Anthony Giddens modern dünyayı devasa bir “cehennem kamyonu”na benzetir. Bu kontrolden çıkmış kamyon azgın bir su kütlesi gibi her şeyi ezip geçerek kendi sonuna doğru ilerler. Gerçi Giddens bu kıyamet senaryosunda sağduyunun galip geleceği umudundadır. Ona göre son bir rasyonel hamleyle freni boşalan cehennem kamyonu kontrol edilecektir. Giddens iyimserdir.
Slavoj Žižek ise Giddens’ın aksine “uyanmak için çok geç” kalındığı düşüncesindedir. Ona göre cehennem kamyonunu durdurabilecek eşik çoktan aşılmıştır. Žižek, Martin Heidegger’in “Bizi teknolojik tahakkümden ancak bir tanrı kurtarabilir.” sözüne vurgu yapar gibidir. Modern dünya, düşünce ve davranış kalıplarını değiştirmediğinden tanrısal lütuftan mahrum kalmıştır. Sonuçta tüm insanlık Zygmunt Bauman’ın tabiriyle katı olan her şeyin buharlaştığı “akışkan modernite”ye teslim olmuştur.
Akışkan modernite içinde doğal bir değişimden, dönüşümden söz edilemez. Alışılagelen kavram ve kanonlar buharlaştığından olup biteni anlatmak için, metamorfoz ya da başkalaşım gibi çok daha kaygan kelimelere ihtiyaç vardır. Aşina anlam dünyası bağlamını kaybettiğinden yeni olanı adlandırmakta zorlanır. Anlam ve değer dünyası eriyik bir madde halinde çözülür. Sabiteler yok olur, toprak kayganlaşır, tohumla toprak arasındaki bağ kopar. Bugünle yarın arasında irtibat kuramazsınız. Dün zaten yoktur. Kuşaklar arasındaki ahenkli geçiş yerini anarşiye, anomiye bırakır.
Tam da yaşadığımız zamanlarda olduğu gibi her şey anlamsızlaşır. Anlamsız dünya Tanrısız bir dünyadır ve Dostoyevski’nin dediği gibi Tanrısız dünyada akla gelen her şey meşrudur. Bu meşruiyete cinayet de dâhildir.
Cesur yeni dünyadan kaotik yeni dünyaya, mutlak entropi dünyasına hızla geçiş. Modern dünyanın seyrüseferi böyle.
Kaotik yeni dünya mutlak keyfilik, mutlak öznellik ve mutlak anonimlik üzerine kurulmuştur. Görecelidir; kitabı ve kutsalı yoktur. Kaotik dünyada herkesin kendine göre bir ahlak ve adalet anlayışı, keyfince bir yaşayışı vardır. Yasalar ve kanunlar kitabına uydurulur. Herkes hem suçlu hem de masumdur. Tıpkı bu ülke gibi, tıpkı bu ülkede yaşayan herkes gibi.
Çünkü biz de artık bu akışkan cinnetin tam ortasındayız. Modernliğin tüm sonuçlarıyla yüzleşe yüzleşe yol alıyoruz. Her gün biraz daha derinden yaralanıyoruz. Bıçak her gün biraz daha derine iniyor. Her gün biraz daha kan kaybediyoruz.
Kafamız karışık; kurumlarımız, kavramlarımız, kanonlarımız çaresiz.
Toplum olarak birbirimize güvenmediğimizden doğru soruları da bir türlü soramıyoruz. Nerede hata yaptığımızı, aynı hataları neden sürekli tekrarladığımızı da.
Sahi “Nerede hata yaptık ya da yapıyoruz?” sorusu kadar insani bir soru var mıdır?
Soramadığımız her doğru soru, yanlış bir cevap olarak suratımızda patlıyor. Hep birlikte sürekli dayak yiyoruz, sersemlemiş bir hâldeyiz. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Halının altında yerimiz de kalmadı.
Toplum bilimden birazcık haberi olanlar bilir ki bunun bir adım sonrası geri dönülmez bir uçurum ve felakettir.
Millet olarak önce, akışkan bir cinnetin içinde olduğumuzu kabullenmeliyiz. Bu dünyanın sorunlarını dünün cevaplarıyla çözemeyiz. Bugünün çocukları dünün serasında yetişmiyor. Çok daha derin ve anlamlı bir formasyona ihtiyacımız var. Ve hepsinden daha önemlisi entelektüel bir sermayeye. Hakikatin hatırına iş yapacak olan dürüst bir sermayeye yani işinin ehli olanlara.
Bize hem Giddens’ın iyimserliği hem de Žižek’in gerçekliği gerekiyor. Ve tabii ilahî lütfu da umut edeceğiz fakat önce işimize bakarak, olup biteni doğru okuyarak.
Sükûnetle ve iyi niyetle.
Samimi ve doğru sorularla.
Kaçırmayı göze alabileceğimiz bir trenimiz yok.
Maalesef yoksamız yok.


0 Tartışmaları