdir. Türkler Müslümanlaştıktan sonra yüce bir görev uğruna yaşananlarla ülküsel bir hayat inşa etmiştir ve bunun adı da “Devletiebedmüddet“tir. Müslüman Türk, savaşma gücü ile kabiliyetini İslâmdan almıştır. Milli karakterimizi, tüm unsurlarıyla tebarüz ettiren de, İslâm Medeniyeti’nin mühim temsilcisi olan ve özellikle de ondokuzuncu yüzyıl sonlarının Osmanlı Türk kültürüdür. Felsefe-Bilim kültürünün her vechesiyle tekrar oluşmasına ramak kala bu kültür yok olmakla karşı karşıya kalmıştır. Duralı’ya göre, bu kadim kültürün, tarihin ve seciyenin unutulmasıyla sadece Türk Milleti’ne değil bütün insanlığa yazık olur. Dolayısıyla Türk’ün omurgasızlaştırılması demek; Türk’ü İslâm ülküsünden bir şekilde çekip koparmak ve onun mücadele azmini yok etmektir. Dolayısıyla, Duralı’ya göre Devletiebedmüddet ülküsünün kaybı, ruhunu yitirmiş beden demektir. Salt dirimsel yaşayan ve bir sürüngenden farkı olmayan, omurgasızlaştırılmış bir beden… Türk omurgasızlaştırılırsa, bütün insanlık omurgasızlaşacak ve hakim küresel zulüm düzenine karşı konulamayacaktır.

Son olarak, Duralı‘nın şiirleri bir seyyahın günlüğü gibidir. Merhum Üstadımız, neredeyse bütün dünyayı gezmiştir. Bir seyyahtır. Biskay Körfezi’nden Atlas Okyanusu’na, Norveç’ten Londra’ya, Kuala Lumpur’dan Paris’e, Singapur’dan Vaşington’a, Toroslar’dan Moğolistan’a, Aşkabat’tan Bukit Larut’a, Viyana’dan Yeni Zelanda’ya ve Küba’dan Afganistan’a kadar seyahat etmiştir. Şiirlerinde de ekseriyetle bu seyahatlerindeki gözlemlerini ya da ona ilham olan tecrübelerini görürsünüz. 


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir