ELEŞTİRİNİN GÖREVİ


Eleştiri, genel manada bu dünya ile buluştuğumuz anda başlayan “beğenme – beğenmeme” eylemimizin, kişiliğimizi, kimliğimizi kazandığımız günden itibaren bireysel “kabul ve red” hakkına dönüşmesinin adıdır.

Yaşadığımız ortama ilişkin bilgilerimizi artırıp, toplumsal bilimlerle meşgul olmaya başladığımızda, gündelik hayata mahsus eleştirilerimizi de siyaset, sanat, felsefe vb. disiplinlere göre kurmaya ve geliştirmeye başlarız. Platon’un, İbn Haldun’un, Hegel’in, Faucault’nun, İbn Arabi’nin, Popper’ın,  Cervantes’in, Attar’ın ilh… görüşlerini, eserlerini beğenir yaz da beğenmeyiz. Yine baştaki “beğenme – beğenmeme”, “kabul ve ret” eylemleriyle birleştirerek söyleyecek olursak, söz konusu disiplinlere “göre” oluşmaya başlayan eleştirimizin temelinde “etkilenme”nin çok önemli olduğunu görürüz. Bu etkinin derecesine göre de eleştiri hakkımızı gündelik “sıradan bir uğraş” ya da belirli disiplinler doğrultusunda sonu uzmanlaşmaya çıkan “seçilmiş ilgi”ler olarak sürdürürüz.

Konumuzun ana madesi olan edebî eleştiri de söz konusu “seçilmiş” ilgiler cümlesinden olarak ilkin bir edebî ürünün bizde bıraktığı etkiyle başlar. Bir şiirin, öykünün ya da romanın bizde bıraktığı etkiyi, o etkinin düzeyini, neden ve sonuçlarını sorgulamaya başladığımız, düşüncelerimizi bir metne dönüştürdüğümüz ve eleştiri yazmayı temel bir uğraş olarak benimsemeye başladığımız andan itibaren de “eleştiri mesleği” ortaya çıkacaktır.

Eleştirinin, okuma eylemine ve etkilenmeye bağlı olarak ilk tezahürü teessürîdir (sübjektif; öznel); benimsenmiş bir eleştiri yöntemine bağlı olarak gerçekleştirilmesi ise objektif (nesnel) bir esasa dayanır. Burada, zevkten bilgiye, bilgiden düşünceye, düşünceden teze ve savunmaya doğru bir geçiş vardır. Yine de, İtalo Calvino’nun(1) belirlemelerini izleyerek söylersek, başkalarının yanında bile yalnız okumanın kaçınılmaz sonucu olarak yalnızlık içinde yürüttüğümüz eleştiride de her zaman sübjektif ve objektif tutum arasında anlık geçişlere elverişli incecik (daha doğrusu hassas) bir sınır bulunur. İşte bu yüzdendir ki tekil bir okumaya ve bireysel bir eyleme dayalı olarak bidayetinden beri edebiyatla ve edebiyat için varolan eleştirinin görevi sorgulanır; müessese olarak eleştiri tartışmasız kabul edilir ancak eleştirinin niçin ve nasıl yapılması gerektiği üstüne bitmeyen (ve bitmesi de mümkün olmayan) bir tartışmadır sürer gider.

Eleştirinin görevi’yle ilgili tartışmanın kaynağında, başta eleştirinin tanımı yatar; akademik zorunlulukların etki ve payı bir yana, sübjektif ve objektif kavramlarının bile sübjektiflikten arındırılamadığı ortamlarda her yazara, okura ve eleştirmene göre bir eleştiri tanımı ortaya çıkar ve eleştirinin görevi de doğal olarak bunlara göre değişir, çeşitlenir.

Mevcut kimi tanımlara göre eleştiri ve dolayısıyla eleştirinin görevine ilkin buradan bakmaya çalışalım: 

1-Edebiyat ve sanat eserlerinin incelenerek, onları açıklamak, sonunda gerekli sebeplerle bir hüküm vermektir.(2)

2-Eleştirmek (to criticize) etimolojik olarak ‘çözümleme’ (analiz) ve ‘yargılama’ demektir. Eğer günümüzdeki kullanımları bu iki anlamla sınırlandırılırsa, kapsamı şimdilerde tehlikeli bir biçimde genişleyen bu terime, daha tutarlı bir anlam vermek mümkün olabilir. Öyleyse edebiyat uzmanlığı ve edebi tarih bu tarzda isimlendirilmeli ve edebi eleştirinin bir parçası değil, onun tamamlayıcısı olarak kabul edilmelidir. Eleştiri kuramı da eleştiriden ayrı olarak ele alınmalıdır. Çünkü eleştiri kuramı eserlerden çok, kavramların çözümlenmesi ve değerlendirilmesi ile ilgilenir. Eleştirinin temelini oluşturması gereken öğe, felsefi bir faaliyettir. Bu da yine eleştirinin bir parçası sayılmamalıdır.(3)

3-Sanat ve edebiyat eserlerini inceleyerek onlar hakkında bir hükme varma, değerlendirme sanatıdır. Batı dillerindeki kritik (Fr. Critique; İng. Critisizm; Alm. Kritik) kelimesinin Türkçe karşılığı olan tenkit sözü Arapça’da bulunmamaktadır. Eskiden “tenkit” kavramı için “ilm-i nakd” tabiri kullanılmıştır. Tahurü’l-Mevlevî nakd’i “nazmın kusurlarını bildiren ilmin adı” olarak verir. Edebiyat-ı Cedide’ciler “kritik” kavramı için “nakd” kökünden türemiş olan “tenkad, tanakkud, intikad, tenkit” kelimelerini kullanmışlardır. Bu kelimeden bazıları “sağlam parayı çürüğünden ayırdetme” mânası ile Osmanlıca metinlerde geçmektedir.(4)

4-Edebiyat eserlerini değerlendirmek, sınıflandırmak, açıklamak ve tanıtmak amacıyla kaleme alınan yazılara eleştiri denir. Bir başka ifadeyle eleştiri: herhangi bir fikir ve edebiyat eserinin özünü, yapısını, olumlu-olumsuz yönlerini inceleyen ya da bazı kimselerin toplum karşısındaki tutum ve eğilimlerini araştırıp, bir sonuca varan gazete ve dergi yazılarıdır. Eleştiride, ele alınan eserin güzel ve çirkin, doğru ve yanlış yönleri gösterilir. Böylece, sanatçıya (şaire, yazara) daha yetkin eserler vermesinde yardımcı olunmuş, yol gösterilmiş olur.(5)

Bu tanımlara göre eleştirinin görevi, “incelemek”, “açıklamak”, “hüküm vermek”, “çözümlemek”, “yargılamak”, “değerlendirmek”, “iyiyi, kötüyü ortaya çıkarmak”, “sınıflandırmak”, “açıklamak” ve “tanıtmak”tır; eleştiri bunların hepsidir, birkaçıdır ya da biridir. Bu son cümleyi düştüğümüzde, “yazara göre” değişen eleştiri tanımına ve görev belirlemesine de bir kapı aralamış oluruz.

Örneğin Maurice Blanchot’nun (1907-2003) : “(…) Uzmanlaşmış okur yapıtı tersinden yaratan yazar olur. Gerçek okur yapıtı yeniden yazmaz, ancak, algılanamaz bir alıştırmayla, kendisine ait olan ve onu yapıtın rastlantılara bırakılmış deneyiminde, önceden, neredeyse hazır kılan çeşitli önbelirtilere geri dönmek durumundadır: Böylece kitap yeniden diğerlerinin arasında bir olasılıkla dönüşmek, belirsiz, hâlâ tümüyle yapılması gereken bir şeyin kararsızlığını yeniden bulmak için ona gerekli görünmeyi keser. Böylece yapıt da kaygısını, yoksulluğunun varsıllığını, boşluğunun güvensizliğini yeniden bulur, oysaki okuma, bu kaygıyla birleşerek ve bu yoksullukla eşleşerek, arzuya benzeyen şey, bir tutku deviniminin yürek darlığı ve uçarılığı olur. (…)”(6) ve Roland Barthes’ın (1915-1980) : “Kuşkusuz, eleştiri derin (daha iyisi haddeden geçirilmiş, bir okumadır, yapıtta belirli bir anlaşılırlık bulur, bu açıdan çözdüğü ve bir yorum niteliğinde olduğu da doğrudur. Gene de bu ortaya çıkardığı şey bir gösterilen olamaz (çünkü bu gösterilen durmamacasına öznenin boşluğuna doğru geriler), yalnızca simge zincirleri, bağıntı türdeşlikleri olabilir: yapıta verdiği ‘anlam’ sonuçta yaptı oluşturan simgelerin yeni bir çiçeklenmesinden başka bir şey değildir. Bir eleştirmen Mallermé’nin kuş ve yelpazesinden ortak bir anlam, gidiş-dönüş anlamı gücül anlamı (…)  çıkardığı zaman, imgenin son bir gerçeğini değil, kendisi de askıda olan yeni bir imgeyi belirtir yalnızca. Eleştiri bir çeviri değildir, bir dolaylamadır. Yaptın ‘dibini’ bulacağını ileri süremez, çünkü bu dip öznenin kendisidir, yani bir ‘yokluk’tur: her eğretileme dipsiz bir göstergedir, simgesel yöntem, bolluğu içinde, işte bu gösterilen uzaklığını gösterir: eleştirmen yapıtın eğretilemelerini ancak sürdürür, indirgeyemez: bir kez daha, yapıtta ‘gizli’ ve ‘nesnel’ bir gösterilen varsa, simge bir örtmeceden, yazın bir kılık değiştirmeden, eleştiri betikbilimden başka bir şey değildir. O zaman hakkında söylenecek hiçbir şey kalmayacağına, yapıtın işlevi de kendisini okuyanların ağzını kapatmak olmayacağına göre, yapıtı salt açıklanabilirliğine indirgemek kısır bir iştir; yapıtta söylenmeden söyleneni aramak, son bir gizi bulunduğunu varsaymak ve bu gizi bulunduktan sonra eklenecek hiçbir şey kalmayacağını düşünmekse boşlukta pek de bundan geri kalmaz: yapıt konusunda ne söylenirse söylensin, her zaman, ilk anda olduğu gibi, dil, özne, yokluk kalır.”(7) yorumlarına göre, eleştirinin tanımını ve ona göre şekillenen eleştirinin görevini, bir ekol, disiplin, yöntem niteliğindeki eleştiri kuramları doğrultusundaki uygulamalara dayanarak netleştirmek, tekleştirmek de mümkün değildir; ki bu mümkün olabilseydi eleştiri kuramları böylesine dallanmaz budaklanmaz, geleneksel “Sosyolojik eleştiri”den marjinal “Feminist Eleştiri”ye kadar uzanan birçok eleştiri tarzından söz edilmezdi.

Sonuç olarak, eleştirinin tanımıyla, görevinin belirlenmesi açısından her eleştiri kuramı eksik kalır.

O halde, eleştiriye bir tanım getirilemeyecek ve dolayısıyla onun için bir görev belirlenemeyecek midir?

Doğrusu, edebî eleştiri ve onun görevi, açıklanmadıkları sürece apaçık olacak şeyler(8) cümlesinden olarak hayati pratikler plânında, hemen her zaman değişmeye ve gelişmeye açık çok net karşılıklara sahiptir. Çünkü eser de eleştiri de her zaman görünürdedir ve “görünen köy kılavuz istemez.”

NOTLAR:

1- “Okumak yalnızlıktır. (…) İnsan yalnız başına okur, bir başkasının yanında bile.” Italo Calvino, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Türkçesi: Ülker İnce, Can Yayınları, İstanbul 1990, ss: 149

2- Mustafa Nihat Özön, Edebiyat ve Tenkit Sözlüğü, İnkılap ve Aka Kitabevi, İstanbul 1954

3- Hasan Boynukara, Modern Eleştiri Terimleri, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1997

4- Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Cilt: 8, Dergâh Yayınları, İstanbul 1998

5- Turan Karataş, Ansiklopedik Edebiyat Terimleri Sözlüğü, Perşembe Kitapları, İstanbul 2001

6- Maurice Blanchot, Yazınsal Uzam, Türkçesi. Sündüz Öztürk Kasar, YKY, İstanbul 1993, ss: 194

7- Roland Barthes, Yazı ve Yorum, Türkçesi: Tahsin Yücel, Metis Yayınları, İstanbul 1990, ss: 94

8- “Bulandırma, açıklanmasa apaçık olacak şeyleri açıklamaya kalkışmaktır.” John Berger, Görme Biçimleri, Türkçesi: Yudanur Salman – Margaret Quigley, Yankı Yayınları, İstanbul?


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir