Çorbamız Soğuksa Yüreğimiz Sıcak!


“Tabancayı aramızda taşıyan kişi görevine titizlikle     yaklaşıyor. Hoşuna gidiyor mu gerçekten sonumuzu hazırlayan yolda bize yardım etmek?”

Düello, (Ö.Özen)

Edebi eserleri neden okuruz, sadece hoşça vakit geçirmek midir muradımız? Kuşkusuz edebiyatın işlevleri arasında zevkli ve yararlı olması da vardır ama bunun edebiyatın tek varlık sebebi olduğunu söylemek yeterli olmayacaktır. “Tabancayı aramızda taşıyan kişi görevine titizlikle     yaklaşıyor. Hoşuna gidiyor mu gerçekten sonumuzu hazırlayan yolda bize yardım etmek?” Özge Özen’in Düello öyküsündeki bu cümle yazımıza bu şekilde bir giriş yapmamıza sebep oldu. On yıllardır düello öyküleri okuduk, izledik. Dikkatimiz hep karşıt taraflar üzerinde, kimin rakibine üstün geleceğinde oldu. Taraflar arasında silah taşıyan kişiye çekilen bu ince dikkat, farklı bir bakış açısını gerektiriyor. Diğerleri yanında katarsis (arınma); Aristoteles’ten beri edebiyatın önemli işlevlerinden biri olarak bilinir. 

Yirmi bir öykü içeren Soğuk Çorba adlı ilk öykü kitabında Özge Özen kısık sesli, sıradan, sakin kahramanların arınma öykülerini anlatırken okuru için de bir arınma vesilesi oluyor.

İlk bakışta Ejderha ve Gardiyan, Kırmızı Şapkalı ve Meryem, Düello, Tahta Bacaklı Dev, Kremalı Parmaklar, Kambur Lamba ve Bilmece Kutusu isimli öykülerle bir masal evrenine gireceğimiz zannına kapılıyoruz. Ancak kitabı tamamladığımızda şirin bir kasabada veya samimi bir mahallede yolculuk ettiğimizi ve okuduklarımızın şimdilerde fazlaca göremediğimiz komşulukların, arkadaşlıkların, birbirinin hayalini sahiplenmenin, arka çıkmanın öyküleri olduğunun fark ediyoruz.

Ejderha ve Gardiyan adını taşıyan ilk öykü; Gardiyan Kevser’in annesiyle olan hesaplaşmasıdır. Ejderha yakalanınca ateşiyle beraber özgürlüğü de yok olur, fikrinden yola çıkılan öyküde kahramanımız, koğuşta çıkan bir isyanı bastırma mücadelesinden annesine olan birikmiş öfkesini de yenerek, arınarak çıkıyor.      

Kitap bizi öyle bir atmosfere sokuyor ki; okurken kendimizi Anadolu’nun küçük bir kasabasında, girdiğimiz her bir sokaktaki kahramanların öykülerine şahit oluyormuş gibi hissediyoruz. Bu kasaba dış sınırlarıyla kırlara açılan, bizden insanların yaşadığı bir mekândır. Umudu tükenince karavanını hurdalığa terk eden Bahtiyar da bu mahallede yaşıyor, kahvedeki okey oyununun yancısı Cemil de. Kasabanın sokaklarını adım adım arşınlarken kahramanlar ve öyküler sırayla hayatımıza giriyor.

Evde Biri Var öyküsünde; kendini toplumdan soyutlamış bir kahramanla tanışıyoruz. Hayatta arzu ettiği başarıya ulaşamamış küskün kahraman büyük bir vazgeçişle; “Yavaş yavaş solduruyordum duygularımı ve uzuvlarımı,” diyor. Evde kendini pijamalarına hapsederken yenilenmeyi temsil eden yeşil rengi seçmiş olmasıysa hala umut taşıdığının işaretini veriyor. Nitekim bir süre sonra tanıştığı Melih’e provalarında yardım etmek için, çeşit çeşit karakterlere bürünürken içindeki öfke ve yılgınlıktan arınarak toplumla yeniden bağ kurmayı başarıyor. Bazen içimizde hayatın sesi kısılmış olsa da o sesi tekrar duymamızı sağlayacak insanlar hep vardır. Ummadığımız bir anda biri hayatımıza dokunur ve bizi üzerimizdeki kısıtlayıcı yeşil pijamamızdan kurtarabilir.  

Camın Arkasındaki Hayat; güzel bir mahalleye götürüyor bizi. Geleceğe dair beklediği bütün ihtimallerin kaybolduğunu düşünüp vazgeçen Bahtiyar’ın hayalini, mahalle sakinlerinin sahiplenmesiyle içimizin ısındığı bir öyküdür bu. Mahalle sakinleri belki Bahtiyar’ın derdine derman olamıyorlar ama biz buradayız, diyerek ona omuz veriyorlar ve Bahtiyar’ın yüreğindeki ağırlıktan arınmasını sağlıyorlar. 

Kırmızı Şapkalı ve Meryem öyküsü küçük kasabamızın başka bir sokağında yaşanıyor.  Dede, torun, ağaçkakan ve büyük hala Meryem’in hüzünlü hikayesi birbiriyle bağlantı kurularak veriliyor okura. Dedenin kardeşi Meryem’le ilgili pişmanlığı, öfkesi, hüznü öykü sonunda gözyaşlarıyla yıkanıyor. 

Kitabı oluşturan merak unsurunun ustaca kullanıldığı öykülerde kahramanlar genellikle içe dönük ve empati duygusu yüksek kişiler. Bunların çözüme kavuşması gereken, açık ya da derinlerde gizli dertleri var. Öykü ilerledikçe kahramanların sorunları görünür hale geliyor ve genellikle çevrelerindeki insanlar sayesinde çözüme kavuşuyor.

Apartman Toplantısı, Yancı ve Kremalı Parmaklar, yine mahalle atmosferini yansıtan ama mizahi öğeler içeren öykülerdir. Düğünlere pasta yemek gibi masum ve tatlı bir sebeple giden çocukların öyküsü yüzümüzde tebessüm uyandırıyor. Özge Özen’in toplumu gözlemleme ve yansıtma başarısı bu öykülerde de dikkat çekmektedir.

 Renkler yazarın sık kullandığı bir malzeme. Kırmızı Şapkalı ve Meryem, Serçeler ve Biraz Mor ve Akromatopsi öyküleri isimlerinde renk kavramını barındırırken, öykülerin içinde de sarı, gri, siyah, beyaz ve yeşil renkleri öyküye katkı sunacak şekilde kullanılıyor. Örneğin; “Onlar için dengeyi anlatan griyi seçiyorum,” dedikten sonra kardeşi için seçtiği renk; “Beyaz, içine karıştığı renklerin koyu görünümünü sakinleştirip hepsine kendinden bir parça ferahlık katar, kardeşim gibi. Kardeş̧ ne hoş̧ bir varlık. En doğal ve gerçek yanımız,” ve hastalığını anlatmak için seçtiği renk;“Renk seçemeyince çerçevenin uzun kenarlarını şekil vermeden sadece siyaha boyuyorum. Vücudumu çürüten kanser de böyle görünüyor olmalı,” diye tanımlanıyor. ( s.86)

Yazar gündelik hayattan fotoğraflar yansıtan öykülerini sakin üslubuyla anlatıyor. Özellikle anlatıcının kahramanın kendisi olduğu öykülerde samimiyet daha yoğun hissediliyor. Kahramanlar toplumdan uzak duran, kendi iç dünyalarında yaşamayı tercih eden karakterlerdir, zaman zaman bir başka insan vesilesiyle bu gidişattan çıkmaktadırlar. 

Genellikle yalnızlık, hüzün, ölüm, terk edilmişlik, bekleyiş ve iletişimsizlik temaları öykülerde hâkim unsur olarak dikkatimizi çekiyor.

Rüzgâra Doğru; öyküsü kahramanının empati duygusunu başarılı bir şekilde vermesiyle dikkatimizi çekiyor.  “İzzet’e balonun içinin tahmin ettiğimizden daha sıcak olduğunu söylemeyeceğim….Babasından sonra ben de rüzgârını elinden almış̧ olurum. Bu konuda sessiz kalacağım.”( s.112) Arkadaşının yaşayamadığı hayalini gerçekleştirirken onun bundan mahrum kalması nedeniyle yaşanan sevincin mahcubiyeti anlatılmış bu öyküde.  “Burukluğumu belli etsem buna sebep olduğu için üzülebilir.…Bir yandan da mutluyum ve bunu fazla belli ettiğimde onu yine üzebilirim “(s.112) Hoyratlığın başını alıp gittiği günümüzde sevincini ve yaşadığı mutluluğu belli edip etmeme arasında kalan, arkadaşının ulaşamadığı deneyimi yaşamış olmaktan eziklik duyan ince ruhlu bu kahraman kalbimizi ısıtıyor. 

 Fantastikle gerçeğin sınırları arasında dolanan az sayıda öykü de yer alıyor kitapta.  Bunlardan biri olan toplumdan dışlanmış bir cücenin anlatıldığı öyküde “Cüce olmak suç mu?” sorusunun yöneltildiği kahraman gibi okur da farklı olana yaklaşımı konusunda sorgulanıyor.

Sondaki Masa; aynı kasabada yaşandığı izlenimi veren etkileyici öykülerden biridir. Mahallede kadınlar için açılmış çayhanedeki bir masa üzerinden ilginç bir kurgu yapılıyor. ”Mekanlara göre anlamı değişir sondaki masaların. Düğünlerde gelinle damadın uzaktan akrabası veya geç kalmış olanlar oturur buralara. Okul sırasıysa eğer ya haylaz öğrencidir sahibi ya da sınıfın en uzunu. Bizdeki anlamıysa derttir.” diyen yazar bu masaya oturanlara nasıl davranıldığınıysa şöyle açıklıyor.  “Orada bulunana soru sorulmaz. … İstediği zaman kalkıp gider, dilerse yeniden gelir. Ben ona gitmesini söyleyemem. İçmeyeceğini anlayana dek çayını götürür, solduysa masadaki sarı çiçekleri değiştiririm.” Sarı rengin çoşkuyu ve sevinci yansıttığını düşünürsek çiçeklerin renginin yukarıda bahsettiğimiz gibi bilinçli bir tercihin sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bu masaya derdiyle oturanların iyileşme sürecini yine etkileyici bir şekilde anlatarak şöyle devam ediyor öykü:

“Sıkıntısını denizin üzerine bırakacak yavaşça. Önce onu yüzdürmeyi denese de sonra vazgeçip suyun derinliklerine batırmak isteyecek. Ama bunu başarmak öyle kolay değil, dertleri her defasında yeniden belirecek suyun yüzeyinde. Batmanın bile bir anda gerçekleşmeyip zamana ihtiyaç̧ duyduğunu anlayacak bu sefer.” Duygu ve empati yüklü bu öykü yazarın ince noktaları yakalama konusundaki başarısıyla akıllarda yer ediyor.  

“Ölüm görmeyi ne kadar seviyor insanlar” gibi cümlelerle zaman zaman sert eleştiriler getirse de Özge Özen’in kahramanları bireysel olarak duyarlı, çevresindekilerin dertleriyle dertlenen ve çözüm arayışına giren kişilerden oluşuyor. Hüzün ve ölüm temalarının yoğun olduğu kitapta umut ışığı da at başı gidiyor ve hiç sönmüyor. Kitap tamamlandığında zihnimizde şu cümle geziniyor:

Yaralarımızı açanlar insanlar olabilir ama iyileştirenler yine insanlar olacaktır.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir