Eşiğin Bir Adım Ötesi


“Seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir.” diyor, bir Boşnak atasözü. Bir ülkeden başka bir ülkeye, bir şehirden bir başkasına olduğu gibi bazen bir hâlden başka bir hâle doğru da oluyor bu seyahat. Eşikten adımı atma cesareti başka bir dünyanın kapısını aralıyor. İnsan, mekân değiştirerek havasını dolayısıyla hâlini tazeliyor. Ruh kendine münasip havayı bulunca o havanın teravetiyle şifa buluyor. Bu yüzden bazen bir ülke sadece coğrafi yerin adından ibaret kalmıyor. Bir hatıraya, bir duaya, derin bir sükûta dönüşüyor birden. İşte Bosna Hersek böyle bir belde artık benim gözümde.

Ani bir kararla daha önceden hiç görme fırsatı bulamadığım bu güzel ülkeye hareket ediyorum. Uluslararası Saraybosna Üniversitesinin değerli öğretim üyesi Dr. Fatih Cihat Büyükmatür, güzel bir tevafukla uçakta yanyana oturduğum, akademik bir görev için Bosna Hersek’e gelen Şerife Yurdagül Kumcu hocamızla beni karşılıyor gülen yüzüyle. Üç günlük Bosna Hersek keşfinde yol arkadaşım oluyor Şerife Hoca.

Değerli dostum Fatih Cihat, bize şehri tanımak için kaybolma hakkı tanıyor hemen. Saraybosna’daki ilk adımlarımız bir teşekkür, bir dua, bir selam için oluyor. Aliya İzzetbegoviç’in kabrini ziyaret ederek başlıyoruz şehrin keşfine. Kovaçi Şehitliği’nin yamacında, sade bir mermer taşın önünde durduğumda sadece bir devlet adamının değil bir fikir adamının, bir dava insanının huzurunda olmanın derin saygısını hissediyorum. Rüzgârın esmekte nazlandığı, kuş seslerinin insanın içini yıkadığı bir yaz ikindisinde şehir hemencecik bütünüyle kendini göstermekten çekinmiyor. Aliya’nın hayatı boyunca yaptığı gibi bir adım geri çekilip o manzaraya, tarihe, hayata yukarıdan ve derinden bakma imkânı buluyorum. “Ölmek zor değildir, asıl zor olan hayatın her alanında dürüst kalmaktır.” sözünü hatırlıyorum “Bilge Kral”ın. Bosna’ya bu dürüstlüğün ve vakarın izlerini sürmeye gelmişim sanki, fark ediyorum.

Sonra şehrin kalbine, Başçarşı’ya doğru yürüyoruz ara sokaklardan. Gök mavisi gözleriyle karşılıyor sokak aralarında yüzü gül bahçesi çocuklar. Sanki tarih adımlarıma eşlik ediyor bütün canlılığıyla. Osmanlı’dan Avusturya-Macaristan’a oradan Yugoslavya dönemine sonra da acı bir savaşın ardından yeniden kurulan kimliğine kadar birçok çağın izini bir arada taşıyor Saraybosna. Başçarşı’nın taş sokaklarına adım attığımda zamanın sırrını fısıldayan bir rüzgâr gibi geçmiş içime doluyor. Kurşun kalemle çizilmiş gibi ince minareler… Saraybosna, farklı inançların alalede bir aradalığıyla değil bu farklılıkların sanki aynı kalpte bambaşka bir terkibe dönmesiyle tarif olunabilir. İşte bu kendinden barışıklığı çekememiş kem gözler belli ki.

Şehrin merkezinde İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenler için yapılan Sönmeyen Ateş Anıtı’nı görüyorum. Bir anne ve kıza soruyorum hikâyesini, yaşıyormuş gibi anlatıyorlar. Londra’da yaşıyorlarmış şimdi ama ülkelerine bağlılıkları gözlerinden okunuyor. Boşnak Böreği’ni, Cevvabi’yi nerede yiyebileceğimizi soruyorum ona da güzelce, tatlı tatlı cevap veriyorlar.

Gazi Hüsrev Bey Camii’nde birkaç dakikalık bir sükûnet, saatlerce süren bir sohbet gibi ağır ağır yerleşiyor içime gün akşam olunca. Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” bu camiinin hemen yanı başında tecessüm etmiş, işte orada. Caminin avlusundaki şadırvan sadece abdest için değil kalbin arınması için de bir durak oluyor. Camiinin bahçe duvarındaki iki çeşmenin hikâyesi ise güldürüyor beni. Efsane şu ki suyu sağdaki çeşmeden içerseniz Bosna Hersek’ten biriyle evleneceksiniz. Soldakinden içerseniz buraya yeniden geleceksiniz. Bu efsaneyi henüz dinlemeden sağdakinden içmiş bulunuyorum…

Caminin hemen yakınındaki medrese, çarşının tam ortasında ilmin vakarını korumuş yüzyıllarca. Bu toprakların bir medeniyet kavşağı oluşu sadece kitaplarda değil taşların, seslerin ve kokuların diliyle de anlaşılabiliyor rahatlıkla.

Tarih bazen ayakta duran yapılarla değil bir köprünün gövdesinde biriken hüzünle anlatılır. Bu yüzden Saraybosna’dan Mostar’a giden yol sadece mesafe değil bir hafıza koridoru. Yol boyunca doğa sessizce eşlik ederken akışa savaşın izleri hâlâ silinmemiş evlerin duvarlarında, harap ama mağrur bakışlarla karşılıyor beni.

Mostar Köprüsü’nü ilk gördüğümde kalbimde bir şey ağırlaşıyor. Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin’in eseri olan bu köprü sadece iki yakayı değil iki çağı birbirine bağlıyor sanki. 1993 yılında yıkılışının görüntüsü hâlâ hafızalarda acı bir kayıt. Bu acı kayda bir teselli yeniden inşa edilişi elbette. Mostar Köprüsü elbette yıkılmış hâliyle değil bütün vakarıyla ayağa kaldırılmış hâliyle anlatıyor bütün bir hikâyeyi. Öyle ya yıkılmak kadere dahildir ancak yeniden ayağa kalkmak vicdanın ve iradenin zaferidir.

Mostar sokaklarında yürürken sadece taş döşemeleri değil insanların gözlerini de okumaya çalışıyorum. Her bir bakışta aynı zaman dilimini yaşamamış olmamıza rağmen ortak bir acının yankısı hissediliyor. Bu acı bir düşmanlık değil bilakis bir bağışlama hâline evrilmiş gibi. Savaşın en çok bozduğu şeyin insanın iç düzeni olduğunu bilenler, yeniden inşa sürecine önce kalpleri onararak başlamak gerektiğini de bilirler.

Mostar’a kadar gelmişken Blagay Tekkesi’ni görmeden dönmek olmaz elbette. Buna Teka da diyorlar orada. Burası, bir dağın eteğinde, kayaların içinden doğan Neretva’nın kolu olan Buna Nehri’nin hemen kıyısında kurulmuş Nakşibendi dergâhı. Tekkenin böyle gür bir suyun gözesinde kurulması elbette tesadüf değil. Suyun gözesine vardıkça hakikatin özüne hasreti daha da artıyor insanın. Zamanın yavaşladığı bir yer burası. Sarı Saltuk’un ruhuna kadar varıyor buradaki ferahlık hâlâ, hissediyorum.

Mostar’dan Saraybosna’ya dönüş için trendeyiz. Uzun süre trende havalandırma çalışmıyor. Her güzelliğin bir nazarlığı, her sefanın bir ezası olur diyerek teselli ediyorum kendimi ki şükür serinlemeye başlıyor içerisi.

Döneceğim gün geliyor. Bosna Hersek Yunus Emre Enstitüsü Koordinatörlüğü görevini yürüten hemşehrim Mehmet Akif Yaman ile buluşuyoruz. Bu zamana kadar yapılan işlerden, gelecek planlarından bahsediyor. Kısa ama bereketli sohbetimiz hasret gidermeye yetiyor.

Ve Umut Tüneli… Bosna Savaşı sırasında kuşatma altındaki Saraybosna’yı o sırada BM kontrolünde olan Saraybosna Uluslararası Havalimanı’na bağlamak üzere 30 Temmuz 1993’te açılmış 800 m. uzunluğundaki bu tünelde ümidin, direnişin, en zor şartlarda dahi bir çıkış yolu bulunabileceğinin tecrübesini soluyorum. Kolar ailesinin fedakarlığı ve tünelin bir halkın kaderine etkisi çok etkiliyor beni. Pür iman ve teslimiyetin küçük sembollerini kaydediyorum burada hafızama. Şehitlere rahmet diliyorum.

Yola çıkmadan dostlarımın mutlaka görmen gerekir dedikleri bir tabiat parkına geliyoruz. Saraybosna’nın biraz dışında Ilidža bölgesine doğru giden yolda bambaşka bir Bosna manzarası karşılıyor beni: Vrelo Bosna. Adı gibi Bosna Nehri’nin doğduğu kaynak burası. Doğanın en saf, en dokunulmamış hâli işte karşımda, hayran oluyorum. Suyun berraklığı nehrin içinden akıp giden balıkları izlemeye fırsat veriyor. Yeşilin binbir tonu beni şımartıyor doğrusu, zamanı unutuyorum. Ağaçların gövdesine yaslanmış sessizce akan su; sanki tüm şehri, tüm acıları, tüm gürültüyü dışarıda bırakıp yalnızca doğanın sesiyle konuşuyor. Ayaklarımı suya değdirmekle yetinmiyorum, suyun üzerinde yürüyorum uzun süre. Bu pastoral senfoni içinde benim de içim serinliyor, zihnim duruluyor, nefes aldığımı hissediyorum. Vrelo Bosna’da sadece bir nehir doğmuyor, insanın ruhu da yeniden doğuyor sanki. Suudi kardeşlerimle öğle namazını bu yeşil mescitte kılıyorum abdest ile tazelenip o berrak ve soğuk sularda, ne de güzel oluyor.

Bosna Hersek, ruhumun bazı unutulmuş parçalarını bulabileceğim bir ayna gibi geliyor bana. Burada yalnızca ülke sınırlarını değil kendi iç sınırlarımı da geçiyorum. Bir köprünün gölgesinde, bir mezar taşının başında, bir çocuğun gözlerinde kaybolma hakkımı kullanıyorum doya doya. Seyahatin asıl anlamı, bütün bu manzaraların bizde uyandırdığı böylesi sessiz dönüşümlerde değil midir zaten?

Şifalı havayı bulunca derin derin solumak gerek. Bosna’nın havası; hüzünle merhametin, geçmişle geleceğin, yara ile umudun iç içe geçtiği bir hava. Çekiyorum içime doyasıya, iyi geliyor. İnsan, kendine en çok başka hikâyelerde rastlıyor. Kendinden uzak olmayana hiçbir ülke uzak değil, kavrıyorum.

  • Orhan Gazi Gökçe

    2009 yılında Konya Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2017 yılında Necmettin Erbakan Üniversitesi Eğitim B...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

Bir Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir