KADİM YOLUN YOLCULARI FİLİSTİN KARA KONVOYU


Avrupa’nın soğuk beton kentlerinin, bileklerini büküp kalplerini katılaştırmaya gücünün yetmediği aktivistlerle ilk buluşma mekânımız otuz bir yıl önce dünyanın gözü önünde soykırıma uğrayan Srebrenitsa kentinin acıyla yoğrulmuş toprakları oldu. Aliya’nın rüzgâra kattığı sesi kulaklarımızda çınladı: “Ne yaparsanız yapın ama sakın soykırımı unutmayın! Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır,” Bu yüzden elimizde uğrayacağımız yerlerin listesi değil, Gazze’de bombalar altında, tanınmayacak halde paramparça edilmiş çocukların isimleri vardı. Aynı acıyı ve zulmü yaşayan insanların bu soykırım karşısında dünyanın sessizliğini bozma ahdi ilk buradan, Saraybosna’dan yükseldi.  Konvoy Arnavutluk ve Yunanistan’dan sonra İpsala gümrük kapısından Türkiye’ye giriş yaptı. Avrupa’nın yirmiye yakın farklı ülkesinden gelen katılımcılarımızla sınırda buluşup vatanımıza girdiğimizde bizi tel örgülerle ayrıştırmış, parçalamış, kardeşi kardeşe hasret koymuş sınırların anlamını çoktan yitirdiğini fark ettik… Çünkü biliyorduk ki vicdanının sesini dinleyip fıtratına sadık kalanlar için yeryüzü Allah tarafından insanın hizmetine sunulmuş bir mekândı. İnsan da bu mekânı yine fıtratına sadık kalarak imar ve iskân etmekle yükümlüydü. 

     

Konvoya katılırken başımıza bir şey gelirse sonumuz ne olur yahut bir süredir imtihan olduğum rahatsızlıklar beni nasıl etkiler diye hiç düşünmedim. Sadece şunu sorup durdum kendime: “Ben gördüm ve sustum mu diyeceğim yoksa gördüm ve yürüdüm mü?” Ve Gazzeli bir şarin sözü dilime pelesenk oldu: “İlla ölmem gerekiyorsa sen yaşamalısın,” (Refaat Alareer) 

 İstanbul’dan Sakarya’ya, Ankara’dan Niğde’ye, Aksaray’dan Konya’ya, Adana’dan Antep’e, Urfa’dan Diyarbakır’a, Mardin’e kadar uğradığımız her Anadolu toprağı bizi ekmek gibi, su gibi, Allah tarafından sunulmuş bir lütuf gibi karşıladı. Edirne’den sonra ilk durağımız olan İstanbul Başakşehir’de düzenlenen büyük halk buluşması işgalciler tarafından hazırlanan istihbarat raporunda yüksek riskli bir protesto olarak değerlendirilmiş, İsrail yetkili makamlarına buluşmanın tarihi, saati, koordinatları ve organizatörlere ait bilgilerin yer aldığı bir rapor sunulmuştu. Bunu öğrendiğimizde hepimizin yüzüne tebessüm, dudaklarına şükür, kalbine ferahlık geldi. Çünkü bizim için işgalcileri tedirgin etmiş olmak bile yolun değerini artırmaya yetiyordu.

Gittiğimiz her yerde çocukların, gençlerin coşkusunu, bize olan desteğini anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır. Yol boyunca konvoyumuza destek vermek için araçlarıyla yola revan olup bize eşlik edenler, kaldırımları kapatan çocuklar, camilerden yollara koşan amcalar, ellerinde elif cüzleriyle sesimize ses olup tekbirlerini göğe emanet eden yavrular ve yüreği kan ağlayan, gözyaşlarına engel olamayan anneler… En çok da annelerin duygu dolu bakışları takıldı gözlerime. Onlarla göz göze gelmekten çekindim. Kelimeler boğazımda düğümlendi. Biraz bekleyip hem kendimi hem de onları teselli etmek istedim fakat kaybolup gitti hafızamdan yürek yangınımızı hafifletecek teselli cümleleri… Sustum ve bıraktım kendimi bağrı yanık bir annenin merhamet ve umutla saran kollarına…

 Habur’a vardığımızda bizi Fırat ve Dicle’nin arafta kalan serinliği karşıladı. Bir yanda Fırat’tan yükselip yürek yakan Kerbela’nın sızılı ağıtları, diğer yanda Dicle civarını mesken tutan Beytü’l-Hikme’nin yakılarak nehre atılan kitaplarının mürekkebiyle maviye boyanmış dalgaların serinliği… Amacımız ne bir ülkenin egemenliğini ihlal etmek ne de hukuksuz bir şekilde yolculuk etmekti. Biz sadece Irak’ın kadim topraklarından süzülüp Ürdün vadilerinden geçerek Batı Şeria’ya varmak, Kudüs’teki incir ve zeytin ağaçlarının ferahlığını içimizde hissederek Gazze’nin çığlığına ses olmak istiyorduk. Özellikle son durağımız olan Batı Şeria’da da aynı zulümler tekrar etmesin diye çıktığımız yolda Beyt Hanun, Refah, Cibaliye, El- Halil, Remal, el- Bureyc gibi Gazze’nin yerleşim yerlerinin isimlerini verdiğimiz otobüslerimizle kilometrelerce yol kat etmiş, duvarların, tel örgülerin, zindanların ve  her türlü imkansızlığın girdabında inleyen o mazlum halka, “Avrupa’dan Asya’ya, Nehirden Denize kadar sizinleyiz,” diye haykırmak niyetindeydik.

Fakat İbrahim Halil sınır kapısında önümüze dikilen barikatlar sadece geçişimize izin vermemeye yeminli etten kemikten askerler, dikenli teller yahut demir kapılar değildi. Karşımızda duran dünyanın Filistin’e karşı ördüğü o devasa körlük ve dilsizlik duvarıydı. Yolculuğumuzun bizi umutsuzluğa sürükleyip çaresiz bıraktığı, zulmün soğuk yüzünü hissettirdiği zaman dilimi asıl şimdi başlamıştı. Gözümüzü sadece bir kapıya çevirmiştik. İbrahim Halil kapısına. Günde yüzlerce aracın, otobüsün, tırın geçtiği bu kapıdan yalnız biz geçemiyor, hepimizi geride bırakıp önümüzde ilerleyen araçları izliyorduk. Asfaltta, otobüsün gölgesinde elli dereceyi aşan sıcaklarda öylece kalmıştık. 

Kapıya ilk ulaştığımızda nasıl olsa birkaç saate bizi bırakırlar diye ümit etmiştik. Fakat her an çıkacak diye beklediğimiz izin bir türlü çıkmıyor ve kaldırımlar üzerinde beklemeye devam ediyorduk. Gazze’ye uygulanan abluka ne Gazze’nin kuzeyiyle ne de güneyiyle sınırlı kalmıştı. İşgalciler bütün dünyayı abluka altına almış, istedikleri gibi yönetiyorlardı. Biz daha Gazze’nin sınırına bile yaklaşmamışken, kendi vatanımızdan birkaç metre öteye gidemeden ablukaya alınmıştık. Özellikle son durağımız olan Batı Şeria’ya dikkatleri çekip, Gazze’de yaşananların orada da yaşanmaması için mücadele vermemize rağmen zalimler yıkımlarını her geçen gün artırmaktaydı.

Sınırdaki bu bekleyişin bize hem kazandırdıkları oldu hem de bizden götürdükleri. Bu süreçte insanın aslında çok az şeyle yetindiğine şahit olduk. Konfor alanlarımızın fazla olduğunu ve bu rahatlığın rehavete dönüştüğünü fark ettik. Her mevsime özel kumaş ve renkte kıyafetlerimizin, geniş evlerimizin, çocuklarımızın geleceği için yaptığımız planların bizi ne kadar oyaladığı ortadaydı. Oysa sadece iki kişinin sığabileceği naylon bir çadır, bir bardak su ve bir kap çorbanın verdiği özgürlüğün büyük bir nimet olduğunu anladık. İlk gün çadırlarımızı kurmamıştık. Fazla beklemez, birkaç saate gideriz diye düşünmüştük ancak bekleyişimizin uzun süreceğini anladığımızda bedenlerimize çöken yorgunluğa dayanacak gücümüz kalmamıştı. Bir hasırın üzerinde iki büklüm sığabilecek kadar bir yer bulup, taşı yastık yaparak uyumuştuk. Yokluğa nasıl sabredilir? Canı yanan ya da çaresizlik içinde bunalan insana nasıl tahammül edilir? Farklılıklarla nasıl baş edilir? Her sorunun cevabını bu konvoy öğretti bize. Özellikle sıcaklarda suya ve banyo yapacak imkana sahip olamamak en büyük sorunumuzdu ki çok şükür gelmeden üç gün evvel Kızılay portatif kabinleri sayesinde lavabo ve banyo ihtiyacını karşıladı. Uzun kuyruklar oluşsa bile bu hizmet bizim için önemliydi.

Bize sabır ve tahammülü öğreten bu şartlar İslami kişiliğimiz hakkında bazı zaaf ve bencilliklerimizi de ortaya çıkardı. Kimi katılımcılar arasında kardeşlik ruhunun tam olarak oturmadığını, zor zamanda kişilerin nefsi yaklaşarak birbirlerinin sınırlarını ihlal edebildiğini gördük. Bu konvoy Allah resulünün İslam kardeşliğini tesis ederken çektiği sıkıntıları daha iyi anlamamıza sebep oldu. Çünkü insan olan her yerde mutlaka sıkıntı çıkıyor. Buna rağmen Peygamber Efendimizin gayret ve fedakarlığının boyutlarını daha iyi kavradık. Meselenin sadece gönüllükle değil aynı zamanda sorumlulukla yerine getirilmesi gerektiğini öğrendik. Tek başına gönüllü olarak yollara döküldüğünüzde çıkabilecek sorunlar karşısındaki tavrınız bencillik ve enaniyet tuzağına takılabiliyor. Evimi, çocuğumu, işimi bırakıp geldim sözleri dilinizden dökülebiliyor. Fakat cihat ve sorumluluk bilinciyle çıkılan yolda ilahi bir kudret size bu yolun kadim olduğunu, peygamberlerin, salihlerin, şehitlerin buradan izzet ve onurla geçtiğini, kim bu yola revan olursa aynı cesaret ve tevazuyla hareket etmesi gerektiğini, gelebilecek bela ve musibetlere karşı uyanık olmayı salık veriyor. 

Son olarak Rabbimizden göstermiş olduğumuz çaba ve gayretlerimizi kabul etmesini, ümmetin birlik ve vahdetine vesile olacak ameller yapabilmeyi ve Filistin’in, Gazze’nin, Mescid-i Aksa’nın ve dünyanın herhangi bir yerinde zulüm gören kardeşlerimizin özgürlük mücadelesinde bizleri de pay sahibi kılmasını niyaz ediyoruz. Ve Rabbimizin şu çağrısını yineliyoruz: “Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.”

 (Saff / 8)

  • Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini tefsir alanında tamamladı. Edebi çalışmalarına öğrencilik yıl...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

2 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Emeğine yüreğine sağlık. Allah yolunda dökülen emeğinizin karşılığını Rabbim cennet nimetletiyle ödüllendirsin.