Oturduğumuz sitenin hemen altında birkaç dönümlük zeytinliğe bakarken bu soruyu düşünüyorum. Bir fincan çay ya da kahveyle balkona çıktığımda ilk gördüğüm yeşil alan bu zeytinlik. Nasılsa müteahhit denen nevzuhur girişimcinin muhteşem projelerinden biri olmaktan kıl payı kurtulmuş münzevi bir sükûnet mekânı olarak apartman ve site olmaya yıllardır direniyor.
Bu direnişe her sabah cıvıl cıvıl kuş sesleri eşlik ediyor. Sabahın ilk ışıklarının vurduğu yapraklar gümüş bir aydınlıkla salınırken kuşların gizemli orkestrası da sağı solu apartmanlarla dolu bu yeşil bağımsızlığa katılıyor. Havanın yağışlı olmadığı günler güneşin ilk ışıkları, salınan gümüş yapraklar ve kuşların binbir nağmesinden müteşekkil buşölene tanıklık ediyorum. Sanki bütün şehir burada nefes alıyor, şarkı söylüyor, sağaltıcı haberler getiriyor. Abartıyor muyum? Sanmam. Günlük hayatın koşuşturması içerisinde fark edemediğimiz bu müstesna anlar gittikçe azalıyor. Bize şehirlerin sadece soğuk ve resmi iskeleti kalıyor. Modern hayat dediğimiz şu vezinsiz hikâye aslında bu soğuk iskelet içinde kurduğumuz karmakarışık ilişkilerden ibaret. Fakat işte yirmi otuz ağaçtan oluşan bu yeşil koru banaunutadurduğumuz o hayatı anımsatmaya devam ediyor.
Hayat deyince zeytin ağacının bize hatırlattığı başka bir hakikat daha var. Yapraklarını dökmeyen bir meyve olarak zeytin insana devamlılık hissi veriyor. Dünyanın bütün faniliğine, mevsimlerin gelgitliğine ve uçuculuğuna rağmen istifini bozmadan ayakta durmak: Bu ağacın kadim öyküsü biraz da bu değil midir? Harika bir şifa ve besin kaynağı olmasının yanında yüzlerce yıllık duruşuyla bize bir hayat dersi verip kışa, fırtınaya rağmen ayakta kalmanın o derin bilgeliğini öğretiyor.
Modern kent olgusunun manzarayı ve dolayısıyla nazarı iptal ettiği günümüz koşullarında bu mütevazı anlar sebebiyle kendimi şanslı hissediyorum. Öyle ya, çoğu şehirlerde ne bu zeytinliklerin ne güneş ışığının ne gökyüzünün ne de sihirli kuş seslerinin esamesi okunmuyor. Çok katlı betonarme mimarinin soğuk ve insansız yapıları arasında ilk önce meyve ağaçlarından oluşan yeşil alanlar, sonra cıvıl cıvıl kuş sesleriterk etti şehirlerimizi. Sonra da gökyüzü. Peki, geriye ne kaldı? Müziksiz, ahenksiz, şiirsiz ve insansız mat şehirler. İnsansız şehir kavramı üzerinde biraz durmalıyız. Çünkü insanların hınca hınç doldurduğu şehirlere insansız demek oksimoron bir ifade gibi gözükmekte.
Elbette bu modern şehirlerde insanlar var. İşe gidiyor, evleniyor, günü gelince de ölüyorlar. Herkes, nüfuz cüzdanında özetlenen resmi bir öyküye sahip. Fakat modern şehirlerde yaşayan insanların anlamlı bir hikâyeleri yok.Yüzlerinden hayat ışığı saçılmıyor etraflarına. Enikonu neşesizler. Tabiattaki şeraret onlarda yok. Manalı bir hayat yaşamıyor, estetik ve etik bir varlık olduğunu hatırlamıyorlar. Zweig’ın Amok Koşucusu gibi gündelik hayatın zaruretleriarasında cinnetle koşturuyorlar ve bu delice koşuşturmaca biteceğe benzemiyor. O yüzden insansız şehirler diyoruz. İnsansız ve inançsız.
Günümüzde şehirler ve evler sadece pratik hayatın ihtiyaçlarına uygun şekilde tasarlanıyor. Yazık ki, sakinleri için bir yuva ve cennet köşesi değil işe gidip gelmek için dinlenmeye yarayan biyolojik mekânlar hepsi. Biyolojikmekânlar, evet, ruhsal mekânlar değil. Şayet evler ruhumuzun sığınağı olsaydı toprağa yakın bir mülkiyetten söz ederdik. Oysa şimdi havaya doğru, üst üste yığılmış, tabiatla neredeyse hiçbir ilintisi kalmamış tuhaf bir kat mülkiyetinden söz ediyoruz. Tapulu bir saçmalıktan.
Evin ruhsal bir mekân ve yuva olması biraz da manzarasıyla ilgilidir. Az da olsa yeşil bir alana, üstünde martılar uçuşan bir denize, görkemli bir dağa ve yıldızlı bir gökyüzüne nâzır evler ne kadar şanslıdır! Orada yaşayanlar ne kadar bahtiyardır. Artık yeşil alanları, denizi ve dağı bir yana bıraktık, gökyüzünü gören evler istiyoruz. Ne acı!
Balkondan baktığımda imtiyazlı anlarımı sekteye uğratan birkaç şeye tanık oluyorum. Biri, hemen zeytinliğin altında ariyet bir varlık gibi duran belediyenin reklam panosu. Nazarı iptal eden bir yabancı, görsel bir suikast. Bir tarlanın çeşitli yerlerine muzır hayvanları korkutmak için yerleştirilmiş tuhaf korkuluklara benziyor. Diğeriyse araç homurtuları ve motor sesleri. Mekanik sesler her insanın olduğu gibi benim de keyfimi kaçırıyor. Bir de kavşakta sıklıkla meydana gelen trafik kazaları. Sonrasında kavgalar, küfürler, bağırışlar, sedyeler, ambulanslar… Kim bilir, belki de modern yaşam sürekli kaza üreten bir şantiyedir.
Olsun diyorum, nazarımı iptal eden, şu mutena anlarımı zehirleyen sesler ve görüntüler o küçük sevimli yeşil koruluğun zekâtı olsun!
Olsun!
O kadar da olur!


0 Tartışmaları