KURULUŞ BİLDİRİSİ


İnsanın eli ve zekâsıyla meydana getirdiği, ürettiği her şey kültür mührüyle damgalanır. Üretilenin niteliği önemli değildir; mensup olunan toplumun bir parçası hâline gelmesidir önemli olan. Eğer toplum onu kabul ederse yaşama şansını elde etmiş olur ve milli sınırlar içerisinde özgürce dolaşabilir. Çünkü kültür, sınırlarla da alakalıdır.

Bazen başka sınırlar içerisinde üretilenler, kabından taşarak yabancı topraklara ulaşır. Onlar da iyisiyle ve kötüsüyle boş buldukları alanları doldururlar. Hudut duvarlarını aştıktan sonra birilerinin kendilerini kabul edip yaşatması yeterlidir o topraklarda kök salması için. Artık o saatten sonra bu yeni değerleri sınır dışı etmek neredeyse imkânsız hâle gelir. Çünkü kültür, davet ve kabulle de alakalıdır.

Milli olan kültürel değerler, o toplumun ayırıcı vasfıdır fakat diğer milletlerden sirayet edenler – ne kadar sevimli gözükseler de- yıkıcı ve yok edici özellikleri taşıyabilirler bünyelerinde. Gerçi bunlarla da bir şekilde başa çıkmak mümkün olabilirdi, arkalarında, bu işten büyük maddi gelirler elde etmek isteyenler olmasaydı. Fakat vahşi kapitalizm savunma araçlarımıza da dikmiştir gözünü. Köpekleri salmış taşları ise bağlamıştır.

Çağımız filozoflarından Theodor W. Adorno, kültür endüstrisini daha 1940’lı yıllarda sert dille eleştirenlerdendir. O aydınlanma çağıyla insanın elde ettiği düşünme, kendi kararını aklıyla verme, yani bireyselleşme hakkına karşı girişilmiş bir hareket olarak kabul eder kültür endüstrisini ve onu “aydınlanma karşıtı” olarak tanımlar. Görünmeyen bir esaret söz konusudur. Chomsky’nin ifadesiyle, “Ne yiyeceğimiz, ne giyeceğimiz, ne yapacağımız ve de en önemlisi ne düşüneceğimiz, farkına varmaksızın başkalarının arzularıyla belirlenmektedir.”

Kültür endüstrisinin egemenliğini koruyan şeytani bir sigortası da var. Eleştiri mekanizmasının ortadan kaldırılması. “Emri bi’l-maruf nehyi ani’l- münker”in devre dışı bırakıldığı bir dünyada insanın uyanma rüyası elinden alınmıştır. Vasat olan sanat ürünlerinin yüksek sanat eseri muamelesi görmesi eleştiri mekanizmasının devre dışı bırakılmasıyla mümkün olmuş, insanın doğuştan getirdiği değerlerin yok edilişi aynı sistemle normalleştirilmiştir.

Kültür endüstrisinin en güçlü kozlarından biri medyadır. Neredeyse dünyada tek elden yönetilen medya. Ben Bagdikian, Medya Tekeli kitabının 1983 baskısında dünya medyasını 50 holdingin yönettiğini söylerken 1996 tarihli 5. Baskıda bu sayıyı yaklaşık 10 olarak göstermiştir. İşte bu medyadır sıradanlığı hatta seviyesizliği parlatıp insanın yüksek duygularının ve eserlerinin önünü kesen.

Büyük bir kültürel yıkımla karşı karşıyayız. Binlerce enkaz kaldırılmak için arama kurtarma ekiplerini beklerken deprem olmamış gibi hayatımızı sürdüremeyiz. Sorumluluk şuuruyla enkazdan bir tuğla olsun kaldırmak milli, İslâmî hatta insani bir görev haline gelmiştir. Bu alanda çalışan ne kadar sivil toplum kuruluşu olsa da yıkımın büyüklüğü nedeniyle ihtiyacı karşılamaktan uzaktır. Aydınların ve sivil toplum kuruluşlarının tek başına çözebilecekleri bir iş değildir bu uçsuz bucaksız enkazı kaldırmak. Devletin milli kültür politikaları kapsamında iradesini kararlı bir şekilde ortaya koyması, sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği içinde kültürel erozyonun önüne set çekmesi gerekmektedir.

Sanatı ve “iyi/kaliteli” olanı ama hepsinden önemlisi “milli” olanı korumaya, sadece devletin gücü yetebilir. Kültür emperyalizmi hafife alınmayacak bir kuvvet olarak karşımızda durdukça meselenin milli devlet boyutunda ele alınması kaçınılmazdır. Zira bu sinsi tehlike milletlerin bilinçlerini, hayat tarzlarını, inançlarını ve düşüncelerini hedef almaktadır. Her ne kadar toprak bütünlüğüne yönelik bir savaş gibi görünmese de dolaylı yoldan hedef alınan bizatihi o millettir. California Üniversitesi hocalarından Herbert Schiller, Batının askeri ve siyasal çıkarlarını gözetebilmek için başka ülkelerin kültürel bağımsızlıklarını ortadan kaldırdığını söylüyor. Demek ki milli kültür meselesi milli bağımsızlık meselesidir.

Küresel kültür endüstrisiyle başa çıkabilmek için topyekun bir bilinç gerekiyor. Bunu gerçekleştirmek bir anda mümkün olmasa da kültürel sınırlarımızı korumak için seferberlik halinde olmalıyız. Aksi takdirde egemen kültürün vasıflarını kuşanmakla kalmaz, bir süre sonra milli değerlerimizi ve en sonunda “millet” olmayı kaybederiz. Çünkü kültür her şeyden önce özgürlükle alakalıdır.

Latince “Ekmek, büyütmek, korumak ve onur,” anlamına geliyor kültür. Demek ki önce ekilecek. Sonra büyütülecek. Ama ekip büyütmek yetmez. Mahsulünüzün korunması gerekiyor. Siz ekininizi koruyamazsanız ekininizi çekirgeler yer. Böcekler yer. Onu siz yiyemezsiniz. Eğer ekininizi korumayı başarırsanız onurunuzu ve izzetinizi de korumuş olursunuz. Başınız dik olur. Edebiyat her şeyden önce kendi topraklarımızda başımızı dik tutmaktır. 

İnsan kendinden hoşnut olmadığı zaman başkalarının ağına düşer. Kendimizden hoşnut olmak içinse kültürel köklerimizle buluşmaktan başka çaremiz yoktur. “Kendi Gökkubbemiz” diye boşuna söylememiştir şair, başka kültürlerin göğü altında yaşayanların ne ayı vardır ne yıldızı. Biz AYA SANAT VE DÜŞÜNCE VAKFI’nı kurarken işte bu duygu ve düşüncelerle yola çıktık. Ay yıldızın altındaki “Aya” otağı ustalarla çerağları aynı ateşin etrafında toplayan bir Dede Korkut ocağı olsun istedik. Vakfın kapılarının “29 Mayıs”ta açılması kültürel fethin neferleri için bir duadır. Birbirinden ayrılmaz kardeşler olan sanat ve düşünce ise rüyamızın ana direkleridir. İşaretimiz Türk otağı, şiarımız, “Yerden Göğe İnsan”dır.

  • A. Ali Ural

    1959’da Samsun Ladik’te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Ankara’da tamamladı. İlk şiiri Mavera Dergisi‘nde çıktı (1982). Yükseköğreniminin ardından bir sü...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

2 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir