DÜNYAYI KURTARMAK


“Dünyayı kurtardık ama yapımcıyı batırdık.”
Cüneyt Arkın

Dostoyevski “Dünyayı güzellik kurtaracak,” demiş. Hayır, Dostoyevski dememiş, romanın kahramanı Prens Mışkin’e söyletmiş. Her roman kişisi yazarından iz taşır ama. İlle de sahiplendiği anlamına gelir mi ki bu? Prens budalanın teki, romanın adı zaten Budala. İyi de onun budala olarak nitelendirilmesi gittikçe vahşileşen dünyaya uyumsuzluğundan kaynaklanır, iyi bir adamdır aslında.

Bu tartışma uzar gider…  

Ne zaman “Dünyayı … kurtaracak,” şeklinde kurulmuş bir cümleyle karşılaşsam, “O iş öyle kolay,” demekten kendimi alamam. Vaktiyle dünyayı kurtarma girişiminde bulunmuş ancak öngörülemeyen dış sebeplerle bunu başaramamış tecrübeli bir yorgunluk hissederim o esnada. Beni yine böyle tetikleyen bir sosyal medya paylaşımı düştü önüme:

“Utanç,” demişti Bergman, “Dünyayı bir tek utanan insanlar kurtarabilir. Çünkü utanmak kibir denilen en büyük günahın panzehiridir. Yalanın, iftiranın, hırsızlığın, pişkinliğin, arsızlığın önündeki en büyük engeldir.”

Yönetmen Ingmar Bergman’ın Utanç adlı filminden kırpılan video kesitte oyuncular herhangi bir şey söylemiyordu, altyazı da yoktu. Metni tekrar okudum. İçerdiği tespit ve iddia karşısında hayretler içinde kaldım. Utanç, yani sözlük anlamıyla “onursuz sayılacak ve gülünç olacak bir duruma düşmekten üzüntü duyma, arlanma ve mahcup olma duygusu”na dünyayı kurtarmak gibi zorlu bir görevin verilmesi her şeyden önce adil gelmedi bana. Fakat bu paylaşım binlerce olumlu etkileşim almıştı.

Sonradan filmi izleyip içinde utancın dünyayı kurtaracağına dair bir tespit, cümle, replik ya da ondan çıkarılabilecek benzeri anlam göremeyince araştırmamı derinleştirdim. Arama motorlarından yapay zekâ uygulamalarına, sorup soruşturdum ve yönetmenin ya da filmin dünyayı kurtarmak gibi bir amacının olmadığını öğrenip rahatladım. Günümüz insanının bünyesinde epey derinlere çekilen “dünyayı kurtarmak” fikrinin aforizma yoluyla yüzeye çıkmasını sağlayan küçük bir refleksti bu. İnternet çağının kötü huylu tümörü. Herkese her şeyi söyletebilirsin.

Kaldı ki utanç da içbükey bir duygu, genişlemeci değil. İnsanı inceltir, dünyayı değil. Yani doğası itibariyle dünyayı kurtarmaya müsait değil. Peki ya insanın kendisini kurtarabilir mi? Belki doğru şartlarda.

Prens Mışkin’e de cevap vermek gerekirse, maalesef güzellik de dünyayı kurtaramaz. Güzel dediğimiz şeyler naiftir, kırılgandır, geçicidir zira. Doğal güzellikler örneğin; çiçek, kelebek, meyve falan hep kısa ömürlü şeylerdir. Mevsim şartlarına bağlı, döngüsel, değişken… Denizler ve dağlar desek güzelliklerinin önemli bir kısmını ihtişamlarına ve uzaklıklarına borçlular. Ele geçirilemez büyüklükte olmaları güzelliklerini kutsallaştırıyor. Zaten onlar bu metinde geçen “dünya” kelimesinin karşılığı: Kara ve deniz.

İnsan yapımı güzellikler de varlıklarını korumak için zahmete ihtiyaç duyar genellikle. Tarihi eserler restore edilmese ve kapılarına güvenlik görevlileri konulmasa kısa sürede viraneye döner. Sanat eserleri bir yerlerde özenle muhafaza edilmese zamanın çürütücü insafına kalır. “Güzellik” önce kendi kendini kurtarmayı öğrensin, sonra dünyayı kurtarır.

Üstelik Prens Mışkin’in kastettiği güzellik çiçekten böcekten ibaret değildi muhtemelen. Onunki daha çok merhamette, saflıkta, iyiliğin kendisindeydi. Yani estetik değil, etik bir güzellik. Lakin o tür güzelliğin kaderi de pek farklı sayılmaz. İyi insanlar da kırılgan, geçici ve iklime bağlı. Bir de şu var: Budala diye anılan adamın güzellik anlayışına dünyayı emanet etmek, hastalığı tedavi için hastaya başvurmaya benziyor. Dostoyevski de bunun farkındaydı zaten, romanı bir manifesto değil, bir trajedi olarak bitirdi.

Dönüp dolaşıp “insan”a geliyoruz.

Matrix filminde Morpheus, Neo’ya “seçilmiş kişi” olduğunu deklare ettiğinde insanlık tarihinin bütün masallarında, hikâyelerinde olduğu gibi kahramanımız biraz naz yapar. Bilimkurgu evreninde geçen ve güncel teknolojik araçlar kullanan esaslı sanat eserleri de kıyamete kadar insana ihtiyaç duyacak. Dünyayı kurtarmak —ya da en azından kendi dünyasını kurtarmak— hâlâ insanın işi çünkü. Ancak o insan, mevcut sistemin kodlarını bilmeli, onu kırabilecek bazı özellikleri haiz olmalıdır. Neo da işte o malum sahnede görüleceği gibi mermileri yavaşlatıp vücuduna saplanmadan durdurabilecek bazı olağanüstü yeteneklere kavuşuyor. “Kahraman” olmayı iyice kabul ettikten sonra ama.

Yine de bütün bunlar Neo uykudayken, yani sadece düşsel bir bilinç evresinde gerçekleşti. Ayrıca Matrix’in üçüncü filmle birlikte bozulup çürüdüğünü göz önüne alırsak temel meseleden uzaklaştığını söyleyebiliriz. Modern kahramanların ömrü kolay kolay normal insan seviyesine yaklaşamıyor.

İçine doğduğumuz dünya, her şeye rağmen bilimden, teknolojiden vazgeçeceğe benzemiyor. Kurtarılma ve kurtarıcı ihtiyacı bitemeyecek çünkü. Bu günlere de kolay gelmedik. Müfredata göre insanoğlu önceleri doğaüstü güçlerden, “tanrılar”dan, tanrı-krallardan, peygamberlerden, rahiplerden kurtarılmayı bekledi. Sonra iş malum, insana kaldı. Akla, fikre; mucitlere, bilim adamlarına, sanatçılara, siyasetçilere falan baktık hayran hayran. Şimdilerde hepsinin kafasını çeşitli teknolojik araçlarla, kablosuz bağlantıyla bir araya getirirsek meseleyi çözeriz diye düşünüyoruz.

Kendimizden umudu kestik mi yoksa?

Evet diyeni yadırgamam. Çünkü dünyayı kurtarmak epey zahmetli iş. Sabahları erken kalkmak, ekran süresini kısıtlı tutmak, marketten alınan ürünlerin içindekileri okumak gibi yüzlerce mesele var dikkat edilmesi gereken. “Kahve içmeden ayılamıyorum,” diyen, son ödeme tarihi geçmiş fatura borcu ya da trafik cezası bulunan birinin dünyayı kurtarabileceğine inanmak zor. Böyle birinin ezkaza dünyayı kurtardığını düşünsenize. Sonra kenara çekilip taşrada mütevazı bir yaşam sürmesi beklenebilir mi kurtarıcımızın? Tahtında oturmak ister. Kanunlar çıkartır, görevler verir sonra. Başımıza bir sürü yeni sorun… Dünya tekrar kurtarılmaya muhtaç hâle gelir çok geçmeden.

Devamı belli. Dünyayı güzellik mi kurtaracak, utanç mı yoksa bilim mi? Ya da başka bir şey… Yani mesele kurtarıcının niteliğinde değil, kurtarılma döngüsünün kendisinde. Bu döngüyü ilk fark edenlerden biri de tahmin edileceği üzere pek neşeli bir adam değildi. Nietzsche’nin Tanrı’nın ölümünü ilan ederken kastettiği şey, eski kurtarıcıların hükmünün kalmadığıydı. Çağının insanına ümit besleyemediği için üst-insan filan diye bazı kavramlar üzerinde çalıştı ama beceremeyince Prens Mışkin gibi güzelliğe sığındı. Dünya hayatının ancak estetik bir bakışla hazmedilebileceğini söyledi. Sonrası malum. 

Ben de geçenlerde kitapçıda dolaşırken rafta gördüğüm bir Dünya Atlası’nın güzelliğine teslim olup oğluma (7) aldım. İçinde yaşadığı dünyayı görsün, tanısın. Kocaman okyanuslar, kıtalar, renk renk ülkeler, çeşitli bayraklar, şehirler… Doğal güzellikler, tarihi eserler, önemli kişiler… Bir zaman sonra hangi ülkelerin iyi, hangilerinin kötü olduğunu sorup öğrenmeye başladı. 

Başka şeyleri de merak ediyor. 

Çünkü akşam haberleri bazen birlikte izliyoruz. Savaşları, göçleri, katliamları duyuyor. Artık ülkelerin nüfuslarının yanı sıra hangisinin kaç savaş uçağı, kaç askeri, tankı, silahı olduğunu bilmek istiyor. Dünyayı kurtarmak için şimdiden hazırlık yapmaya başladı. Ülkelerin iyi-kötü olarak tasnifi ve silah envanterinin çıkarılması iyi bir başlangıç. Kurtarıcı beklemeden bu işi kendi başına halledebileceğini düşünmesine saygı duyuyorum. Demek ki insan olmak böyle bir şey. Dünyaya gözlerini açan herkes, onu kurtarma fikriyle doğuyor herhalde.

Hem sonuna doğru gelip bu denemeyi kurtarmama yardım etti. Birlikte kurtardık. Devamı gelir.    


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir