Ali Câhid’e
Yahudi nasıl sahiplenmiş Kudüs’ü, iyi biliyor Nuri Pakdil! Onların dualarını, sloganlarını ezberliyor. Nasıl yürür Yahudi, nasıl konuşur, nasıl plan yapar; kiminle iş tutar, nedir asıl hedefi iyi biliyor. Siyonizmi en az onlar kadar iyi öğreniyor ki bilsin, kimdir düşmanı!
Onu daha iyi tanımak için Takvim Yırtıkları’na başvuruyorum.2 Orada görüyoruz ki nereden başlanır, nasıl yol alınır yaşamıyla gösteriyor bize. Öfkesi nasıl bir öfkedir bu günlüklerden öğreniyoruz. Eğer yaşamımıza yansımıyorsa düşüncemiz, eyleme dönüşmüyorsa hiçbir şekilde yol almak mümkün değil ondan öğreniyoruz. “Her yerde bir cami yaptılar ama o camilere İslâm’ın kavramlarını, evrensel ve öğretisel adlarını vermediler. Biz bu adları vereceğiz!”3 Davamız ne ise onun izlerini önce kendimizde göstermeliyiz. Çocuklarımızın isimleri Kudüs’ü hatırlatmalı; duruşumuz bir gün oraya döneceğimizi göstermelidir. Fakat duygularımızla hareket ediyoruz çoğu kez. Kullanılmaya ne açık bir zaaf! Aklın eşlik etmediği duygu “arabesk” bir hâle sokuyor davranışlarımızı. Diri, dinç bir duruş gerek; ondan öğreniyoruz bunu da: Klas duruş! Öyle ki bu duruşu kimde gördüysem az konuşuyor, az uyuyor, az yiyordu. Çokça düşünüp ne yapmak gerek, diye kendine dert ediyordu davasını. Sadece kendisine mi? Hayır elbette, yazarak başkalarına da ulaştırıyor derdini. Duruşu yitirdiğimiz yer neresi diye sorduğumuzda cevabı hemen alıyoruz: Evimiz! “Evlerinizi, evlerinizdekileri koruyun. Evlerinizi muhalefetin, yeryüzü sistemine karşı koymanın çekirdeği haline getirin. Ev, insanın hem cenneti hem de cehennemidir arkadaşlar. Bunu unutmayın ve belleğinize kazıyın. Belleğinize güvenemiyorsanız avuçlarınızın içine kazıyın lütfen! Daha çok da insanların cehennemi hâline geldi bugün evleri. Hatta bütünüyle böyle olduğu bile söylenebilir.”4 Hangi dava olursa olsun, eğer sahih bir dil kullanıyorsa içinde ruhun işgalini işaret eden nidalar duyarsınız. Direniş yeni bir işgal, yeni bir sömürü yeni bir yıkım doğurmamalı. Hem kendine sağcı diyenler hem de solcu diyenlerin dilindeki “direniş” pek çok sefer sistemi besleyen yıkım-yapım-yıkım döngüsüne soktu insanları. Oysa duruş, klas duruş, durmak değil varlığınla, dünyada var olduğun üzere görevin ne ise onu yerine getirmektir. İşte bu duruş kendiliğinden direnişi, dirilişi doğuracaktır. Durmak değil dedik, çünkü içinde hareket, eylem ve dirilik bulunmaktadır. Zamanımızı öldürenler nedeniyle tembelliğimize ikna olmuyoruz. TV karşısında “durmak” mesela tembellikten sayılmıyor. Yorulmamış bedeni tatile götürmek zaman kaybı sayılmıyor. Her şey erken rezervasyon düşüncesiyle sarılı! Bu bir Yahudi fikridir. Peki, nereden başlamalı sorusunun cevabı birkaç satır yukarıda Nuri Pakdil tarafından verilmişti. Peki, ne yapmalı? “Televizyon ve özel araba kadar insanı ve zamanı yok eden bir başka şey gösterilemez bugün. Sistemi protesto etmek bilinciyle televizyonu protesto edin lütfen!”5
ANNE
Müslüman yazarların, şairlerin “anne” kelimesine yaklaşımları mutlaka incelenmeli ve kız çocukları bu bilinçle yetiştirilmeli. Sistem elimizden anneyi ve dolayısıyla çocuğu aldı. Nuri Pakdil’in yazı ve şiirlerindeki anne direnişi doğuran bir anne. Sadece doğuran değil devam ettiren, mayasını katan bir ruh şekli. Feminizm kadın bedenine erkek düşünceleri aşıladı. Kadının direnişi buradan başlıyor işte. Bir evde annelik bilincini taşıyan bir kadın yoksa eğer, o ev camları kırılmış, rüzgârı odalarında dolaştıran, yıkılmamış ama donmuş, katılaşmış bir hâle bürünmüştür. Müslüman evi anne kelimesiyle neredeyse eş değerdir. Bu yüzdendir Kudüs gibi bir ev, Müslüman’ı doğurmuştur. Ev doğurgandır. Kendi evlerimizin ne doğurduğuna bakmalıyız bu yüzden. Anne anlatıcıdır. Baba uygulayıcı. O yüzden babanın getirdiği ekmek annece anlatılır. Babanın yüz çizgilerini, el hareketlerini çocuk anneden öğrenir.
“Gel
Anne ol
Çünkü anne
Bir çocuktan bir Kudüs yapar.”6
Nuri Pakdil anneye büyük görevler yüklüyor. Özellikle Anneler ve Kudüsler dikkate alındığında bu görülecektir. Çocuğu doğuran annenin ördüğü, onun menziline hazırlıktır. Anne çocuğun menziline Kudüs’ü diker.
“Kudüs’e şiir gömlek dikişi annenin
gösterir yönümüzü iğneden çıkan ipliğin konumu”7
Kısacası anne eşittir çocuk eşittir Kudüs.
BABA
Baba taşıyıcıdır. Ekmeği ve silahını taşır. Silahını niçin taşır baba? Namusu, malı saldırıya uğradığında karşılığını verebilmek için. Müslümanlığına saldırıldığı zaman en çok da… Baba bir örnek çocuğun önünde. Kudüs’ün damarlarına inen yolları biliyor, bilmeli… Bilecek çünkü adımlarını takip ediyor çocuk. Çünkü:
“Adam baba olunca
İçinde bir Kudüs canlanır”8
Baba eşittir ekmek / emek eşittir Kudüs. Emeğin ne olduğunu çocuğuna tattıracak baba. Emeği bilmeyenin Kudüs’ü bilmesi beklenemez. Anne bu ekmekle anne olacak önce. Mayasında evin ekmek vardır. Ekmeğin mayası emek!
“Getirince baba
Kudüs’ü özümseyen ekmeği
Yeniler anne andını
Kirazın ve silâhın üstüne”9
Babanın tırnağında biriken toprak, üzerinde lekeler bırakan yağ pas Kudüs’ü damıtır. Şimdinin babası emekten kaçış peşinde, emeksiz ekmeği istiyor kadın! Hızlı kolay ve çok para. İsmet Özel bir konuşmasında “Kadınlar kocalarına ya da oğullarına ‘Ben senden yüksek gelir değil, senin helal para kazanmanı istiyorum.’ dese; Türkiye’nin yüzü bir anda değişir,” diyordu.10 Kocasını, oğlunu Kudüs yoluna gönderebilecek kaç anne tanıyorsunuz? O zaman Nuri Pakdil’in baş ucu kitaplarından olan Kudüs Ey Kudüs’ü okumalı ve o toprakların elimizden nasıl kayıp gittiğini görmelisiniz.11 Peki, Kudüs’ü, esir Kâbe’yi düşünen kaç baba, kaç çocuk biliyorsunuz?
ÇOCUK
Ve işte kan. Nefesiyle umudu kamçılayan bir direniş çiçeği: Çocuk! Çocuk eşittir Ali! Her Müslüman yazar / şairin çocuğa biçtiği rol: Ali olmak! Dirilik tohumu; bakışıyla yontan, biçen ve şuuru elinde kılıç olan çocuk… Ona o şuuru veren anne ve baba. Emeğin kokusu terli bir avuçtan bulaşır ona. Ekmeği yerken bilir kıymetini her şeyin. Ekmek yemeyi bilmeyen çocuklarda yeşermez umut. Emeği gözleriyle öğrenecek babasından. Annesi ninni diye söyleyecek Kudüs’ü, bayrağı, yurdu. Çocuğa kanını ezberletmek gerek. Onun oyunu düşünmek. Düşünecek ve diyecek ki: düşünüyorum o hâlde savaşacağım anne!12
Çağımızın örgüsü çocuk üzerinedir. Düşmanın saldırdığı kale: Çocuk! Anne bu yüzden hedefte… Televizyon karşısında uyuşuyor dizleri annenin. Peki ya çocuk nerede? O hangi düşünce yontucu aletle oynuyor. O hangi bilinç silici şeylere sürüyor gözlerini. O neden hayret edemiyor, neden hayalsiz bakıyor! Çocuğun oyunu bilinç, düşünce! Bunlarla oynayacak ki korkmasın büyüdüğünde. Düşünmekten korkmasın! Çocuk, Ali olmanın Yahudi’yi korkuttuğunu bilmeli. Hayber’i söküp atacak bir bileği olmalı çocuğun. Kalbinde ne taşıyor, bir kalp taşıyor mu insan? Kalbinden bir parça alıp mayalamıştı çocuğu. Ne varsa içinde kalbinin ona dönüyor işte çocuk şimdi. Bir bilinç haritası büyür onun gövdesiyle birlikte. Cepleri her şeyi alır onların.
“Irmak yatağıdır
çocukların cepleri
bilmeyiz bütün ırmaklar sabahları
akşamları çocuk ceplerindedir.”13
Ne taşır bu ırmaklar! İşte ne yüklersek onu… Görev hep çocuğun. Yeni bir çocuk kalbinden oyulana kadar çocuk o! En iyi çocuklar bilir yüreğin bir taşı nasıl duyduğunu.
“Tapınakla yürek arasında en canlı ilişki
yüreğimiz sıkışınca
anladık
el-aksâdan bir taş düşürülmüştür.”14
Elinde bir taş sıka sıka koşan bir çocuk yüreğidir. Gerekirse etini de fırlatır atar. Düşünen bir çocuğun yumruğu hep eksik bir taşı sıkar avucunda. Koşar, çünkü yerine koyacak taşı. Daim önde koşar! O koşu, aydınlık yayar Müslüman’a. “Çünkü çocuk karanlığın karşıtı.”15
AT
Türk’ün bineği. Sadece sırtında bir insan taşımaz. Sahibinin bilinci, davası da sırtındadır. Bir atın gözlerinden okuyabilirisiniz tarihi. Atların koşmadığı dağlar, yaylalar var şimdi. Dağ esintisi değil, eski bir at nefesi ürperten Türk’ü. Çünkü bindiğinde yol göstermesine gerek yok. Başını hemen çevirir Kudüs’ten yana. Yeter ki ata binmesini bilsin her Türk. Uzay çağında da olsa çocuk, taşıtlardan, uydulardan evvel bilmeli bu şanlı hayvanı. Korkmadan binmesini bilmeli. Yüzmek gibidir ata binmek. Deniz denizin içinde yüzer. Düşman at üzerinde bir Müslüman gördü mü bilir diriliş başlamış!
Nuri Pakdil’in en sevdiğim şiiridir, Düş Gören Atın Şiiri. Başını her sallandığında değişir görüntü. İşte Ali ve at bir bütündür. Çocuğun koşusu böylece anlam kazanır. Anne ve baba bir çocuk dokurlar. Bindirip atına gönderirler, nerede bir Müslüman kanı dökülmüşse oraya. Çünkü bir Müslüman kanı döküldüğünde her bir Müslüman’ın kanı eksilir, eksilmelidir!
“Başım sallarım
Ya giderken
Bir Kudüs’teyim
Bir İstanbul’da”16
Pakdil’in şiirlerinde pek sık görüyoruz bu atı. Üzerine çocuğu, sadece çocuğu mu, Afrika’yı, Kudüs’ü, Müslüman’ın ayağının olduğu her yeri sırtlanıyor ve yoluna çıkıyor. Peki, neyi anlatır bu hayvan bize? Türk denince okuyla, kılıcıyla birlikte atı da anılır, neden? Bir bilinç aşısıdır bu, neden korkmuşsa geçmişte düşman, bugün onu görmek, duymak istemez. Ali ata bakmasın artık, binsin ve yola çıksın. Yahudi, Ali’yle yoğrulmuş çocuklar görmeli at üzerinde. Ali’nin refleksi bulaşmalı her yanımıza. Bir konuşmasında, Müslümanlık refleks gerektirir, diyordu Nuri Pakdil. Uyuşmuş, ellere, dizlere, dillere bir at refleksi, ritmi, koşusu gerek. Rüyasında, hayalinde, gözlerini kapattığı her anda Müslüman’ın bilinci açık, diri olmalı. Uykumuz ancak, dirilmek için, daha dik ve sağlıklı dikilmek için düşmanın karşısına, bir hazırlık için olmalı.
KUDÜS… EY KUDÜS
Sinemaya da uyarlanmış olan O Jerusalem bir Amerikan ve bir Fransız yazar tarafından yazıldı. 1973 yılında E yayınlarından yapılmış ilk baskısı; bugün elimdeki kitap altıncı baskısı. Her Müslüman’ın satır satır ezberlemesi, zihnine nakşetmesi gereken sahnelerle dolu… Nuri Pakdil’in poşetinden çıkarıp altını çizdiği yerleri çevresindekilere okuduğu bir uyandırıcı kitap. On binlerce parça makineyi tekstil makinesi diyerek nasıl Filistin’e sokuyor Yahudi ve o sırada Araplar ne yapıyor! Kitabı okudukça Yahudi’nin rüyasını görüyor ve hissediyorsunuz. Bir laf vardır halkın dilinde: rüyanda görürsün ancak! Bu kötü bir şey değildir. Kötü olan, bir şeyin rüyanda göreceğin kadar bilincine işlememesidir. Zahidin zikir ile anması Allah’ı Peygamber’i rüyasına bir dokumadır. Diliniz neyi işlerse onu görürsünüz rüyanızda. Diliniz Pakdil kadar Kudüs’ü işliyor mu? Onun Kudüs rüyası sadece uyurken mi! Attığı her adımda Kudüs zikri duyulabilir duyana. Ben bugün bir rüya gördüm, diyebiliyorsanız hâlâ düşünebildiğinize delildir bu. Rüyalarınız ve hayal kanallarınız felç olmadan düşünmeye, zikretmeye başlamalısınız, başlamalıyız.
Kudüs Ey Kudüs, kitabı için ayrıca bir başlık açmamın nedeni Pakdil’in dünyasında Kudüs’e dair bıraktığı izler. Kitaptan örnekler vererek anlatıyor anlatacağını. Baş ucu kitabı olmalıdır diyor. Yahudi’nin sloganlarını, dualarını ezberliyor. Bir kitabı altlarını çizerek ona zaman ayırarak okuyor. “…okuma hızında kendisine yetişmemiz mümkün değildi. Bir kitabı hem okurken hem de okuduktan sonra, çok zaman ayırıyordu kitaba.”17 Bu bir bütünleşme. Okumak eylemi, yazmak eylemini ancak böyle doğuruyor. Pakdil’in sık sık bahsettiği bir diğer şey bilinçli ve dengeli beslenmek. Bu okuma için de geçerli. Neyi nasıl okuduğumuz sağlıklı bir düşüncenin, ruhun oluşumu için gerekli. Şişmanlamış düşünce abur cubur bir okumanın ürünü. Okumak neden önemli cevabı yine ondan alıyoruz: “Bize ilk önce kültürel yoğunluk, kültür ve düşünce direnişi ve duyarlılığı gereklidir beyler.”18
Nihayetinde, Nuri Pakdil’in adını anınca ardından hemen Kudüs’ü anmak ihtiyacı hissediyoruz. Eserleriyle, kişiliğiyle birleşmiş, bütünleşmiştir. Eserlerinde en çok kullandığı kelimeler üzerinden onun bize gösterdiği bilinci anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Anne, çocuk, baba kelimelerinin sadece biyolojik bir sonuç olmadığını, birçok Müslüman şairde olduğu gibi onda da görüyoruz. Bu çatı, bir rüyanın bir davanın üzerinde birleşmelidir, sonucu da yine onun Kudüs rüyasından çıkarıyoruz. Anne ve baba bir çocuk yetiştirecek ve yolu Kudüs olan atına bindirip yola koyacak. Devrimci bir bilinçle yaşamının her anında diri duracak. Yerken, uyurken, yürürken bu hissedilecek, görülecek. Tavizsiz bir duruş. Evden başlayan bir direniş.
Hüseyin Su’nun günlüklerinden oluşan Takvim Yırtıkları, Nuri Pakdil’i tanımanın, adım adım takip etmenin yolunu gösteriyor bize. Kudüs meselesine yaklaşımını kitaplarından biliyoruz elbet ama susan bir adamın bunu yaşamına nasıl yansıttığını bu eserden görüyoruz. Yine Kudüs Ey Kudüs isimli kitap gerçekten de baş ucuna konulmayı hak eden, satır satır, defalarca okunması gereken bir kitap. Günlükleri okurken kendinizi o masada oturuyor gibi hissediyorsunuz ve birazdan Nuri Pakdil poşetinden Kudüs Ey Kudüs’ü çıkaracak, altını çizdiği satırları okuyacak ve soracak: Siz okuyor musunuz beyefendi? Ben Nuri Pakdil’i hep eserlerindeki gibi tanıdım ve öyle de tanımaya devam edeceğim. Onu hâlâ Kudüs işgalden kurtulmadan oraya gitmemiş Nuri Pakdil olarak anacak ve düşüneceğim. Çünkü biliyorum ki Kudüs kadar onun rüyasını süsleyen bir başka şey varsa o da aynı duruşu gösterebilen, aynı rüyayı görebilen bir gençlik. Yerlilik bilinci Biat, Batı Notları gibi kitaplarında sıkça işleniyor. Onun yerliliği yine diğer Müslüman şairlerin yaklaştığı gibi, İslam’ın olduğu her yeri kapsıyor. Kudüs bizimdir, diyemeyenlere sormak gerek bizim değilse kimin? Bir renk tespiti Kudüs! Kudüs bizimdir diyemeyenin yerliliği, aydınlığı sorgulanmalı.
(1) Anneler ve Kudüsler, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, Âraf şiiri, s. 20
(2) Takvim Yırtıkları 1-2-3, Hüseyin Su, Şule Yayınları 2017
(3) Takvim Yırtıkları 1, Hüseyin Su, Şule Yayınları 2017, s. 321
(4) Takvim Yırtıkları 2, Hüseyin Su, Şule Yayınarı 2017, s. 35
(5) a.g.e., s. 35
(6) Anneler ve Kudüsler, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, Anneler ve Kudüsler şiiri, s. 60
(7) a.g.e., s. 68
(8) a.g.e., s. 60
(9) a.g.e., s. 72
(10) İsmet Özel’in katıldığı, TRT TÜRK kanalındaki, Gümüş Hilal programında, Sesler Yüzler Öyküler bölümünde geçmektedir.
(11) Kudüs… Ey Kudüs, Larry Collins, Dominique Lapierre, Kronik Yayınları, 2017, Çeviri: Aydın Emeç.
(12) Anneler ve Kudüsler, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, Âraf şiiri. s. 20
(13) a.g.e., s. 64
(14) a.g.e., s. 70
(15) Anneler ve Kudüsler, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, Mağara şiiri s. 89
(16) a.g.e, Düş Gören Atın Şiiri, s. 114
(17) Takvim Yırtıkları 2, Hüseyin Su, Şule Yayınları 2017, s. 44
(18) a.g.e., s. 63

0 Tartışmaları