Sert bir rüzgârın sürüklediği bulutların Filistin semalarında durdu-
ğunu görüyorum.
Ve sonra…
Bulutları durduran, yıldırımları kendi içinde eritip söndüren Ku-
düs…
Bizim yaşama bağladıklarımızı tek tek geçersiz kılan Kudüs…
Sırtımızda bir zırh gibi bizi hem koruyan hem gittikçe ağırlaştırıp
yürümemizi zorlaştıran, tökezleten Kudüs…
Yeryüzünü yurt edindiğimiz günden beri toprağımızın mayasına in-
san kanını katarak ona ruh veren, suretinden ve nefesinden el veren
Kudüs…
İnsanların seçilmişlerini ağırlayan, onlara kızıl öyküler okuyan, güç
veren yarına, kutsanmış, her şeyin ilk sebebi olan, tanrıların bile
Allah’ına kapılar açan Kudüs…
Güvercinler taşır senin mektuplarını gagalarında yüzlerce meleğin
eşlik ettiği, güz yağmurlarına benzeyen, sepken olan, bora olan,
gerektiğinde adalet için, sevgi için, merhamet için uçsuz bucaksız
mızrak olan…
Üstündeki pulu Allah mühürlemiştir.
O mühür hangi mürekkebin izini taşır ve orada kaç meleğin ayak
izleri vardır?
Boşluk var mıdır Kudüs’ün göklerinde?
Yoğun ses bombardımanında hangi kol sahibini bulur, hangi baş
gövdesini tanır, dünya hangi tarafa çelik üstlerini bırakmıştır?
Söz şimdi Kudüs’ten başlar ve yine Kudüs ile biter.
Söz İncil olur, Zebur olur, Tevrat olur, Furkan olur. Damar damar
seğirir ten, bölük bölük ayrılır kara, lime lime olur zeytin yaprakları.
Kuzey ve güney, doğu ve batı bir yerde buluşur ancak.
Ancak insanın toplamı olan, özet yapan insanlığı, şehirlerden daha
şehir, kubbelerden daha yüksek kubbeler inşa eden Kudüs’te buluşur.
İlk kelime, hikâyemizin ilk cümlesi, surlara konan kerpiç, su damlası,
buz vadiler, sarkıtlar ve dikitlerle bir mağaradan öbürüne, Yedi Uyuyan-
lar’dan hep uyuyanlara kadar tespih taneleri gibi dizilen şehir Kudüs…
Çöl rüzgârında duvarlara ilk insanın ve çocuklarının adını fısıldayan
şefkatli sesleri, yeri güzelleştiren bizi küçüklüğümüzden beri gözetleyen,
kutsi şehir, ey Kudüs!
Dünya savaşları seni bahane eder, emanete sahip çıkmayan seni bahane
eder, her körlüğün, tamahın, zalimliğin uzağındasın aslında.
Aslında insan kendinden ve senden uzaklaştıkça batak, uzaklaştıkça
sağır, uzaklaştıkça kör…
Yeniden yaratılsak, yeniden kol kanat verilse bize, yeniden altınla
kaplansa bedenimiz, yeniden kelimeler öğrensek yaratandan, yine senin
tunç ikliminden iz taşımadan, nefes almadan yaşamak cüretinde bulu-
nuruz.
Bu hikâye çok değişmez.
Yaratılış ve diriliş mucizesine kapatılan kalplere kurşun dökmüş şeyta-
nın neferleri.
Altın anahtarı görmeyen kendini put yapan insan soyu.
İnsan soyu Gazze’yi, Kudüs’ü cennet misali yapmadıkça hangi lütfun
karşılığını verebilir ki?
Kendi kurgusunda kendini boğazlayan başka hangi canlı soyu vardır ki?
Akdeniz’in, Afrika’nın ve Asya’nın bitişiğinde insanları yok ederken en
acımasız çatlak uzuyor gökte.
Yağmur her ölen Filistinli çocuğun kanını dağıtıyor toprağa.
Toprak onu emiyor… emiyor…
Dünyaya dağılan insan ilk başladığı yerde can çekişiyor.
Canları çekiliyor faşist bir ruhun karşısında insanlığın.
Kudüs ruhumuzu elekten geçirecek.
Bizim için bir sırat köprüsüdür yere kurulan.
Tankların ağırlığınca kardeşlik götüreceğiz oraya.
İnsanlığı birleştirip Allah’a yakınlaştıracağız.
Allah orada Türk’ün de Yahudi’nin de Arap’ın da kalbine yerleşecek.
Kinlerinden arındıracak insan soyunu.
Ve oradan ses verecek bize cılız sesleri yok ederek.
Paylaşacak güzellikleri orada.
İnsan ölmeden birbirine yaklaşıp birlikte olmanın mucizelerine şahit
olup yıldızlar döşeyecek kubbesine.
Yıldızlara… yıldızlara yürüyecek bu karanlık günlerin ışığa açılan kapı-
larından.

0 Tartışmaları