“İki kent arasındayım, biri bilmiyor beni, öteki artık tanımıyor.” Jean Paul Sartre
Bu cümleyi derinleştirmek için Sartre’ın düşüncesinin kalbine, insanın dünyadaki konumuna bakmak gerekir. Ona göre insan hazır anlamların içine doğan bir varlık değil, o anlamın yokluğunda kendini kurmaya mecbur olan bir varlıktır. Bu yüzden arada kalmışlık onun en temel hâllerinden biridir. Söz konusu durum yalnızca iki şehir arasında olmayıp geçmişle gelecek, benle başkası, özgürlükle zorunluluk arasında yaşanan ontolojik bir gerilimdir. İnsan ne tamamen geçmişe aittir ne geleceğe. O, sürekli bir oluş hâlindedir.
Sartre’ın varoluşçuluk anlayışı bu durumu özsüzlük üzerinden açıklar. Ona göre insanın önceden belirlenmiş bir özü yoktur. Yaptığı seçimlerle kendini inşa eder. Bu radikal özgürlük ilk bakışta bir imkân gibi görünse de aslında ağır bir yüktür. Çünkü insan kim olduğunu belirleyecek bir dayanağa sahip değildir. “Biri bilmiyor beni,” ifadesi bu özsüzlüğün dış dünyadaki yankısıdır. İnsanın başkalarının gözünde edindiği kimlik sabit kalamaz. “Öteki artık tanımıyor,” cümlesi bu kimliğin zaman içinde çözülüşünü gösterir. Dün kurulan benlik bugün geçerliliğini yitirir. Böylece kişi hem başkaları hem de geçmişi karşısında sürekli yeniden doğmak zorunda kalır.
Bu noktada Sartre’ın özgürlük anlayışı belirleyicidir. Onun için insan, “Özgürlüğe mahkûmdur.” Bu ifade kişinin kaçamayacağı sorumlulukları anlatır. Seçmemek bile bir seçimdir. Bu zorunlu özgürlük insanı köksüz kılar. Çünkü kök salmak, sabitlenmek demektir. Oysa özgürlük sürekli hareket ve yeniden yapılanma ister. Bu yüzden Sartre’ın insanı hiçbir şehirde kalıcı yerleşemez. Her yer geçici, her aidiyet kırılgandır. İnsan kurduğu anlamın içinde bile tam anlamıyla huzur bulamaz çünkü o anlamın kurucusu da kendisidir. Bu durum onu sürekli sorgulamaya iter.
Sartre’ın düşüncesinde başkasının rolü bu yabancılaşmayı derinleştirir. Ünlü ifadesiyle, “Cehennem başkalarıdır,” derken diğerlerinin bakışının insanı nesneleştirdiğini anlatır. Başkası seni tanımlamak ister, bir kimliğe sabitlemeye çalışır. Fakat sen hiçbir tanıma sığmayacak kadar özgürsündür. Bu nedenle hiçbir şehir tarafından tanınmazsın, hiçbir yer seni tanımaz. Sabit olmadığın için seni bilen yer yoktur. Aynı zamanda seni tanıyan yerler de elinden kaçırmaktadır seni çünkü sen de değişmektesindir. Böylece kişi hem tanınmamanın hem de tanınamamanın geriliminde yaşar.
Bu gerilim Sartre’ın hiçlik kavramıyla daha da derinleşir. İnsan, varlığın içine açılmış bir hiçliktir. Kendisiyle dünya arasında mesafe kurabilen tek varlıktır. Bu mesafe hem özgürlüğün kaynağıdır hem de yalnızlığın sebebidir. O, hiçbir şeye tam olarak yapışamamakta, hiçbir kimliğe, hiçbir mekâna bütünüyle yerleşememektedir. “İki kent arasındayım,” sözü bu hiçliğin mekânsal bir metaforu gibidir. İnsan daima bir eşiğin üzerinde yaşar. Ne tamamen içeridedir ne tamamen dışarıda.
Modern dünyada bu durum iyice keskinleşir. Geleneksel toplumlarda kimlikler daha sabitti. İnsan doğduğu yerle, ailesiyle, inancıyla daha sıkı bağ kurabiliyordu. Oysa modern insan sürekli yer değiştiren, yeniden tanımlanan bir varlık hâline gelmiştir. Şehirler büyürken insan küçülmüş, kalabalıklar artarken yalnızlık derinleşmiştir. Sartre’ın bu cümlesi modern insanın köksüzlüğünü neredeyse bir kehanet gibi anlatır: Tanınmayan bir şimdiyle unutulmuş bir geçmiş arasında sıkışan bilinç.
Resmettiği karamsar tablonun yanında Sartre bize çıkış yolunu da gösterir. Bu yol hazır anlamlara sığınmak değil, anlamı bizzat kurmaktır. Aidiyet kişiye dışarıdan verilmez, içeriden inşa edilir. Bu yüzden Sartre’ın insanı trajik olduğu kadar yaratıcıdır da. O, boşlukta kalan olamaz çünkü boşluğu anlamla doldurmakla yükümlüdür.
Sonuç olarak bu cümle sadece yalnızlığı ifade etmez. İnsanın metafizik durumunun bir göstergesidir aynı zamanda. O tam anlamıyla hiç yerleşik sayılmamıştır çünkü sürekli yoldadır. Ne geçmişe dönebilir ne geleceğe varabilir. Bu arada kalmışlık özgürlüğünün ve yaratıcı kudretinin kaynağıdır. İnsan iki şehir arasında kaybolmaz, iki şehir arasındaki boşlukta kendini kurar.

0 Tartışmaları