- “Dede Korkut”tan “Dada Korkut”a ve “Data Korkut”a Doğru Şiir
Serkan Işın “Dada Korkut” adlı bir kitap yazdı, “Kitab-ı Dedem Korkut”a adıyla selam veren bu eserle Işın, avangart sanat anlayışıyla görsel şiir arasında bir yerde, öznesizleşmeye doğru yönelen bir dille bu çağın çıktısını aldı. Diğer yandan kelimelerin hazır bir anlamı ilettiği denklemdeki bir metin-okur ilişkisini sorunsallaştırıp yerine “görsel bir metin” koyarak alışıldık okuma biçimini sarsıp kendine yeni bir alan açtı, bu yeni denklemde kendini ifade etmeyi seçti.
Işın’ın şiiri, bu çağın anlam telâkkisini aynalama açısından başarılıdır. Esasen Işın, şiirlerinde yansıttığı bu gerçekçi manzaradan hoşnut değildir. Ama bu yansıtma işlemini nasıl gerçekçi ve farklı yapmış olduğu konusunda zannederim mutmaindir. Ancak diğer yandan, şiirindeki o insanı devre dışı bırakan nesne-personalar, bir noktada belki eleştirdiği şeylerden biri olan “ürünleşme”nin karakterini taşırlar; çünkü bu şiirlerde söz (yani otorite) insanda değil, nesne’dedir. Işın, bu paradoksu da şiirinin bir değeri olarak belki de poetikasının bir unsuru şeklinde kurmuş olabilir. Ama son kertede şiiri eleştirdiği şeyden tam ayrışamaz. Yani “dada-izm”in “dada”sının alınıp “Dede Korkut”a getirildiği bu yorumla yapılmak istenen yenilik, her şeyin anlamının yittiğinin düşünüldüğü bir dünyada şiirin de artık söz’den ve hatta yazı’dan çıkıp görsel’e dayandığını, bugünün “destanının” da ancak görüntüyle -elbette parodileşmiş bir biçimde- ve daima yüzeyde cereyan eden ironik işaretlerin boyutunda mümkün olduğunu ifade etmektir belki. Ne var ki bu tutumda sanatçı/şair, bir performans sanatçısına; sanat/şiir de bir performansa/sunuma indirgenmiş olup aynı zamanda yapılan işin kendisi “sanat” olarak nitelendiği anda -avangartın o hırpani “sanat” adı verip sınırlamama, tanımlamama ilkesi gereği- kendi kendisini inkâr etmiş konumuna düşmektedir.
Yani avangart bir sanatçı, “sanat eseri” tanımına karşı iken yaptığı işin sanat olduğu söylendiği anda bunu inkâr edip “Hayır, bu bir sanat eseri değil, bu ‘sanat’ değil bu bir ‘iş’tir.” demelidir. Ancak avangart bir sanatçı bu tavrına sonuna kadar sadık kalırsa belki en sonunda kendi “şair, sanatçı” kimliğini de reddetmeye kadar varabilir. Çünkü avangart sanat anlayışı, sanatın hayat içindeki “özerk” varlığını reddeder, hayatın içinde “bir kurum olarak sanat/edebiyat” anlayışına karşıdır; onun böyle bir sınır çekme yapmadan hayatla iç içe olması gerektiğini savunur ama bunda o kadar ileri gider ki artık edebiyat dediğimiz şey için ayrıca bir varlık sebebi kalmaz. Oysaki her zaman hayatla ilim/sanat arasında şeffaf ve geçirgen de olsa bir mesafe vardır; teori ile kurgu, fikir ile eylem arasındaki tabii mesafe gibi. Avangart sanat, bunu göz ardı ederek bir süre sonra kendi altını oymuş veya başka düşüncelerin içinde dönüşerek erimiştir.
Fakat aslında avangartın bu aşırılığından geriye miras kalan, şiire getirdiği “yeni bir şiir ve şair anlayışı” olmuştur. Avangart sanat, bütün enerjisini “sanata karşı ama sanat” tavrındaki bu paradokstan alır. Nitekim bu tavır, postmodernitenin “hem… hem de…” mantığında da aynen işlemektedir… Bu hususta, yüksek lisans yıllarımdayken, bir dersimizde Hocam Hasan Akay, bir yorumunda bugün Serkan Işın’ın “Dada Korkut” kitabındaki dil oyununa -ve bu isimlendirmenin ardındaki düşünceye- göndermede bulunup onu bir adım daha ileriye taşıyarak yeni bir şiir kitabı yazacak olsak onun da adını “DATA Korkut” koyabiliriz demişti. Peki, neden bu isim? Bu isimlendirmenin gerekçesini şöyle özetleyebiliriz belki: Çünkü bu çağda artık her şey bir veri olarak, her şey bir “DATA” olarak okunmakta. Ve dünyayı yönetme oyunu oynayan emperyalistler, insanların kendilerini önemsiz birer kod yahut Matrix’in içindeki bir yazılımın herhangi bir rakamı gibi hissetmesini arzulamakta. Bu yolla içinde yaşadığımız dünyanın kendisinin de bir simülasyondan ibaret olduğunu, öyleyse hiçbir şeyin öneminin olmadığı fikri ile insanları pasif bir hayat döngüsü içine hapsedip kendi tezgâhlarını, bu hazır, numaralanmış insanlar üzerinden daha kolay işleteceklerdir. Kurgu budur kısaca. Yani bu isimlendirme, bütün bunları imlemektedir.
Burada “simülasyon” kavramının “bu dünya yalan dünya” derken kast ettiğimizle aynı mânâda olmadığına dikkat edilmelidir. “Bu dünya yalan, esas yurt ahiret” fikrinde dünya hakikatin bir mecazı olarak konumlandırılmış, sorumluluk ile insanoğlu kayıt altına alınmakla beraber bu sorumluluğu taşıma hususunda cüzî irade sahibi kılınmıştır. Oysa simülasyonda böyle bir şans yoktur çünkü simülasyonun arkasında fatalist bir bakış vardır; orada insanlar kendilerine yazılmış kodların komutlarını ileten rakamlardan ibaret, “yapay, kurmaca kaderlerine (yani yazılımlarına) zorunlu, mahkûm” kimselerdir. O sebeple bugün dünyada şiirin ve sanatın insan merkezli olmaktan çıkıp hatta insansız ve daha ötesi insana karşı olmayı ölçüt olarak belirlemesindeki bu öz-yıkımcı tavrında işte bu simülasyon kavramının postmodernist izi vardır. İşte bugün o sebeple kadim eserleri okumak, bütün sebeplerin ötesinde onlardan bir sahihlik, tabiilik aşısı almak; insani bir sanatın, insani bir edebiyatın, insani bir şiirin devamı için kuvvet ve neşe bulmak demektir.
- Bir Kâbustan Rüyaya Doğru
Peki, bu iç karartıcı gözüken -ama sahih bir aksiyon alma açısından gerekli olan- çağımızın tasviri ve tahlilinden sonra asıl meselemize gelelim, biz bugün Dede Korkut’u nasıl okuyabiliriz? O eski edebiyat mahfilleri var mı? Birisi yüksek sesle okuyup diğerleri dinleyecek mi? Mesnevîhânlar olduğu gibi bilmem “Korkut Ata anlatıcıları” da var mı? Belki vardır. Ki varsa dahi okumanın o eski biçimi bugün değişmiş, kolektif okuma merkezi yerini bireysel -ve daha ziyade sessiz- okumaya bırakmıştır. Öyleyse bugün belki de o modası geçmiş sayılan “eski şair tipi”ni başka bir şekilde uyandırmak, şiiri yazı’nın ve görsel’in hükümranlığından sıyırıp yine söz merkezli -ama yazıyı ve görseli de içeren- yeni bir biçim aramak meselesi önümüzde duruyor. Madem günümüzde her şey bir performansa dönüşmüş durumda, neden biz bu performansı bir araç olarak kullanıp sözlü geleneğimizdeki birikimi yeniden dolaşıma sokmayı denemiyoruz? Yani yeniden şairlerin toplumla, hayatla daha iç içe olduğu; yeniden sahnenin seyirci koltuğuyla eşit mesafede olduğu “muhatabının gözleri içine bakarak şiirini sözleyen bir şair” anlayışı neden yeniden dirilmesin? Bugün insanlar sohbete muhabbete aç değil mi?
Edebiyat kendini neden bu ihtiyaca temas etmekten berî tutsun? Biz bugün Dede Korkut’tan bahsedeceksek belki de önce şair dediğimiz kişi artık halka bir şey ifade ediyor mu onu sorgulamalı ve sözü kitabının içine hapsolup anlaşılmayı bekleyen kimse olmak sınırlılığından artık şairler nasıl dışarıya taşmalı, bunu düşünmeliyiz. Belki şiiri yeniden eski etki alanına kavuşturmak için onu kamerayla nasıl buluşturmalı, bu görsellik boyutunda bir “şiir-sinema” (“şiirsel, şairane” değil; kamerayla yazılmış şiir olan, şimdiye kadar dünyada belki çok az film için kullanabileceğimiz bir isimlendirme olabilir bu) inşâ edilebilir mi, bu gibi konuları düşünmeliyiz.
- Bir Kitaba Yaklaşırken Donanmak
Tabii bütün bunlardan önce Orhan Şaik Gökyay’ın “Dedem Korkudun Kitabı” adıyla yayıma hazırladığı eseri alıp okumalıyız. Bende eski MEB baskısı var, o tuğla gibi olan hâli, mavi kapaklı, güzel. Yine Kabalcı yayınlarından da baskısı var. Fakat ayrıca kitabın hâl-i pür melâlini anlamak isteyen ama Eski Anadolu Türkçesinin kelime ve söyleyiş havzasına pek hâkim olmayan okurlar yine Orhan Şaik Gökyay’ın Yeditepe Yayınları’ndan çıkan çalışmasını da edinebilirler. Önce bir okuyalım. Ondan sonra bu dediğim şair prototipini sorgulayalım. Daha sonra ne yapalım?
Dede Korkut’ta geçen karakterleri, olayları, imajları bugünün yazarları, şairleri, ressamları, müzisyenleri ve yönetmenleri eserlerinde arketipler olarak kullanabilir mesela. Nasıl ki Freud kendi psikanalist kuramını kurarken Oedipus’u alıp üzerine tezini oturttuysa bizler de kendi destanlarımızdan, anlatılarımızdan bu tarz arketipsel kullanımlar yaparak onları bugünün içinde fakat has niyetle yeniden üretmeliyiz. Ve bu tarz yeniden kullanımlar sadece edebiyatla sınırlı da kalmamalı çünkü klasik duyuşumuzu yansıtan kadim anlatılarımızda bizi biz yapan şeylerin özü vardır; o özden alınan doluluk her alanda yeniden dolaşıma sokulmalıdır: Gerek fen bilimlerinde gerek sosyal bilimlerde gerek sanatta gerek zanaatta.
Çünkü kadim anlatılar sadece kahramanlık hikâyesi olmaktan ibaret değillerdir, aynı zamanda bir milletin varlığa, kâinata bakışını yansıtan vesikalardır. Servet-i Fünûncuların çok önemsediği teorisyen H. Tane de bu konuda “Bir milletin en ciddi vesikası edebiyattır” demektedir. Fakat bu noktada parnasist bakıştaki bu ismin ardından, onun bakışındaki gerçeklik algısının atalarından sayılabilecek pozitivist idrakin yorumunu da hatırlamak bugün “eski”ye “eski” olarak bakışımızdaki şeylerin soyağacını çıkarmak açısından aydınlatıcı olacaktır:
Pozitivizmin babası Aguste Comte’ ye göre dünya tarihinde üç aşama vardır: “Teolojik aşama”, “Metafizik aşama”, “Pozitif aşama”(bilinç çağı). Çağımıza dek, bu adamdan beri, genelde bu kategorilendirmeye göre bir bakış hâkim olmuştur dünyada. Buna göre güya ilk insanlar cahil olduklarından gök olaylarını, afetleri vd. tabiat hadiselerini sembolleştirerek tanrıları uydurmuşlardır. Comte, bütün inanışların bilinmeyene yapılan yakıştırmalar yoluyla ortaya çıktığını iddia etmektedir buna göre. Dini de bu bağlamda hayal ürünü mitoslardan doğan bir olgu konumuna oturtmaktadır. Oysa tam tersi, en başta bu dünyada tevhid inancı vardı, onun yanlış yorumları dünyanın dört bir yanına mitoslar, sonra mitler olarak dağıldı; bugün hâlâ bilim çevrelerinde pek çoklarının iddia ettiği gibi din mitolojiden çıkmadı, mitoloji dindeki tevhidin sağda solda kötü niyetle yanlış yorumlanmalarıyla, “kulaktan kulağa” oyunundaki gibi çeşitli milletlere dağılarak esas olanın bilgisinin ayrı ayrı bozuk versiyonlara indirgenmesi yoluyla, yüzyıllar içinde oluştu.
Ama günümüzde artık mitlerin kullanımı tıp, psikoloji, astrofiziğe kadar birçok alanda isimlendirme, sembol veya kuram olarak yeniden dolaşıma sokulması; anlatının insan tabiatının bir parçası olduğunu kabul ile birlikte “köklere yeni bir bakış” olarak yeniden revaçtadır ve pozitivizmin o dar tasnifi şu an bu konularda bir ölçüt olma durumunu yitirmiştir. Ancak hâlâ akademide ve “bilim” yapıldığı söylenen yerlerde, pozitivizmin hayaletleri dolaşmaktadır. Bu bakış, her türlü yeni yorumu dar tasnifleriyle tıkamakta, insanların kökleriyle kurmak istedikleri bağlantıları “bilim adına” küçümseyerek sekteye uğratıp saf dışı bırakmaya çalışmaktadır. Bu pozitivizm artığı düşünce pıhtıları bugün akademide ve bilim, düşünce, kültür çevrelerinde “eski, hurafe, efsane” olarak görülen kadim bilgiyle kurulmaya çalışılan sahih bağlantı yollarını tıkamaktadır. Bu durum da bugünün okuru için hesaplaşılması gereken bir diğer mühim meseledir.
Şimdi, lafı dağıttık, toparlayalım. “Dede Korkut kimdir?” diyelim. Bir ozan, bir bilge, belki bir derviş, belki bir velî; bir önder, bir lider, bir âşık, bir şair… Bu kadar sıfatı taşıyan bir anlatıcı… Aslında bir hikâye anlatıcısı, milletinin hikâyesini “soylayan” bir ozan…
Şimdi biz neyiz, okur. Bu kadar sıfata karşı bizim elimizde sadece okumak varken nasıl onun söylediği sözün derinliklerine nüfuz edebiliriz? Demek ki o metnin denizlerine dalabilmek için bazı araç gereçler edinerek donanmalıyız. Mesela? Mesela ilk olarak genellikle “Eski Anadolu Türkçesi” diye tasnif edilen Türkçeye biraz âşinâ olmalıyız. Türkçeyi bilen birisi, bu dilin eski yazılış ve söyleniş biçimlerini öğrenmeli. (Hakeza eskilerin “eski yazı” dedikleri Osmanlı Türkçesini öğrenmekle de “Seyahatnâme”, “Vesilet’ün Necât” (Mevlid), “Muhammediye”, “Müzekkin Nüfûs”, “Gâribnâme”, “Leylâ vü Mecnûn”, “Hüsn ü Aşk” gibi büyük eserlerimizi orijinal üsluplarının musıkîsi ve tadını duyarak anlamak yolunda bir adım atmış oluruz.) Yine Cem Dilçin’in TDK yayınlarından çıkan “Yeni Tarama Sözlüğü” bu noktada Türkçe kelimelerin dönüşümünü izlemek açısından yardımcı olacaktır. Ayrıca, bilhassa Kesit Yayınları ve Akçağ Yayınları’ndan çıkan edebiyat tarihimizin ve Türkçenin çeşitli safhalarını öğrenmek isteyenler için birçok müstakil eser vardır, onlar da yardımcı kaynaklar olarak kayda değerdir. Kısa bir araştırma ile bulunabilirler. Elbette daha meraklı olanlar YÖK Tez’den Dede Korkut ile ilgili tezleri, DergiPark’tan Dede Korkut’la ilgili makaleleri indirip okuyabilir de.
Daha sonra, deneme yanılma yoluyla arkeolojik bir kazı yapar gibi, gerektiğinde hemen yanı başımızda bulunan bu yardımcı gereçlerimize başvurarak, o Dede Korkut kitabının başına oturup harıl harıl anlam mücevherleri çıkarmak kalıyor geriye. O kelimelerin etrafındaki kültürü, hayatı anlamak için belki kütüphanelere gitmek. Ve bizi bunları yapmaya itecek bir merak lazım. İlim aşkı dedikleri eskilerin. Evet… Okumanın bu gibi gereklerini karşılar da böyle kadim metinlere iyi niyetle yaklaşırsak onlar da “mânâ yüzlerini” bize açacaktır.
Ne demek iyi niyetle? Yani oradaki birtakım unsurları çıkartıp da “işte burada şu denmiş, demek ki bunlar şöyleymiş; buradan alacak hiçbir bir şeyimiz yok” diyerek o metni yoksamak ve onun üzerinden peşin hüküm vermek gibi ve daha ötesi “kötü niyetli” yaklaşımlardan uzak kalmak demek. O kadim gelenekten, o kökten bugüne ne gibi iyilikler, ne gibi anlam pansumanları yapılabilir; bugünün insanına ne gibi iyilikler değebilir bunu aramaktır. Biz bugün, şair, yazar veya okursak bize düşen bunlardır.
- Şimdi Bir Kitap Konuşur Biz Susarız
Peki, bu kadar Dede Korkut’tan bahsetmişken biraz da onun leziz Türkçesinden bir şeyler duymasak mı? Duyalım tabii, Dede Korkut’u duymaya Türkçesinin güzelliğinden başlayalım:
“Allah Allah demeyince işler onmaz…”
“yalan söz bu dünyede olunca olmasa yeg…”
“kulak urup dinleyende ümmet görklü…”
“Salkım salkım tan yelleri esdügünde… Göğsü güzel kaba dağlara gün değende…”
“aç görsen doyurgıl; yalıncak görsen donatgıl; borçluyu borcundan kurtargıl…”
“Adını ben verdüm, yaşını Allah versün…”
“Akan duru sulardan haber geçe…”
“Göz açuban gördügüm / Gönül verüp sevdügüm…”
“Gölgelice kaba ağacun kesilmesün… Hak yandıran çırağun yana-dursun…”
“Dün buçuğunda (gece yarısında)…”
“Kazanun gönlü yemişi Uruz oglu (Kazan’ın gönlünün yemişi, meyvesi oğlu Uruz)…”
“Kazanun önüne bir su geldi. Kazan aydur: Su Hak didarın görmüşdür, ben bu su ile haberleşeyim dedi…”
“Karanu ahşam olanda vaf vaf üren
Acı ayran dökülende çab çab içen”
- Bir Mahcup Ara Söz
“Biz susarız” demiştik ama burada yine bir söz söyleme iştiyakı doğdu. Bu bakımdan biraz mahcubiyet hâsıl oldu. Fakat sebebi şu son alıntıladığımız üst bölümdeki mısralardır. Orada mesela bir köpek tasviri var. Onun üzerinden gündelik hayatın içinden manzaraların külfetsizce şiire nasıl damladığını, şiirin hayattan ayrı düşünülmediğini; hatta şiirle nesrin düşünceleri ifade etmede ne kadar iç içe olduğunu görmek için güzel bir örnek.
Tabii “buradaki hayatla iç içelik” ile yazının başında bahsettiğimiz “avangart sanat anlayışındaki hayatla iç içelik” arasındaki niyet farkını unutmamak lazım. Dede Korkut’taki şiirin hayatla iç içeliği külfetsizce kendini tabiatla ve âlemle bir nevi kardeş duyan insanların duyuşundaki ritmin tabii bir yansımasıdır. Avangarttaki hayatla iç içelik meselesi ise “şiiri/sanatı” bir çeşit “put” yapan modernitenin putunu yıkacağım derken onu değil de hedef şaşırtıp insanı kırmak, şiirden insanı (yani şiirden insaniliği) uzaklaştırmakla sonuçlanmış bir harekettir. Ve ilginç olan şudur ki, avangart tarihsel olarak modernist bir harekettir, onun uç bir koludur ama daha sonraları protest tavrıyla modernist bakışın da genel kabulleri ve makbul şiir tanımları ortaya çıkınca ona da karşı konumlanmıştır. Az önce değindiğimiz gibi avangart, modernitenin de putlarını kırmayı üstlenmiş ama hedef şaşırmış, insanı kırmıştır. (Belki bu tavra neo-avangart da denebilir. Ya da belki post-modernin, modernist bakış içindeki bir habercisi, öncüsü.) Sonuç olarak temelde Serkan Işın da “makbul” veya “mevcut” şiir tanımlarına karşı, kendi şiir bakışını -paradoksal biçimde- bu avangart “mirasla” ifade etmiştir.
Velhasıl, kadim anlatılardaki bazı ögelerle postmodernist yahut neo-avangart anlatılar arasında yüzeyde benzerlik olarak gözüken izlerin bulunması mümkündür fakat derine inildiğinde bunların postmodernizmin benzerlik illüzyonları olduğu anlaşılır. Çünkü postmodernite bukalemun gibidir, odaklandığı şeyin rengine bürünür, onun cinsindenmiş gibi yapar; böylelikle ona nüfuz eder ve onu içeriden okur, “içeriden yorumlayarak” değiştirir.
Bu anlamda benzerlikler, postmodernitenin en büyük hareket alanlarıdır. Oysa kadim anlatılar okunur ve incelenirken postmodern söylemin yüzeyde onlarla benzer görünmesine aldanmamak, o eseri kendi hermeneutik dairesi içinde (yani bir eserin bir parçasında söylenen sözün, o eserin bütününde iletilmek istenen mânâ -yahut maksat, mesaj, hisse, öz- bağlamında anlaşılması gerekliliği, o tabii anlam dairesi içinde anlamlandırılması gerekmesi) yorumlamak icap etmektedir.
- Söze Başka Bir Söz İçin Veda
Evet. Yazımız sözümüz burada sona erdi. Şimdi “Dedem Korkud’un Kitabı”nı okuma, onun sözünü dinleme zamanı. İyi okumalar, sahih rüyalar…

0 Tartışmaları