“Yaşam nedir? Bir keder vadisi. Dünya nedir? Bir duygusuz insan yığını.”
Nikolay Gogol’un bu sözü yalnızca karamsar bir ruh hâlinin dışavurumu değildir. Modern insanın ontolojik yalnızlığını, kalabalıklar içerisindeki ruhsuzluğunu ve hayat karşısında duyduğu derin yabancılığı anlatan güçlü bir varoluş çığlığıdır. Sadece dünyanın kötü olduğuna dair sıradan bir yakınma olmayıp insanın anlamla olan bağını kaybettiği bir çağın teşhisidir. Gogol hayatı “keder vadisi” olarak tanımlarken acıyı istisna değil, varoluşun temel zemini olarak görür. Gerçekten de insan doğduğu andan itibaren eksiklikle tanışır. Arzu eder, ulaşamaz; sever, kaybeder; inanır, hayal kırıklığı yaşar; umut eder, zaman tarafından tüketilir. Hayatın bu kırılgan yapısı karşısında iç dünyasında büyüyen çoğu zaman mutluluk yerine derin bir hüzündür.
Fakat Gogol’un asıl ağır cümlesi ikinci kısımdadır: “Dünya nedir? Bir duygusuz insan yığını.” Mesele bireysel acıdan ziyade toplumsal çürümedir. Modern çağın en büyük trajedilerinden biri insanın acıya alışmasıdır. Artık felaketler karşısında kimse sarsılmıyor, birkaç saniye dikkat gösterip yoluna devam ediyor. Bir çocuğun ölümü, bir halkın sürgünü, bir annenin gözyaşı ya da birinin yalnızlığı artık dijital akışın sıradan görüntülerine dönüşmüş durumda. Kalabalıklar büyüdükçe merhamet küçülüyor. Teknoloji geliştikçe insanın ruhu daralıyor. Bilgi çoğaldıkça hikmet kayboluyor. Gogol’un “duygusuz insan yığını” dediği şey tam da budur: Birbirine temas eden ama birbirini hissetmeyen topluluklar.
Modern insanın en büyük paradoksu da burada ortaya çıkar. Hiç olmadığımız kadar iletişim içerisindeyiz fakat hiç olmadığımız kadar yalnızız. Sosyal medya çağında herkes konuşuyor ama kimse gerçekten dinlemiyor. İnsanlar artık birbirlerinin kalbine değil, görüntülerine temas ediyor. Bu yüzden kalabalıklar içinde bile büyük bir boşluk yaşıyorlar. İnsan yalnızca biyolojik bir varlık olmayıp aynı zamanda anlam arayan metafizik bir varlıktır. Ruhunu beslemeyen bir medeniyet sonunda insanı kendi içinde çürüten bir mekanizmaya dönüşür. Gogol’un sözündeki karanlık ton biraz da bu yüzdendir: İnsan, ruhunu kaybettiğinde yaşayan bir bedene dönüşür.
Bu noktada yazarın düşüncesi sadece bireysel melankoliyle ilişkili olmayıp medeniyet eleştirisiyle de ilişkilidir. Duygusuzluk tesadüfen ortaya çıkmaz, modern düzenin ürettiği bir sonuçtur o. Sürekli hız, sürekli tüketim ve sürekli rekabet üzerine kurulu bir dünya kişiyi giderek daha mekanik hâle getirir. Artık herkes birbirine ne hissediyor diye değil, ne kadar başarılı diye bakmakta. Değeri karakteriyle değil, performansıyla ölçmekte. Böyle bir dünyada merhamet zayıflık, vicdansa gereksiz bir yük gibi görülmeye başlandı ne yazık ki. Oysa insanı insan yapan şey o kırılgan vicdandır.
Varoluşçu düşünürlerin çoğu bu trajik yalnızlığa dikkat çekmiştir. Fyodor Dostoyevski insanın içindeki karanlığı anlatırken Søren Kierkegaard kaygıyı varoluşun kaçınılmaz hakikati olarak görür. Albert Camus ise dünyanın anlamsızlığı karşısında insanın absürd bir mücadele verdiğini söyler. Gogol’un cümlesi bütün bu düşünsel çizgi ekseninde okunabilir. Çünkü kişinin kendisine de yabancılaşması söz konusudur. İnsan artık neye üzüleceğini, neye sevineceğini, neye inanacağını tam olarak bilemez durumdadır. Ruhsal dağınıklık çağımızın görünmez krizlerinden biridir.
Fakat bu söz yalnızca karamsarlık üretmek için okunmamalıdır. Çünkü bazen hakikati görmek iyileşmenin ilk şartıdır. Dünyanın duygusuzlaştığını fark etmek duyarlılığın hâlâ kaybedilmemiş olması demektir. Acıyı hissedebilmek hâlâ insan kalabildiğimizin işaretidir. Belki de bugün ihtiyaç duyulan en önemli şey daha fazla bilgi değil, daha fazla vicdandır. Daha fazla teknoloji değil, daha fazla merhamettir. Daha fazla hız değil, daha fazla anlamdır. Çünkü insan ancak başkasının acısını hissedebildiği ölçüde insandır.
Bu nedenle Gogol’un sözü sadece bir umutsuzluk ifadesi olarak anlaşılmamalıdır. Aynı zamanda o insanlığa tutulmuş sert bir aynadır da. Orada gördüğümüz şey yalnızca dünyanın karanlığı değil, kendi içimizde büyüttüğümüz sessizliktir. Ve belki de asıl soru şudur: İnsan bu kadar kalabalığın içinde neden hâlâ bu kadar yalnızdır?

0 Tartışmaları