ÂSAF HÂLET ÇELEBİ ŞİİRİNDE YAZI KARANLIĞI


Ahmet Hâşim’in iyi bir şair olduğundan bahseden Âsaf Hâlet de Hâşim gibi Şeyh Gâlib’ den çok etkilenmiştir.[1] Hâşim, Gâlib’ den “ateşi” aldıysa Çelebi de Gâlib’ den “karanlığı” almıştır. Yalnız Çelebi’deki karanlık, Gâlib’ deki karanlıkla bir değildir. Çünkü ilkindeki karanlık nûrusiyâhın klasik imgesiyle uyumlu bir karanlıktır. İkincisindeki karanlık ise Budizm’in, Hint felsefesinin, birtakım Fransız letirizmi gibi akımlarının karıştığı başka bir karanlık terkibi.

Atmosferi şiirinin en önemli unsurlarından sayan Âsaf Hâlet’tin neredeyse bütün şiirlerinde hava karanlıktır, fakat zifiri karanlık değil, gece karanlığı değil; bir anlam karanlığı vardır, bir dizi örtüler oyunu söz konusudur. Harflerle oynar Çelebi, kelimelerin de altına iner, harflerin arasında dolaşır, hatta harflerden biri olur okura kâğıdın içinden bakar. Bu da okurda tuhaf bir yabancılık hissi uyandırır. Çünkü bu başka bir karanlık, başka bir hitaptır; onun şiiri bir sessiz hitaptır, söz kâğıdın üstüne hapsolmuş gibidir. Fakat şiirindeki mistik eğilim bu harflerin arasındaki sarhoşluktan ayıltır Çelebi’yi ve söz kâğıttan taşar, kulaklara ulaşan bir söz olur, bazen kalbe iner, damarlara pompalanır ve kana karışır.

Hâşim, Şeyh Galib’ den ateşi aldı ama o ateşi kendinin kıldı demiştik, yani aydınlığı seçti. Çelebi karanlığı aldı, karanlığın içinde aradı o şiiri, akşamlara bakmadı. Her ne yazdıysa o baktığı şeyin karanlığına baktı, eşyanın, insanın karanlığına. Varlığı geçmişiyle görmeye çalıştı baktıklarında ve o baktıklarının geleceğinde kendini gördü. Şiiri nirvanaya giden bir yol olarak hayal etti.

Mevlânâ’nın “yeni şeyler söylemek lazım” sözünü düsturu belleyip klasik tavırla, aruz vezniyle yazdığı şiiri bırakıp serbest şiire geçti. Kendi veznini kendi buldu serbest şiirde. Kısa mısralarda sakin ritimlerle bir Afrika kabilesinin tamtamlarına benzer bir ahenk yakaladı ve o ritmi hiç bırakmadı; o ritmin peşine düştü ve müziğini buldu, o müzikle şiirini sema ettirdi “Sema-ı Mevlana” nın şairi. Bilinmez bir dilde edilen bir duanın tercümesizliğini elbiseler gibi bütün şiirlerine tek tek giydirdi. Hep karanlıkta yaptı bunları, harflerin karanlığında.

Sadece onun şiirindeki “çocukluk” imgesi bu karanlığı yumuşatıyordu. Karanlık yumuşadı, yumuşadı, kâğıdın üzerinden bir kuş tüyü gibi kaydı. Çelebi karanlıktan loşluğa doğru baktı. “Loş odalar mektebinde”, yeni bir nûrusiyâh yazdı. Karanlık yine şiirinde vardı ama görünmüyordu, çünkü ışık vardı, loşluk vardı; o karanlığın, yokluğunu yazıyordu artık. Kitabın başlarındaki şiirlerde yoğunca olan karanlık, yerini loşluğa bırakırken o loşluğun içine yokluğunu da üflemişti aslında. Her şiirin içindeki loşluktan karanlığı duyuruyordu Çelebi.

Sözden yazıya geçen şiirin, yazıda yerlerini yadırgamasına benzer bir kırıklık vardır onun şiirlerinde. Böyle bir yersiz yurtsuzluk, zamansızlık, yerine oturmamışlık. Fakat bunlar onun şiirini yapan şeyler ve olumsuz çağrışımları yok, okuyucuyu rahatsız etmiyor, ona iyi geliyor, uysallaştırıyor onu. Bir tekerleme, bir mırıltı, bir sayıklamanın içine alıyor; bir gidip gelmeyi bir gelgiti masal gibi dinlettiriyor.

Korku da başat imgelerinden biridir Çelebi’nin, estetik bir unsur olarak korku. “Harput” şiirine bakabiliriz buna örnek olarak. Orada geçen bu “Harput” kelimesi Anadolu’da halk arasında bir korku unsuru olarak kullanılan “karakoncolos, karabasan, gulyabani” benzeri bir “öcü” dür. Bu çocukluk korkusunu, bu öcünün çağrışımını insanlığın korkularını temsil edecek bir simge olarak genişletmiş. Uykuya, sığınma-dinlenme-örtünme yerine, bile sızan dünyanın karanlığını şiirinde rüyada atılan ama sadası bir türlü çıkamayan bir çığlık gibi imgelemiş. Bütün bunları yazının boyutları arasında seyahat eder gibi, kelimelerin iksiriyle sarhoş bir “hâlette” yapmış belki de.

Fakat ondaki esriklik bir rind esrikliği değildir, Yahya Kemal aslında ne kadar dinç bir bilinçle rindse Çelebi de o kadar uykulu bir bilinçle uyanıktır; Çelebi’nin aslında bütün şiiri belki bu yakaza hâlinin gölgeleridir. Onda esriklik bir hakikat değil bir edadır, şiir edası. Fakat bu eda daha sonra hayatına da tesir etmiş, mistik rolü yaparken gerçekten mistik olmuş, taklitten tahkike geçiş belki.

Onun şiirinde biraz Dante’nin “İlahi Komedya” sındaki atmosfere benzer bir şeyler de hissedilir. Oradakini çağrıştıran ama yine de daha başka bir şekilde bilgeleşmeye, ermeye, yükselmeye yönelik bir şiir yolunda yürütür şiirini. Nirvanaya. Şiir karanlıkta yürür. Nur olmak ister. Nûrusiyâh olduğunu hatırlar. Her şey iç içedir. Budizm’deki, pantezimdeki gibi bir varlık algısı değildir onunkisi, o Hint rüzgârlarının da yalnız edasını benimsemiş gibidir. Daha ziyade onun şiiri Mevlânâ’dan gelen rüzgârla vahdet-kesret ekseninde bir kavrayışa çıkar sonunda; her ne kadar son kertede bile ısrarlı simler gibi Budist parıltılar taşısa da şiirindeki imgeler ve sesler, Çelebi mistikliğini mahcup bir dervişliğe belki evirmiştir. Böylece şiirindeki yazı karanlığı bir atmosfer unsuru olmaktan çıkmış, hayat felsefesini yansıtan bir gösterge oluvermiştir sözü bittiğinde.

Kısa mısralarla bulduğu ritmi karanlıkta kendi kendine tekrar ede ede ömür boyu harflerinde nirvananın sessizliğini duyacağı şiirini aramıştır, bütün şiiri bunun ithafıdır.

KAYNAKÇA

  1. AYVAZOĞLU, Beşir; Ömrüm Benim Bir Ateşti, sf. 32, Everest.
  2. ÇELEBİ, Asaf Hâlet; Bütün Şiirleri, Everest.
  3. ÇELEBİ, Asaf Hâlet; Bütün Yazıları, Everest.
  4. AYVAZOĞLU, Beşir; He’nin İki Gözü İki Çeşme, Kapı.
  5. TDV İSLÂM ANSİKLOPESİDİ, ÂSAF HÂLET MADDESİ.

[1] AYVAZOĞLU, Beşir; Ömrüm Benim Bir Ateşti, sf.32, Everest.

  • Ahmet Akarsu

    1999 İstanbul doğumlu. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı lisansüstü öğrencisi. Karabatak, Akatalpa ve başka dergilerde şii...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir