FÖTR ŞAPKALI MEZAR’DA ANLATICI TAVIRLARI


Kurgusal Başarıda Anlatıcı Tavırları

Kurgusal bir eserin kapağını açtığımızda tam olarak görünmediği halde bize bir şeyler söyleyen bir ses vardır. Barthes’ın tabiriyle, kâğıt varlık; Manfred Jahn’ın ifadesiyle, anlatı sesi olan ve genel kabule göre anlatıcı denilen bu ses bir metnin öncelikle anlatı olmasını sağlar. Hemen ardından sınırları tam olarak belirginleşmemiş bir niyetle yola çıkan yazarın sözcülüğünü yaparak okurla yazar arasında gizli bir mutabakat kurar. Anlatıcının ses tonu ve samimiyeti okurun metne odaklanıp onunla kabul edilebilir ünsiyet kurmasını, hatta metni yeniden üretmesini sağlar. Fakat aşırı bilgiç tavırlı, okura yüksek perdeden seslenen bir anlatıcıysa onun metinden soğumasına, belki de tamamen kopmasına, bir nevi kitabın okunma kaderinin sekteye uğramasına neden olur. Yıllardır teveccüh bulan ve bunun için de nitelikli olarak değerlendirilen birçok eseri niteliksiz olanlardan daha etkili kılan en önemli husus o yapıtlardaki anlatıcıların ses seviyelerinin ve tavırlarının iyi ayarlanmış olmasıdır. 

Bir yazarın ele aldığı roman ve hikâye gibi türlere, hatta konulara göre büründükleri farklı farklı anlatıcıları olduğu gibi bu anlatıcıların sahip oldukları seslerin ayırt edici nitelikleri de vardır: Üzgün, mutlu, komik, trajik, dramatik, enerjik, heyecanlı, lirik, epik… Yazarın bilinçli olarak tercih ettiği bu anlatı sesi sadece anlatının söylemini belirlemez. Öykünün gelişim seyrini ve daha ileri düzeyde düşünürsek yarattığı atmosferle gerilim aşamalarını da belirler. 

Metnin başarıyla kurgulanmasında anlatıcıyla alakalı basit düzeyde unutmamamız gereken iki hususu belirtmek gerekir. Bunlardan ilki anlatıcı tipidir. Anlatmaya bağlı metinlerde en çok tercih edilen anlatıcı tipleri homodiegetik (öykü içi) denilen birinci şahıs (kahraman) anlatıcı ve heterodiegetik (öykü dışı) denilen üçüncü şahıs (yazar) anlatıcıdır. Genette tarafından kullanılan öykü içi ve öykü dışı tabirleri, anlaşılacağı üzere, ben anlatıcı ve o anlatıcı olarak bilinir. Bu, işin kolay anlaşılabilen tarafıdır. Ancak yazarın anlatıcıya yüklediği bir de “odaklayıcı” görevi vardır.  Öyküde, kim konuşuyor, sorusu bize doğrudan anlatıcıyı verirken, kim görüyor, hatta, nasıl görüyor, sorularıysa anlatıcının metindeki vakayı nereden ve nasıl gördüğünü, yani odaklanma biçimini gösterir. 

Bakma yeri, dikkat kesilme noktası, yansıtıcı veya bakış açısı olarak değerlendirilen odaklanma işlevsel açıdan anlatıyla ilgili bilgileri seçme ve sınırlama, olayları ve olayların gidişatını birinin bakış açısından gösterme, odaklanan kişiyi ön plana çıkarma ve odaklayıcıya empatik ve ironik bir görüş kazandırma sanatıdır. (Jahn, 2020: 69). Dikkat edilirse kurgu sanatının ana unsurunu işte bu nokta oluşturur. Çünkü -girişte de ifade ettiğimiz gibi- bir anlatıda karşımıza çıkan ilk ses anlatıcıya aittir. Onun varlığının tespiti kurgunun alımlanmasına doğrudan tesir etmektedir. Bir olayı, karakteri, mekânı, zamanı ve genel manada olay örgüsünü öykünün içinde yer alan bir karakterin bakış açısından sunma tekniğine iç odaklanma, öykünün dışında bulunan ve yetkin bir yazar tarafından hâkim bir bakışla sunma tekniğine ise dış odaklanma denir. (Jahn, 2020: 27). İç odaklanma modern öyküye geçerken bazı değişimlere uğrayarak “yansıtıcı” kimliğe kavuşmuştur. Bu bağlamda öyküdeki vakanın üçüncü şahıs bir iç odaklayıcının gözünden sunulması olarak da belirtilen figüral anlatı ortaya çıkmıştır. Bastırılmış ve geri çekilmiş kapalı bir anlatıcının bulunduğu bu anlatımda anlatıcı vakanın dışındadır fakat karakterlerin zihinlerinde ve kalplerinde olup bitenleri bilir. Beraberinde hayattan bir kesit veya bilinç akışı gibi teknikleri getirdiği için bu anlatı türünün modern öykünün gelişimine ciddi katkıları olmuştur. Dolayısıyla günümüz öyküsünü figüral anlatım ve odaklayıcı bakış kriterlerine dikkat ederek de değerlendirmek gerekir.       

Öykünün kurgusal başarısını artıran diğer bir etkense anlatma ve odaklanma uyumudur. Bireyin iç dünyasına odaklanan modern öykü karakterin hem zihin ve ruh dünyasını yansıtır hem de geçmişi ve şimdiyi birleştirerek öyküde bir bütünlük kurmaya çalışır. Tabii ki bunu yaparken parçalanmış bir dünyanın insanının da parçalı bir kişilik gösterdiğini göz ardı etmez. İşte yazarın sözünü emanet ettiği anlatıcının birinci şahıs kullanımındaki iki tavrını burada açmak gerekir. Birinci şahıs anlatı ya geçmişte yaşananların anlatılmasından hareketle “anlatan ben,” ya da o an yaşananların aktarılmasından hareketle “tecrübe eden ben,” şeklinde karşımıza çıkar. Öyküyü bizzat yaşayan herhangi bir karakterin bakışıyla sunulan ben anlatımda “tecrübe eden ben,” ile “anlatan ben,” arasındaki mesafenin zamansal ve psikolojik uyumu bir kurgu başarısıdır. “Anlatan ben,” yaş ve tecrübe bakımından daha akıllı iken “tecrübe eden ben,” bizzat olayın sıcaklığını yaşayıp hemen yansıttığı için daha saf ve tecrübesizdir.

Fötr Şapkalı Mezar’da Anlatıcının Konumu 

“Bir hikâyeniz yoksa başkalarının hikâyelerini okursunuz,” cümlesi belki bir eleştiri iması taşıyabilir. Ne var ki kurgusal dünya içindeyseniz hele hele öykü gibi daha genç bir türe meraklıysanız bu cümle tam da yerinde söylenmiştir. Ben de kendi hikâyem olmadığı için ancak başka hikâyelerle yeni dünyalar keşfediyor ve bununla öykü boşluğumu dolduruyorum. Evet, edebiyat dünyamızın son zamanlarda kayda değer ürünler ortaya konulan türü olan öykü ülkemizdeki ciddi gelişimini her geçen gün artırarak devam ettiriyor. Bu bağlamda Bahtiyar Gül’ün 2023 yılında Şule Yayınları’ndan çıkan Fötr Şapkalı Mezar’ı öykümüzün geleceği adına umutlu olmamızı vaat ediyor. 

On yedi öykünün yer aldığı kitap Gül’ün öykü serüvenini başlatan bir ilk göz ağrısı olmakla beraber ele aldığı konular ve bunların işleniş tarzları henüz tam manasıyla oturmuş bir üsluptan bahsetmek için kesin bir çıkarımda bulunmaya imkân vermiyor. Sanatçının sonraki duraklarını göremediğimiz ve yol boyunca göstereceği refleksleri bilemediğimiz için ilk kitapların böyle bir zaafının olduğunu kabul etmek gerek ancak yine de öyküyü teknik olarak bilen, metnin başlangıç noktalarını, gerilimini ve söylem ile eylemi bilinçli olarak örtüştüren bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. Bilhassa anlatmanın hazzını duyduğunu, sözünü emanet ettiği anlatıcıların öyküde kurdukları hakimiyetten ve vakanın söylemle öykü zamanıyla bağlantısını sağlam kurabilmesinden anlayabiliyoruz. Hacim olarak uzun öyküden ziyade on sayfayı bulmayan kısa öyküleri tercih eden Gül’ün metinlerinde okurun dikkatini en çok çekecek olan şüphesiz dil hassasiyetidir. Türkçenin kurallarına sıkı sıkıya uyularak yazılan öyküler sırf dil zevki açısından bile okunmayı hak ediyor. İktisatlı kurgulanışlarının yanı sıra cümlelerin yeterli uzunlukta oluşu da kitabın geneli açısından bir tutarlılık arz etmekte. 

Bahtiyar Gül öykülerinde göstermekten ziyade anlatmayı tercih ediyor. Bununla beraber, vakanın sunum süresinin öykü süresine tekabül ettiği sahneleme tekniğini de kullanıyor. Sınırlı kullanımdaki geriye gidişler ve yok denecek kadar az ileri sıçramalar öykülerin eş zamanlılığını pek etkilemiyor. Öykülerin gerçekleşme ve anlatılma zamanları aynı. Haliyle kahraman anlatıcının kullanıldığı öykülerde anlatıcının “anlatan,” konumundan “tecrübe eden,” konumuna geçtiği görülüyor. Bu bağlamda kitaptaki Eşik, Fötr Şapkalı Mezar ve Çim Adam gibi öykülerde bu tekniğin kullanımını ele almak istiyorum. 

“Annemin ayak sesleri yaklaşmaya başlayınca elimdekileri kapının eşiğine bırakıyorum. Bir adım atsam içerideyim. Açılan kapının gıcırtısı içeridekileri hareketlendirmese, evdeki sakinlik bozulmasa geri döneceğim belki de. İçeri girmek, olanları anlatmak zor geliyor.” (s.9) cümleleriyle başlayan Eşik kitabın ilk öyküsü. Vakayı yaşayan kahramanın bakışıyla sunulan öykü eşinden ayrılma kararı alan bir erkek karakterin anne ve babasının yanına geldiğinde bu durumu onlara nasıl anlatacağının ve onlardan ne tepki alacağının tedirginliğini, bir nevi eşikte kalışını anlatıyor. Öykünün sonuna kadar okur da bu sırra vakıf olamıyor. Dolayısıyla kahraman iç sesiyle hem “anlatan ben,” rolünü hem de şimdiyi yaşayarak ve yansıtarak “tecrübe eden ben,” rolünü üstlenmiş. Vakanın sunuluşunda yorum ve betimleme anlatım tarzını kullanarak öyküyü yavaşlatan anlatıcı okuru kendi heyecanına ve tedirginliğine çekmeye, hatta sonbahar mevsiminin getirdiği hüznü duymaya da ortak eder. Kahraman, baba evinin bahçesinde bu iç muhasebeyi tamamladıktan sonra öyküyü eve girerek nihayete erdirir. “Ev eski, oda soğuk alıyor. Bir tarafta tüplü televizyon, bir tarafta iki çekyat var, pencerenin yan tarafında da bir soba. Sobanın önündeki küller, odun kıymıkları sağa sola dökülmüş. Kapılar, pencereler maviye boyanmış. Bu mavi ne kadar da güzel.” (s. 12) Yukarıda ifade etmeye çalıştıklarımın en güzel örneğini bu alıntıda görebiliriz. Olayın akışını durduran anlatıcı önce kendi yaralı ve dağınık bilinciyle, mekânın dağınıklığını bağdaştırmak amacıyla, bir betimleye, alıntının son cümlesindeyse bunu yorumlamaya çalışır. Öykünün geneline baktığımızda aslında çok şey söylemek isteyen bir anlatıcı var ama ona belli sayıda kelime hakkı tanıyan yazar bir şekilde onu sınırlandırarak finalin kaçmasına müsaade etmiyor. 

Ölüm temasının işlendiği birkaç öyküden biri olan Fötr Şapkalı Mezar Bahtiyar Gül’ün ele aldığı konu üzerinden tahkiye etme tekniğini belki de en etkili biçimde kotardığı metin. Birinci şahıs anlatıcının odağından yansıtılan öykü kahramanın tabiat sevgisini ve yaşama duyduğu bağlılığı ortaya koyar. “Temizlenecek dört mezar daha var. Ben taze ölüden başlamışım. Dedem, babaannem, dedemin kardeşi ve onun eşi büyük yengem.” (s.17) Anlatıcı günün en sıcak anında mezardaki otları temizlemeye başlamışken amcasının fötr şapka takılı mezarına yoğunlaşır. Güneşe, yağmura ve toza rağmen varlığını devam ettirmiş bu şapka kahramanın zihin dünyasında bazı düşüncelerin oluşmasını sağlar; hemen mezarın temizliğine başlaması gerektiğini ortaya koyar. “Aklım hep taze olan mezarda. Diğerlerinin ölümünü kabullendiğim için zihnim hep amcamı düşünüyor. Geriye ne kaldı bu adamdan diye bir sorgulamaya giriyorum. Ne kaldı bu fötr şapkalı adamdan?” (s.18-19) Vakanın buraya kadar olan kısmında ve sonrasında “anlatan,” ve “tecrübe eden,” ben anlatıcının iç içe geçtiğini görürüz. Vefat eden amcasından geriye kalan yengesinin kocasını unutarak ona yaptığı vefasızlığından, yine mahallelinin amcası hakkındaki yalan yanlış söylentilerinden yakınır. İşte tam bu noktada yazarın sözcülüğünü üstlenen anlatıcı olaya, “anlatan ben,” tecrübesiyle müdahale eder ve okuru iç hikâyeye, amcasının geçmişine götürür. 

“Yengemin aksine amcam evden nadir çıkan biriydi. İkindileri bir yürüyüş yapıp tekrar eve dönerdi. Yıllarca Libya’da, Rusya’da, gurbette kalmıştı. Motor ustasıydı. Sesinden anlardı hangi maraz var araçta. Gurbet parasıyla İstanbul’da ev almış ama gitmek istememiş, emekli olunca yaz kış burada yaşar olmuştu. İnsan içine çıkmaz, kahveye, kalabalığa çok girmezdi. (…) Kimseye, şuradan şuraya git, demişliği olmayan bir adamdı.” (s.19) 

Öykü bu açıklamalardan sonra tekrar âna döner ve anlatıcının bu sefer, “tecrübe eden,” tavrıyla yeniden mezar temizliğinden, fötr şapkayı kafasına takarak ondan aldığı ruhla kendini amcası gibi hissetmesinden bahseder. Kahramanın hasır şapkayla kurduğu ünsiyet o kadar ileri düzeye ulaşır ki mezarlara su getirmek için gittiği mahallede bir markete uğrar, orada gözüne ilişen farklı renklerdeki bütün fötr şapkaları satın alma gereği duyar. 

Üzerinde durduğum bu öyküyü başlangıcı, gelişimi ve finaliyle başarılı yapan en önemli taraf bana göre anlatıcının iki ayrı tutumundaki uyumdur. Birçok öykünün finalden başladığını ve asıl etkiyi orada barındırdığını göz önünde bulundurursak bu öyküyü de finali başarılı kılıyor, diyebiliriz. Kahraman anlatıcı elindeki çantayla mezarlığa tekrar döner, mezarları sular, bildiği duaları okur. En son, “Başımdan şapkayı çıkarıp amcamın mezar taşına takıyor, emaneti iade ediyorum. Mezarlık bir cümbüş yerine dönüyor o anda. Her mezar taşında kumaştan veya hasırdan yapılmış sarı, kırmızı, kahverengi, hâkî yeşili rengârenk şapkalar beliriyor. Mezarlık düğün alayına dönüyor sanki.” (s. 21)

Kitapta işaret etmek istediğim diğer öyküyse Çim Adam. Bu öyküde yazarın öğretmenlik mesleğinden ve baba olmanın getirdiklerinden hareketle çocuk eğitimi ve aile içi iletişim üzerinde durulur. Bireyin ruh dünyasının iç ve dış ses olarak yansıtıldığı metinde birinci tekil anlatıcı olan kadın, asıl kahraman kocası ve kızı Nihan diğer öykü kişileridir. Öykü ben anlatıcının bir çiçekçiden sardunya satın almasıyla başlar. Sardunyanın renk seçiminde yaşanan tereddütlü hâl ile kahramanın bir anda kendi içine döndüğünü ve “anlatan ben,” olarak daha öncesinde başka çiçekler aldığını ama hiçbirini yetiştiremediğini öğreniriz. Öykü bundan sonra hem anlatıcının tutum değiştirmesine hem de zamanın geriye, ileriye ve şimdiye dönüşlerle ilerlemesine sahne olur. Kahraman eve dönüş yolundadır ve sesli düşünmektedir.

“Elimde sardunya çamurlu yolda yürüyorum, patates tarlası her yer mübarek. Ah, şu arabayı sürmeyi bir an önce öğrenebilsem. Üstünü değiştirdi mi acaba Nihan’ın? Muhakkak değiştirmiştir. Yoldaki çukurlara düşmeyeyim şimdi. Sinirli miyim gerçekten, çocuğa fazla mı kızıyorum? Yok canım abartıyor her zamanki gibi işte. Bizim anne babamız bize hiç kızmadı mı? (…) İnsan her zaman çiçek gibi olmaz, değil mi? Geçen gün beni kenara çekmesine fena sinir oldum ama. Çocuğun yanında bağırıyormuşum. Mizacım bu benim, anlamıyor ki. Neymiş korkak olurmuş çocuk.” (s. 23-24)  

  Yukarıdaki alıntı modern anlatılarda sıklıkla yer alan bilinç akışının yerinde, kararında ve bir o kadar da başarıyla kullanıldığını gösterir. Çalışma yorgunluğu, eve dönüş yolundaki problemler, anne olmanın getirdiği zahmet, eş olmanın verdiği sorumluluk gibi meseleler kahramanın bilincini kaplamıştır. Dolayısıyla öykünün ilerleyen kısımları da buna benzer değişkenlere sahne olur. Erkek kadın fark etmeden günümüz insanının en önemli problemlerinden olan rol farklılığı kaynaklı karmaşık kişilik meselesini Bahtiyar Gül’ün hem anlatıcı ve aktarma teknikleri hem de kurguyu kusursuz sunması bakımından başarıyla işlediğini söyleyebiliriz. Bütün anlatılarda olduğu gibi, bilhassa bu öyküdeki başarı çıtasını da vakanın devamında göreceğimiz çatışma oluşturur. Kahraman anlatıcı yetiştirme kurallarını öğrenerek aldığı birçok çiçeğin bakımını becerememiş, her çiçeği soldurmuştur. Oysa annesinin aldığı hiçbir çiçeği sevmeyen kızı Nihan’ın sıradan bir şekilde ektiği çim adam basit yollarla büyümüştür. Bu durum kahramanın kıskançlık duygusunu artırmış, çiçekleri seven o kadının akıbetini bambaşka bir çelişkiye sokmuştur. “Tek tek yolmaya devam ediyorum çim adamı. Sarı kutunun pişkinliği yavaş yavaş kayboluyor. Uzanan dilini geri çekiyor, süklüm püklüm oluyor sanki. Birazdan Nihan servisle gelecek. Sevinçle içine su dolduruyorum. Oyuna dönüşüyor çim adamla uğraşmak. Kurusun, çürüsün istiyorum; servis gözüküyor, aşağı inip Nihan’ı karşılamam gerek.” (s. 30)   

Yazının hacmi ve asıl niyeti gereği ancak bu üç öykü üzerinde durmakla iktifa ettiğim Fötr Şapkalı Mezar’daki farklı anlatıcı tavırlarıyla kitabın diğer öykülerinde de karşılaşırız. Kitaptaki gerek yetkin yazar anlatıcının gerekse kahraman anlatıcının bakışıyla yazılan bütün öykülerde vakanın aktarılma biçimine yazarın dikkatle eğildiğini söyleyebiliriz. Bununla beraber öykülerin söylem olarak değerlendirilmesine baktığımızdaysa anlatıcı aktif söylemle vardır. Sunuş biçimi açısından anlatmaya yoğunlaşılmış ve gösterme bir iki metinle sınırlandırılmış. Alıntı söylemler bile anlatıcı odaklı olarak ya bizzat anlatıcı tarafından düzenlenmiş yan cümle şeklindeki “dolaysız söylem,” ya da “çerçeve söylemin şahıs/zaman sistemiyle birleşmesi,” şeklinde oluşan “serbest dolaylı söylem,” olarak karşımıza çıkar. Anlatıcının öyküye yorum yaparak dahil olmasını sağlayan bu ikinci söylemle birlikte bir de yetkin yazar olarak kahramana hâkim bakışla odaklanıp onun duygu ve düşüncesini kendi cümlelerine dönüştürerek verdiği “dolaylı söylem” de kullanılmıştır.    

Sonuç

Bahtiyar Gül’ün öykülerinde gündelik hayatın meselelerini ve günceli yakalamaya çalışan insanı görsek de öyle su gibi akan metinler değil bunlar. Tabii ki bu olumsuz bir  değerlendirme değil. Çünkü öykü bir kesiti veya daha da kısa bir ânı, hatta karakterin iç dünyasını yansıtmayı esas alır. Fötr Şapkalı Mezar’daki gerek yetkin yazar anlatıcının gerekse kahraman anlatıcının bakışından sunulan öykülerde modern insanın dünya boşluklarını görürüz. Şehrin uğultusunu bir tarafa bırakan Gül küçük mahalleleri, köyleri, yaylaları, bahçeleri, evleri çağın insanının gündemine getirmek uğraşında. Dolayısıyla insanın mutluluğunun şatafatta değil, mütevazı olanda, küçük dünyalarda ve en önemlisi kanaatte olduğunu satır aralarına yerleştirir. Bu cümleden günümüz insanını anlatabilmenin ve anlayabilmenin en etkili yolunun yine öykünün her türlü imkânından istifade etmekle olacağını belirtmek gerekir. 

Kaynakça

Bahtiyar Gül, Fötr Şapkalı Mezar, Şule Yayınları, İstanbul 2023.

Manfred Jhan, Anlatıbilim, Anlatı Teorisi El Kitabı, Dergâh Yayınları, İstanbul 2020.       

  • Vahdettin Oktay Beyazlı

    1986 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Erzurum’da bitirdi. Üniversite eğitimini İstanbul Marmara Üniversitesi Atatürk Eğ...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir