İslam telif geleneğinde “tercüme-i hâl” diye bilenen, bizlerin zihninde ise ancak Yunanca bir kelimeyle karşılık bulan çok kıymetli bir eser türü var. Düşünce ve kültür dünyasına mâl olmuş insanların hayatlarını, eserlerini; yaşadıkları dönemin sanatını, siyasetini, kültürünü; kısacası bir kişinin tanıklığında belli bir dönemin her halini -tabiri caizse- tercüme eden eserler bunlar. Bugünkü karşılığıyla biyografi; eskilerin tabiriyle tercüme-i hâl.
Hüseyin Yorulmaz’ın kaleme aldığı Sadeliğin İhtişamı da böyle bir eser. Sözde Prof. Dr. Orhan Okay’ın biyografisi. Ama aynı zamanda 1931 ile 2017 yılları arasında geçen dönemin kaç cepheden, kaç lehçeden tercümesi.
Bu kadar yakın dönemde yaşamış birinin hayatını okurken şehrin, ülkenin ve insanın bu kadar hızlı değişmesi önce şaşırtıyor okuyanı. Sonra da, bütün bunlar bin yıl öncesine ait olmalı, dedirtiyor ister istemez. Hem akademisyen hem mütevazı, hem kırk yılını taşrada geçirmiş hem gerçek bir İstanbullu, hem hilm sahibi hem demir yumruk… Zamanın beraberinde getirdiği bazı hasletler, insanı tazyik altında bırakıyor ve insan aynı anda birçok güzel sıfatı elinde tutamıyor. Tutamayınca da böyle insanların var olduğunu bilmek, bin yıl öncesine ait bir efsaneymiş gibi geliyor ona. Sadeliğin İhtişamı’nda bütün güzel sıfatlar bir araya gelmiş gibi: Disiplinli, samimi, nazik, gayretli, ahlaklı, mütebessim, idealist, dikkatli, mütevekkil… Gürültüye pabuç bırakmayan, kimseye “Vaktim yok” cümlesini kurmayan, kendini milletine adamış, bildiklerini öğretmede cömert, vitrine oynamayan, “Bilmiyorum” diyebilen, almadan veren… Kitabın başından sonuna kadar serpiştirilen bütün bu sıfatlar, aslında insan olmanın şifreleri gibi.
Başarının şifreleri gibi bütün bu sıfatlar. Hepsi bir araya geldiğinde perdeler kalkıyor. Ve beş yüzden fazla makalenin, yirmi civarında kitabın, altmıştan fazla ansiklopedi maddesinin nasıl yazıldığını daha iyi anlıyor insan. Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Nurettin Topçu, Celaleddin Ökten gibi isimlerden sonra bayrağın neden Orhan Okay’a verildiğini… Esere böyle bakıldığında Sadeliğin İhtişamı’nın ne kadar isabetli bir isim olduğunu anlıyor insan.
Denize atılan bir taş, nasıl ki etrafında dalga dalga yakamozlar oluşturuyorsa, Orhan Okay denildiğinde de bir sürü isim, halka halka yakamozlar oluşturuyor onun etrafında: Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan, Celaleddin Ökten, Abdülaziz Bekkine, Oktay Aslanapa, M. Şevket İpşiroğlu… Bu isimlerle yaşadığı hatıralar, hoca talebe ilişkileri, fikrî ve manevî yakınlıklar… Hepsi tek tek anlatılıyor kitapta. Orhan Okay’ın çalışmalarına bakıldığında yakamozlar giderek genişliyor ve Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Beşir Fuad, Ahmet Mithat Efendi gibi isimler çıkıyor kitaptan. Keza akademisyenlerin “sakıncalı şair ve yazar” sıfatından çekinerek tez yaptırmaya cesaret edemediği Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Mehmet Akif gibi isimler…
Felsefeyle edebiyat arasındaki kavşakta durup edebiyatı ve dolayısıyla öğretmenliği tercih eden Orhan Okay, hocalığının ilk günlerinden itibaren hiçbir derse abdestsiz girmedi. Dinî ve millî olanın safında yer aldı. Din, ahlak, sanat, güzellik anlayışı, insanî değerler gibi millî kaynaklardan hiç uzaklaşmadı. Alim Kahraman’ın dediği gibi “hoyrat ve kaba bir şovenizm yerine, kaynağını önce insana, sonra İslam’a dayayan” bir milliyetçi oldu. Sadeliğin İhtişamı, sadece bir insanın hayatını anlatan değil, o insanın hayatını vesile kılarak bir takım kavramları ve düşünceleri de doğru okumayı öğreten bir kitap.
Kitabın bir sayfasında “Tâlib-i ilim, alanıyla ilgili her kitabı sırtından tanımalı”, diyen Orhan Okay, bu kadar iddialı bir nasihatle, kulağı ve gönlü açık kişilere hâlâ hocalık yapmaya devam ediyor.
“Çocuk ve kitap” deyince, bugün hayali bile tasavvur zor tasavvur edilen bir çocukluktan bahsediyor Sadeliğin İhtişamı. Çocuk ve Yavrutürk dergilerini karıştırarak okumayı söken, yedi yaşlarındayken Necip Fazıl’ın Üç Atlı şiirini ezberleyen, ortaokul yıllarında tarih ödevlerini yapmak için Molla Kütüphanesi’ne giden, ilkokul sıralarında bir arkadaşından Jules Verne alıp okuyan, Sirkeci troleybüsüyle her hafta Sahaflar’a giden bir çocukluktan… Bütün bunlar zamanın ve insanın değişimini gözler önüne seriyor.
Ve şehirlerin değişimini… İlk defa 1963’te gittiği Paris’e, 1978’de tekrar gitmek nasip olur Orhan Okay’a. Şehrin neredeyse hiç değişmediğini görünce, İstanbul’un başına gelenlere hayıflanır. İşte bu iç geçirmeler, tarihe bir tanıklıktır. Bir özeleştiridir. Hatta Orhan Okay’ın çocukluğunun geçtiği Balat’taki ahşap evin yerine 1990’lı yıllarda zamane apartmanlarından birinin dikilmesi, mazinin üzerine beton dökülmesi gibi gelir. Kitapta fotoğrafları olmamasına rağmen, Rami’deki üzüm bağları, Edirnekapı ile Topkapı arasındaki marul ve bakla tarlaları çok güzel görünür.
Osmanlı çatısı altında yüzyıllarca birlikte yaşamış Rum, Ermeni, Yahudi bakiyesi olan insanlarla geçen bir çocukluk da çok güzel görünür. Bütün bu insanların birlikte kutladığı bayramlar, birbirilerine ikram ettiği yemekler, asla ihmal etmedikleri ziyaretler… Kar küresinin içinde uçuşan beyaz tanelerin gerçek olduğuna inanmak nasıl mümkün değilse, bu kitapta anlatılan Suriçi’ndeki hayatın da gerçek olduğuna inanmak öyle zor gelir insana. Zor ama güzel… Kar küresinin çaldığı şarkıdan çok daha güzel bir şarkı eşlik eder kitaba.
Sadece İstanbul değil Diyarbakır, Erzurum, Artvin, Merzifon, Sakarya, Paris, Atina, Marsilya, Napoli ve Pire da vardır kitapta. Kimi askerlik hatıralarında çıkar karşımıza, kimi hocalık yıllarında, kimi ilim yolculuklarında… Evinin her odası, yerden tavana kitapla dolu olan ve eşi Mübeccel Hanım’ın ifadesiyle “Misafirlerin Beyazıt Kütüphanesi’yle karıştıracağı” kadar çok kitabı olan bir akademisyen, bir edip ve bir münevverdir Orhan Okay. Vefatından kısa bir süre önce bir kitaba uzanırken kemiğini kırdığını ve yatağa düştüğünü yine Sadeliğinden İhtişamı’ndan öğreniyoruz. “Bir gün çalındı nevbet-i takdir rıhlete/Ukbâda yol göründü Huda’dan bu davete” diyerek davete icabet eden Orhan Okay’ın, vefatından önceki son yirmi saat içinde bile kitap okuyup notlar aldığını…
Orhan Okay’ın kitap kenarlarına “mühim” anlamına gelen “mim” harfini bırakması gibi biz de buraya bir mim harfi koymak istedik ki bu kitabın önemli olduğu bilinsin.

0 Tartışmaları