EV YALNIZLIK DEMEKTİR


Başlığın biraz tuhaf kaçtığının farkındayım. 

Ev; anne, baba, kardeş, çocuk, dede, nine demekken nasıl olur da yalnızlık olarak adlandırılır? Bu kadar ismin arasından yalnızlık sözcüğüne nasıl varırız? Yalnızlık sözcüğü değil midir evde en son ikamet edecek olan?

Ev, her şey olabilir ama yalnızlık olamaz gibi geliyor ilk bakışta. Ev, yalnızlıktan kaçarak sığındığımız bir yer, bir yuva olarak beliriyor zihnimizde. Ev/lilik ise iki yalnızın yalnızlıktan çıkış denemesi, bir cennet hayali ya da bir yeryüzü ideali. Ev çok sesli bir koro, bir orkestra. Evi bu çoğul anlamlarından soyutlayarak düşünemiyoruz. O yüzden evinde yalnız yaşayanlar tuhaf ve trajik bir terk edilmiş duygusu uyandırıyor bizde. İçimiz eziliyor evinde yalnız yaşayanları gördükçe. 

Çünkü evin mutluluk, neşe, sevinç gibi anlamlarına gölge düşsün istemiyoruz. Ev ruhumuz ve bedenimiz için bir gölgeliktir çünkü.

O yüzden ev kuruyoruz tıpkı bir devlet kurar gibi. Ev inşa ediyoruz ibadet eder gibi. Bir evin yıkılması da sonuçları itibariyle bir devletin yıkılması kadar tahripkar oluyor. Bir evin yıkılması demek bir ailenin, bir daha bir araya gelemeyecek şekilde, paramparça olması demek. O yüzden toplumsal kabulde pek karşılığı yok.  

Ev böylesi çoğul ve mutlu bir içeriğe sahipken, daha doğrusu sahip olması gerekirken, nasıl yalnızlık olarak adlandırılıyor? 

Aslında bu sorunun gayet doğal bir cevabı ve bir öyküsü var. Çünkü insan gibi, insanla ilgili diğer şeyler gibi evin de zamanla ve mekânla mukayyet bir ömrü var. 

Zaman içinde evin çoğul anlamı ömrü gibi aşınmaya başlıyor. Ev yeni evler kurmak için dağılıyor sanki. Her ev nihayetinde başka bir eve, evlere dağılıyor. Evin kaderi bu, belki de kederi!..

Bir tür yaprak dökümü, biraz da hazin.

Evin ilk göz ağrısı genellikle ilk yaprak dökümüdür. Doğduğunda verdiği ilk sevince denk buruk bir hüznü bırakır gider evin içine. Okul ya da evlilik, ne fark eder? İlk hüznün dumanı üzerindeyken diğer yapraklar dökülmeye başlar. Sofraya koyduğunuz tabak, bardak, çatal, bıçaklardan birisi azalır önce, pek fark edilmez, şaka gibidir. Seslerden ve renklerden birisi eksilir.(Ses, gürültülü de olsa, evin en eşsiz müziğidir.) Kokulardan birisi kaybolur. Arada gider gelir, yokluğunu telafi eder. Sonra diğerleri…  Sofradaki boş sandalyenin yanına bir yenisi daha eklenir. Bir tabak daha azalır sofradan. Bir sandalye daha boş boş oturmaya başlar karşınızda, kaldırmaya kıyamazsınız ama. Her sandalyenin bir hikâyesi vardır, bir sevinci ve kederi. 

En son iki sandalye kalır masada. 

Yan yana iki yalnızlık.  

Eşinizle, dal ucunda iki Trabzon hurması gibi kaldığınızı itiraf edemezsiniz birbirinize… Fakat tamı tamına iki Trabzon hurması kalmıştır dalın tam ucunda, yapayalnız ve yapraksız.  

Tekrar sandalyelerin dolacağı günleri beklersiniz, dört gözle, güzel bir haber bekler gibi.  

Eviniz artık arada bir dolan sonra boşalan bir misafirhane gibidir. Bir daha eski neşesini, ahengini bulamaz.

Büyü bozulmuştur bir kere, koro dağılmış, harman savrulmuştur. 

Evde toplamak için bir dağınıklık ararsınız. Bu alışılmadık düzen canınızı sıkar. Keşke bir köşede top yapılmış çoraplar olsa dersiniz, toplanmamış yatak, savaştan çıkmış bir oda, yerlerde sürünen kitaplar, lavaboda saçlar…Keşke dersiniz, her şey bu kadar yerli yerinde olmasa, elbise dolapları karmakarışık olsa! Arabada yer kapma kavgası, televizyon kumandası için verilen amansız savaşlar… Bana neden almadınız kıskançlıkları…Keşke dersiniz, kızacak bir afacanlık olsa!.. Kızılacak bir şeyler olsa da dersiniz, karşımda şu can sıkıcı boşluk şöyle oturmasa!…

Evde annenin elinde çeşitli ceza nesneleriyle hatırlanacağı, babanın azarlayacağı lüzumsuzluklar kaybolmuştur, ergen ve sevimli cinlikler de. Ev derin bir sessizliğe bürünmüştür. Eve geç kaldı diye yüreğiniz yerinden oynamaz artık, bunun yerine başka, belki de daha büyük endişeleriniz vardır. Eve geç gelen de olmaz, düşüp bir yerlerini inciten de, okula geç kalan, az çalışan ve çok haylazlık yapan da… Ev nihai düzenini almıştır artık. Evlendiğiniz ilk günlerdeki gibi her şey yerli yerindedir. Her şey yerli yerindedir ama ya içinizdeki ve evinizdeki, yerini hiçbir şeyin dolduramadığı o büyük ve tuhaf boşluk! İşte o büyük ve tuhaf boşluğu hiçbir şey dolduramaz. 

O boşluk doldurulmaz bir kuyu gibi kaderin en sert kazmasıyla oyulmuştur içinize. 

Evde itinalı bir yalnızlık başlamıştır artık. 

İki itinalı yalnızlık yan yandır. 

Tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi.

Fakat bu sefer ufukta gelişlerden çok gidişler vardır. 

Yani dökülen yapraklar. 

Bazı ağaçlar yapraklarını içine mi döker, diye sorarsınız kendinize.

Ve bazı kapılar bir daha neden açılmaz? 

Dünyanın amansız töresi böyle midir?


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir