A. Ali Ural’ın son çalışması Yazarlığa Giriş raflarda yerini aldı. Muhteva ve üslup bakımından farklı bir yerde durmasıyla söze başlayalım. İlk bakışta bir yazarlık kılavuzu ya da akademik bir çalışma izlenimi verse de bu durumun daha çok metnin biçimi ve eserin ismiyle ilgili olduğu anlaşılıyor.
Ural’ın edebî dünyasını yakından izleyen okur için bu kitap diğer metinleriyle kurulan örtük bağlar sayesinde aynı süreklilik hattı içinde okunabilir. Bununla birlikte önemli bir çelişki de mevcuttur: Ural didaktik metinlere karşı uyarır fakat kendi edebî serüveni büyük ölçüde öğretme arzusuyla kurulmuştur. Bu kitapta ve öbür eserlerinde öğreticilik doğrudan değil, yer yer şiirsel ton, hikâye ve deneme diliyle anlatılır. Böylece kitap klasik bir ders kitabı olmaktan çıkar. Yazar adayı kimi zaman bavulunu alıp trene binen bir seyyah kimi zaman da kazı yapan bir arkeologdur Ural’ın gözünde. Bu bakımdan Yazarlığa Giriş didaktikliği reddeder gibi görünürken onu daha rafine ve daha kabul edilebilir bir biçimde yeniden üretir. Edebî olanı savunduğu ölçüde pedagojik olanın da gölgesinde durur.
Daha önceki kitaplarında sezdirilerek kurulan edebiyat evreni bu kitapta doğrudan görünür hâle gelir. Raf Ömrü, Satranç Oynayan Derviş ve Güneşimin Önünden Çekil’de ima yoluyla anılan yazarlar ve söz konusu eserlerin ana kişileri bu kez sahnenin merkezine alınır. Ural, önceki kitaplarındaki göndermeler alanını bilinçli bir açıklıkla genişletmiştir.
Burada sahneye çıkanlar artık eser kahramanları değil, hikâyeyi kuran ve kahramanlarını kurgulayan sanatçılardır. Ural’ın edebî ustalara duyduğu vefa onları aynı sahnede buluşturmasıyla görünür olur. Bu tutum yazarlığın miras üzerinden kurulabileceğini ima eden güçlü –ve tartışmaya açık– bir yazarlık tasavvurunu da beraberinde getirir. Kitabı okuyan yazarların kendini eksik hissetmemesi neredeyse imkânsızdır. Sonuç olarak her kitap yazanın yazar sayılamayacağı yönündeki örtük iddia güçlenir.
Metnin okurda bıraktığı etki tek yönlü değildir. Başlangıçta kusursuzluk vurgusu yazarlığı fazla hesaplı ve erişilmesi güç gösterebilir. Yazarlığa Giriş’i okurken insan sadece yazmayı değil, yazarlığın yükünü de düşünmek zorunda kalır. Buna rağmen Ural kurduğu disiplin kalesinin kapılarını bazen aralar, rutinlerin her zaman işe yaramayacağını ifade eder. “Kalbimizdeki metni hiçbir zaman yazamayız,” cümlesi mükemmeliyetçi beklentiyi sınırlandırıp okura nefes aldırır.
Yazarlığa Giriş, tanık gösterme yöntemiyle kaleme alınmış, düşünce sürekli başka isimlerle desteklenmiş, böylece kitap yazar adayları için ayrıntılı bir haritaya dönüşmüştür. Ural okurla kurulan ilişkiye dair tek tip bir beklenti üretmez. Kimilerinin sıkıldığı metin kimilerine heyecan verebilir. İnsanların edebî birikimleri farklılık gösterir çünkü. Yazarlık bu nedenle hem disipline hem de belirsizliğe alan açan bir uğraş olarak düşündürülür.
Kitap sadece yazar adaylarına değil, iyi okurlara da derin bir okuma imkânı sunar. Her başlık yeni bir kapı açarken yazarlık esasları üzerinden nasıl nitelikli okur olunabileceğini gösterir. Eserin tartışmaya açık yönlerinden biri yazarlığın belirli bir çerçeveye oturtulmasıdır. Kurallara uyanlar ve uymayanlar ayrımı yazarlığı neredeyse kutsal bir konuma taşır. Tam da bu noktada şu soru kaçınılmaz hâle gelir: Bu yaklaşım edebiyatı fazlasıyla sınırlı ve hesaplanmış bir üretime doğru iter mi? Metnin ima ettiği yazarlık anlayışı hata yapmamak üzerine kurulu bir edebiyat fikrini mi beslemektedir?
Metnin bir meselesi olması gerektiği pergel benzetmesiyle anlatılır. Sivri ucu nereye saplayacağımız önemlidir ancak bunun metni yaralayacak sertlikte olmaması daha da önemlidir.
Ural, “Nasıl yazar olunur?” sorusuna ayna tutuyor gibi görünse de aslında, “Nasıl yazar olunmaz?” sorusunu görünür kılar. Bu yolun yapılması gerekenlerden ziyade kaçınılması gerekenlerle örülü olduğuna işaret eder. Okuma bilinci ve birikim yazarlığın zemini olarak görülür. Ustadan izlenerek öğrenilen bir tecrübe olduğu hatırlatılır. Böylelikle A. Ali Ural’ın bu eserde pergeli koyduğu merkeze, yani usta-çırak ilişkisine ulaşırız. Kitap bu ilişkinin pedagojik boyutunu romantize etmeden ama odakta tutarak kurar.
Ural, yazarlığı uzun soluklu bir çıraklık olarak görecek okurlarla karşı karşıya olduğunu varsayar. Bu bağlamda Ernest Hemingway’in çırak kalma isteği özellikle anlamlıdır. Yazarlık tamamlanmış bir kimlikten ziyade bir süreklilik hâlidir Ural’a göre.
Aynı zamanda yazarlığa kamusal bir sorumluluk alanı olarak bakar. “Duygulandım, yazdım,” anlayışının yeterli olmadığını savunur. Halka açık bir metnin günlük yazmak gibi kurulamayacağını ima eder. Bu kitap yazarlığa heves edenleri değil, yazarlığın sorumluluğunu taşımaya razı olanları çağırır. Çizilen yüksek beklentili tablo bu yazarlık ahlâkını yansıtır.
Ural karakterleri idealize etmeyi eleştirirken yazarlığı ve edebiyatı ideal bir çerçeveye yerleştirme tehlikesine yaklaşır. Keskin çizgilerle belirlenmiş bir yazarlık tasavvuru ister istemez okuru taraf seçmeye zorlayan bir iklim üretir.
En sık duyduğumuz, yerleşik kabulleri sarsan cümle ilhamın beklenmeyecek bir şey olduğu fikridir: “İlham gelmez, ilhama gidilir.” Bu yaklaşıma göre o rastlantısal bir armağan değil, çalışmayla mümkün hâle gelen bir yolculuktur.
Ural’a göre iyi yazarlık sadece yazmak değil, aynı zamanda yazdıklarından vazgeçebilmektir. O, “İdare eder,” metinlere geçit vermez. Bu tavır atölyelerindeki duruşunun metne yansımış hâli gibidir. Kitap, öğrencisi olmayan okurlar için bile yüksek beklentiyle kurulmuş bir yazarlık atlası sunar.
Yazarlığa Giriş, A. Ali Ural’ın kurduğu şemadan bakıldığında kusursuza doğru ilerleyen ürkütücü bir yolculuk gibi görünebilir. Daha önce bu yolu tamamlamış isimlerin kitapta yer alması yolun başındaki adayları zorlayıcı bir ölçütle karşı karşıya bırakır. Metinde öne çıkan başlıklardan biri yargılamayan yazar fikridir. Ural’a göre yargı okura aittir. Eser üreten kişi karakterinin dünyasında onun ayakkabılarıyla yürümelidir. Yazarlık, hüküm veren bir konumdan sahne arkasına çekilmektir.
Tıkanıklığın anlatıldığı bölümdeki tulumba benzetmesi pedagojik bir anlayışı açığa vurur. Tulumbanın öncelikle bir maşrapa suya ihtiyaç vardır. Yazının damarını açan da bu küçük başlangıç, bu bir maşrapa sudur. Ural’ın atölyelerinde uyguladığı yöntemin ta kendisidir. Talebelerine bir cümle verir, o cümleden diğerlerine sıçramalarını ister. Tulumbaya dökülen bir maşrapa sudur bu. Eserinde yer verdiği örnekle pratikteki uygulaması örtüşür.
Kitap boyunca yinelenen çalışma, irade ve disipline dair telkinleri ilk bakışta genel öğütler gibi görünse de farklı ustaların deneyimleriyle birlikte sunulmaları metnin esas gücünü oluşturur. Okur için metindeki her usta bir anlamda yeni bir usta-çırak ilişkisi doğurur. Yazarlık yolu tek bir merkeze değil, geniş bir mirasa yaslanır.
Yazma süreci romantize edilen bir alan olarak sunulmaz. Ural, sahneyi özellikle zorluklarla yazmış ustaların mücadelelerine bırakır ve yolun başındakiler için yazarlığın zahmetli bir emek olduğunu açık biçimde gösterir. Bu tavır metnin genelindeki yüksek beklenti çizgisiyle de örtüşür.
“Görülen bir şeyin anlatılmaya değer bir yanı yoktur,” düşüncesi susmanın ve boşluk bırakmanın estetik değerini öne çıkarır. Ancak derinleşme zorunluluğu da savunulur. Susmakla derinleşmek arasındaki bu denge kitabın gerilimli hatlarından biridir. Hız çağının reddi eserde güçlü bir biçimde yer almaktadır. Ural’a göre yazarlık akıp giden sahneleri durdurmak ve derinleştirmekle mümkündür. Ural’ın, “Okur zekidir; her şey yazılmaz,” vurgusu da bu çerçeveyle uyumludur. Sözü azaltmayı, boşluk bırakmayı önemser. Okur da düşünerek okumalıdır bir kitabı.
Ural yazma sürecini, “Düşünmek, beklemek ve sabretmek,” kavramlarıyla ifade eder. Metnin önce kişinin hayal dünyasında belirmesi gerektiğini vurgular. “Bir çocuk silgisi taşıyoruz boynumuzda; silmenin değil, meydana getirmenin enstrümanını,” cümlesi yazarlığı eklemekten çok eksiltmek üzerinden tanımlayan anlayışı açığa çıkarır.
Görülme hırsından yazarlığın en büyük tehlikelerinden biri olarak bahsedilir. Edebiyatın şöhretle arasına mesafe koyması gerektiği savunulur. Asıl görülmesi gereken yazar değil, eserdir. Metin boyunca anılan çok sayıdaki yazar ismi bu tevazu fikrini destekler nitelikte örneklerdir.
Ural, tarihsel düzlemde Türk ve dünya edebiyatından usta–çırak ilişkisini anlatır. Buna rağmen metinde belirgin bir boşluk vardır: Ural’ın kendi ustası. Bu suskunluk, biyografik görünürlükten kaçınan tavrıyla birlikte okunduğunda bilinçli bir tercih gibi durur. Yazının merkezine isimleri değil, terbiyeyi koyma isteği bu boşluğu anlamlı kılar. Bizler Ural’ın biyografisine baktığımızda ustalığın merkezine merhum babası Kemal Ural’ı koyabiliriz. Kendisine sunulmuş manevi mirasa yaslanmaktan çok hep savunduğu çalışma disipliniyle yol almayı tercih etmesi kitabın bütününde hissedilen yazarlık ahlâkıyla örtüşür. Bu yönüyle ustasını açıkça sahneye çıkarmayan metin yazarlık kimliğini soyağacından değil, inşa edilmiş bir emek hikâyesinden kurmayı seçer.
Kitap, “Otuz yıllık hoca–talebe serüveninin meyvesi,” olarak sunulur. Ural bu metni öğrencileriyle birlikte ortaya koyduğu bir eser gibi konumlandırır. Usta–çırak ilişkisinin karşılıklı bir etkileşim olduğu vurgulanır. Ona göre yazarlık bireysel bir başarıdan ziyade aktarımla sürdürülen bir gelenektir.
Tam da burada “İlmin zekâtı” vurgusu devreye girer. Söz konusu çalışma Ural’ın birikimini cömertçe paylaşmasının bir sonucudur. Yazarlık yoluna girenler için kapsamlı bir teşvik metni şeklinde tasvir etmemiz abartı sayılmaz.
“İyi bir yazar olmak yetmez, iyi bir muallim olmak gerekir,” cümlesi kitabın merkezindeki iddiayı açıkça ifade eder. Yazarlığın doğuştan gelen bir yetenekten ziyade öğretilen ve devredilen bir meslek olduğunu söyler.
Ural’ın öğrencileriyle kurduğu ilişki klasik usta–çırak anlatısının içtenlik boyutunu görünür kılar. Bu noktada edebiyat tarihinde sıkça anılan Gustave Flaubert – Guy de Maupassant ilişkisi hatırlanabilir. Nasıl ki Flaubert Maupassant’a yalnızca bir teknik rehberlik değil, neredeyse baba–oğul yakınlığında bir ustalık aktarımı sunmuşsa Ural’ın öğrencileriyle kurduğu samimi ama eleştirel ilişki de benzer bir yazarlık terbiyesine işaret eder. Talebelerini sevdiği bilinse de sert eleştirilerinin onları geliştireceğine olan inancı sebebiyle sözünü sakınmayan bir anlayış ortaya koyar. A. Ali Ural sadece anlattığı yazarlar üzerinden değil, seçtiği örneklerin arkasına gizlediği kişisel duruş üzerinden de ustalığını görünür kılar.
Kendisini sert bir eğitici olarak tanımlasa da kitap genel olarak talebelere yönelik güçlü bir merhamet dili taşır. Onu, yavrularını uçmaya hazırlayan bir baba kartala benzetmek mümkündür. Yıllar içinde biriktirdiği tecrübeyi öğrencilerinin önüne hazır bir lokma gibi koyar fakat o lokma kolaylık ya da rahatlık değil, mücadeleye hazırlık demektir. Eserin asıl kıymeti de burada yatar.
Bu kitap sadece bir yazarlık kılavuzu değil, aynı zamanda terbiyenin izini sürmeye cesaret edenler için bir eşik metindir. “Kitapların da kaderi vardır,” düşüncesiyle metin yazarından kopar ve okura emanet edilir. A. Ali Ural’ın asıl başarısı kitabı yalnızca bugünün okuruna ve yazar adaylarına değil, henüz hiç tanışmadığı, belki hiçbir zaman karşılaşamayacağı geleceğin talebelerine de yazmış olmasıdır. Çünkü bu kitap her okumada yeniden kurulur, her yeni okurla birlikte kendi kaderini yeniden yazmaya devam eder.


0 Tartışmaları