ŞİİRDE BAŞARI


“Şiirinizi nasıl alırsınız?” Bir yazıya soru cümlesiyle başlamayı pek tercih etmem. Ancak konu sanatın atan nabzı, hayatın tenha sokağı olunca sadece gönlümün değil dilimin de ritmi bozuluyor, kelimelerim şirazeden çıkıyor. Nitekim mevzunun şiir olması bana bir kere daha ince düşünmem gerektiğini hatırlatıyor. Bu sorudaki sahipliği “şiirimizi” şeklinde kullanmadım. Soruda, sahip olan kişiye vurgu olduğunu hatırlatırım. Şiiri talep edene verirken onun beklediği yahut sevdiği tarafı ön plana çıkarma kaygısından harekete geçtim. Anlamdaki daralmanın veya farklılığın sebebi budur. Şiirin talep edilme sebeplerinin günümüz okuru için sınırlı olduğu sürekli dile getiriliyor. Gerekçe olarak şiirin pabucunun dama atılması gösterilir çoğu zaman, sözün etkisini yitirmesine bağlıdır bu kuşkusuz. Şiiri hayatında önemli bir yere konumlandıranların bulunduğu hakikatini görmezden gelemeyiz. Bu ikinci zümre, yazımızın girişindeki sorunun da muhatabıdır. Bilen, dinleyen, okuyan, düşünen ve yazan olarak şiirin farklı muhatapları olmuştur. İnsan var olduğu sürece bu böyle devam edecektir. Soru ayrım yapmaksızın herkesi kapsadığına göre onun en dikkate değer tarafı başarılı ya da başarısız olmasıdır.         

“Omuzlarımda not aparma telaşında melekler” mısraı bir şiirimden kopup buraya geldi. Belki de başka yere gönderemediğim için aldım onu, burada hayatına devam etmesine müsaade ettim. Silmeye elim gitmedi, gönlüm razı olmadı. Yalnız kalmasını istemedim bu mısraın. Nedense yalnız kaldığında, şiirlerimden ayrı bir yerde durmakla kendi sonunu hazırlayabileceği kuşkusuna kapıldım. Sahi, kelimeler insanlar gibi yan yana gelemeyince, mısralar veya şiirler de yalnızlık hissi yaşar mı? Evet, bazı kelime veya mısralar vardır, şiirde sırıtır. İşte bu, o kelime veya kelime grubunun yalnızlığıdır. Belki tek başına değildir ama yakın durduğu diğer kelimelerden de uzaktır. Dolayısıyla azat etmek gerekir onları. Gerçi azat etmek mümkün müdür? Buna evet demek güç. Çünkü şiirde kendine kıyıdan köşeden yer bulmuş bir kelimeyi, kendi yerini yadırgamadığı ve orada sırıtmadığı sürece bulunduğu yerden koparmak biraz da onun hakkına girmek, şairin kolunu kanadını kırmak değil midir? 

Şair kelimelere duyarlı bir bilince sahip olduğundan radarına giren her kelimeyi heybesine katıp katmama konusunda temkinlidir. Şiirin başarısını düşünmek şairi ister istemez böyle elzem bir durumla karşı karşıya bırakır. J. Lacan’ın ifadesiyle, “İnsan dilde ikamet eder.” Şair de bir dil işçisi olarak bu ikametin bütün zorluklarına rağmen o muhitten kendine yeni mekânlar bularak dile derin soluklar aldırır. 

Şiire, uyanıkken görülen rüya denir. Evet, bu birçok noktaya götürebilir bizi fakat dil içinde filizlenip dile kafa tutan şiiri daha geniş anlamıyla ve bilhassa dil konusuyla biraz daha açabiliriz. Şiir dille kurulan bir rüyadır. Bal rengi bu rüyanın devamı da, tabiri de yine dilin şiir hâlini etkin kullanmakla olur.   

Hikâye ve roman gibi kurguya dayalı eserlerin bel kemiğini oluşturan çatışmanın şiirdeki karşılığı (şiirsel öznenin hayat karşısındaki lirik-epik ikilemini yansıtmakla birlikte) şairin kelime süzgecini yerinde ve doğru biçimde kullanabilmesidir. Çünkü söyleyici / poetik özne şiirsel özneyi ve ona komut veren şairi hem iç hem de dış çatışmaya sürükleyen ses, biçim, duygu ve özün anahtarı kelime levhasıdır. Şiirin sıçrama tahtasını ve okurun alımlama eşiğini bu levha gösterir. Tamamlandığı düşünülen şiir artık atılacak herhangi bir kelimesi kalmayandır. Evet, o artık tamdır, pişmiş veya olgunlaşmıştır. Bitmiştir demiyorum çünkü terk edilebilir olması bir şiirin tamamlandığı zamanı değil sadece şairinden ayrılma zamanının geldiğini gösterir. Bazı kelimelerin şiire esneklik kattığını düşündüğümüzde bu kelimelerden vazgeçilmez. Elden çıkarılamayan her kelime esneklikle beraber şiire bilinçli bir üslup ve sağlam karakter de kazandırır. Buna karşın bazı kelimeler şiire gevşeklik verdiğinden onlardan kurtulmak gerekir. Bir yorgunluk, yapay bir güzellik ve geçici bir heyecan da katarlar aynı zamanda. Oysa bu durum şiirin kelime kadrosuna baştan savma bir ahenkle “eklenme” girişiminden başka bir şey değildir. 

Okurun alımlama eşiği şiirin başarı duraklarından birini oluşturur. Onun da en az şair kadar şiirin başarısında görevinin olduğu kanaatindeyim. Kaldı ki kimsenin karşısına çıkmamış bir metin nasıl meyve vermeyen ağaç gibi yapay bir görünüme sahipse, hatta yok hükmündeyse bir edebî metin de muhatabına ulaşmadığı sürece ölü doğmuş çocuktur. Demek ki şiirin başarısında okurun tamamlayıcılığı inkâr edilemez. Alımlama eşiği okurun bir metni anlamak için metne dâhil olunacak yol yordam, teknik ve az çok teori bilmesini gerektirir. Aslında niyetim sizi tekniğe ve teoriye boğmak değil. Bilakis bir şiirin okunma ve alımlanma aşamasında kişinin psikolojik hazır oluşa ve estetik motivasyona ihtiyacının olduğunu belirtmektir. Kindi’nin, “Hakikat membağından müstakildir,” cümlesi şiirin başarısında okurun hakkını teslim edecek mahiyete sahiptir. “Her okur kendi metnini okur,” derken yorumun membaı belli olan müstakil bir hakikatinden bahsediyorum.          

Şiirin sadece yazıldığı dönemde değil, sonraki yıllarda da tabi tutulacağı başarı ve kalıcılık ölçütlerinden birini gelenek oluşturur. Şairin kendini tartabileceği yegâne zaman ölçeğini sadece yaşadığı çağdan ibaret sayamayız. Eğer böyle bir kolaylığa kapılırsa neticede kendi ayağına sıkacak, şiirinin henüz okunmadan yok olmasına neden olacaktır. Özgünlüğü ve özgürlüğüyle kalıcılığı yakalayan şairlere baktığımızda geleneğe doğrudan saplanıp kalmadıklarını, şiirlerinin sürekliliğini şiire başladıkları yerden ve zamandan aldıklarını görürüz. 

Her insan gibi şair de revan olduğu yolun evvelini bilmelidir. Belki o yöne gitmenin kendisini sıfır noktasına götüreceğini bilinçli olarak kavrayamamıştır. Fakat her halükârda öncekilerin bayrağını devralabilmek nitelikli okur olmakla mümkündür. Geleneğin biçim ve içeriğinde yok olmamanın çaresi elbette ciddi bir tavır sahibi olmaktır. Buna inanmak ve tavrın gereklerini yerine getirmekse başka bir başarı göstergesidir. İşte bu şairler şiirin sesine kulak verip bir hassasiyet kazanabilmeli ki kendi türküsünü söylemeye güç yetirebilsin. (İnsan bu dünyada hep başka seslere kulak verir. Bazen onları duyar ama anlamaz bazen anladığı halde gülüp geçer. Oysa daha çok kendi sesine, özellikle iç sesine kulak vermelidir. Çünkü şiir kişinin iç sesine kulak verme cesaretinin başladığı yerdedir.) Şiirimizin tıkandığı bu çağda bize sadece dinleyen ve hisseden değil onu yeni bir edayla söyleyen de gereklidir. 

Sonuç itibarıyla şairin aklına gelen veya gönlüne düşen her şeyi metne taşımak yerine bazılarını unutma tahtasına eklemeye ihtiyacı vardır. Yazıldığı dönemde kulağa, göze hoş geldiği için kendinden övgüyle söz edilen ve bundan ötürü şiir zannedilen çiğ metin henüz olgunlaşamadan gelenek ağacından düşmüş, çürüyerek yok olmuştur. Şiirin “söz incisi” olduğu hakikatini göz ardı etmeden ve “inci” ile “boncuk”u birbirine karıştırmadan sahici bir şey ortaya koymalı ki şiir sıradan bir “boncuk” yerine hep arzulanan “inci” olsun. Bu bir sanatçıda üstün tavra işaret eden mücadele azmiyle, özgürlük sevgisiyle ve daha çok da kendilik bilinciyle alakalıdır. 

Şair, mücadeleye girişmeyi göze alandır. Önce her şeyi yazmamak konusunda kendisiyle, sonra sözcüklerin kendisiyle. Ve nihayet okurla mücadeleye girişir şair. Bekledikleri, hatta tüketim malzemesine dönüştürecekleri şiiri yazmamak konusunda bir mücadeledir bu. Çağın beklentisini kaleminin tersiyle itme cesaretini gösterip savaşı başarıyla kazanırsa dünün oyununa yeni oyun kurarak dâhil olmuş demektir. 

  • Vahdettin Oktay Beyazlı

    1986 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Erzurum’da bitirdi. Üniversite eğitimini İstanbul Marmara Üniversitesi Atatürk Eğ...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir