“Dünyadaki en güzel koku, sabırla bekleyenin kokusudur. Gerçekten beklemişsen taptazesindir. İnsan bekleyemezken yaşlanır, fıkırdar, kokuşur…”
Şule Gürbüz’ün 2022 yılında çıkan dokuz yüz sayfalık romanı Kıyamet Emeklisi, iki cildiyle son dönem romanları içinde hem hacim hem de nitelik olarak göz doldururken sabırlı okurlarını edebi bir şölenle ödüllendiriyor. Yazarın, bir gelişim (Bildungsroman) romanı olan eserinde, başkahraman Aziz’in on beş yaşından başlayıp elli bir yaşındaki vefatına kadar süren hayatını, tarikatlarla ilişkisini ve kendini arayışını ele alırken, olay örgüsünden ziyade psikolojiye yaslandığını söylemek pek yanlış olmayacaktır.
Kitabın ilk cildinde olaylar Erzurum’da geçer. Aziz askere gidene kadar Erzurum’da bazı dini meşrep ve tarikatlara ait tekkelerde, dergâhlarda yaşar. İkinci ciltle beraber mekân İstanbul; ağırlıklı olarak Üsküdar olacaktır. Aziz, sorunlu bir ailede büyümüştür. Babası Uşşakî tarikatındadır ve sık sık dilsiz orucu tutmaktadır. Aziz’le sınırlı iletişim kuran babası, büyük oğlu Adem’e daha yakındır. Yemeğe oturduklarında tabağındaki etleri dahi büyük oğlu Adem’in tabağına aktaran baba, Aziz’e karşıysa sert ve ilgisizdir.
Eser boyunca yardımsever, sakin, iyi huylu, sabırlı bir insan olarak tanıdığımız, buna rağmen evinde görmezden gelinen Aziz karakteri kitapta şöyle anlatılıyor: “Aziz, hemen tüm hayatında olduğu gibi, içine girdiği, mecbur kaldığı her şeyi kendisine çok değdirmeden ve onu değiştirmesine de müsaade etmeden belli bir mesafede tutmayı günlük sanat bellemişti.” (s.66/ 2. cilt)
Kitabın başında Aziz’in çocuklu, aile babası haliyle tanışırız. Sonra zamanda bir adım geriye giderek, karısı Tevhide ile tanışma hikâyesine ve bir adım daha geriye giderek Aziz’in on beş yaşındaki haline döneriz. Sessiz babası ve babasının yörüngesinden çıkmayan, o ne yaparsa yapsın eleştirmeden sessizce ona uyum sağlayan annesiyle tanışırız. Anne, çocuklarına ilgisini ve sevgisini gösteremeyen silik bir kadındır.
Ailesinden yeterli ilgi görmeyen Aziz, şans eseri yaşlı ayısıyla birlikte şifacılık yapan Hasan Efendi’yle, onun vasıtasıyla da Melâmi meşrebinde nefes babası olan Baba Hilmi’yle tanışır ve onunla kalmaya başlar. Birkaç gün sonra özleyip evine gittiğinde annesi yine soğuk davranır ve aynı babası gibi onunla konuşmaz. Yokluğuna bu kadar çabuk alışılması karşısında düş kırıklığı yaşayan Aziz, Baba Hilmi’nin evine tamamen yerleşir.
Aziz’in sonraki üç yılı Baba’nın tekkesinde geçer. Burası, dînen kabul edilemeyecek bazı davranışların dahi kabul gördüğü bir yerdir. Öyle ki Baba, zaman zaman Metaksamarka konyağını hem kendi içer hem de Aziz’e ikram eder. Baba Hilmi, neşeli, açık sözlü, dobra bir insandır. Hayatla ilgili cümleleriyle Aziz’i heyecanlandırmaktadır. Aziz, gerçek babasında görmediği yakınlığı, sohbetin insanı saran sıcaklığını Baba Hilmi’de bulur ve ölene kadar onun etkisini üzerinde hisseder. Melâmîlik, kelime anlamı olarak kınanmaktan gelir.
Melâmîler, iç dünyalarını dışa aksettirmeyen insanlardır. Diğer tasavvufi öğretilerden farklı olarak şeriata bağlı görünmeyi önemsemez, bunu iç dünyalarında yaşarlar. Aziz, Baba Hilmi’den on yedi yaşında ayrılmış olsa da boşluğa düştüğü dönemlerde ona dönmeye çalışır fakat başarılı olamaz.
Ailesinin onu reddetmesi üzerine, okuldaki matematik öğretmeni Nazif, Aziz’in velisi olur. Aziz’i eğitmek, onu hamur gibi yoğurarak bu sayede kendini değerli hissetmek istemektedir. Kendisi yerine Baba Hilmi’ye sığınmış olduğunu görünce Aziz’e kinlenir. Birilerinin hayatını değiştirmek, olumlu yöne sevk etmek onuruna erişemeyince Nazif de Melâmîlere dahil olup kabul görmeye yönelir ancak bu çabasında da başarılı olamayınca kendini boğarak öldürür. Okurken bir insanın kendini elleriyle boğarak öldürmesinin mümkün olup olmadığını düşündüren bu olay sonrasında Aziz ile Baba Hilmi’nin yolları ayrılır.
Aziz’in yolu bu kez, babasının intisap etmiş olduğu Uşşakî Şeyhi Kemalettin Efendi’yle kesişir. Çünkü ailesi onu sapkın bir yola girdiği için arınmadan eve kabul etmeyeceklerini bildirmiştir. Bu tekkede din, Melâmîlerden farklı yaşanmaktadır. Aziz, Kemalettin Efendi’nin yönlendirmesiyle Ayçukuru Köyü’nde uzlete çekilir, orada kendi içine doğru derinleşir. Yedi sekiz ay sonra anne babasının acı ölümüyle uzletten çıkarak Kemalettin Efendi’den ayrılır ve askere gider. Aziz, terhis olduğunda Zahireci Osman Bey’in önerisiyle bir tanıdığının himayesine İstanbul’a gönderilir. Birinci cilt, Aziz’in yirmi üç yaşına ulaştığı bu aşamada sona erer.
Aziz, benliğini bulma yolculuğunda bundan sonra Nuhu ile yürüyecektir. Nuhu, İstanbul’a gelen Aziz’e eskiden alıştığı Vakıflar Müdürlüğü’nde işe girmesi konusunda yardımcı olur. Dostlukları kimi zaman arkadaşlık, kimi zaman şeyh-mürid ilişkisi şeklinde devam eder. Nuhu, romanda Aziz’den sonra derinlemesine anlatılan bir diğer karakterdir. O da aynı Aziz gibi İstanbul’a Erzurum’dan gelmiştir. Tarikatlarla bağı vardır; hatta Fahrettin Efendi isimli bir şeyhin on yıl bendeliğini yapmıştır. Fahrettin Efendi öldüğünde, Nuhu her nasılsa çevresindekiler tarafından Fahrettin Efendi’nin postuna layık görülür. İçten içe Aziz’in benliğini tanıma, kendini bulma sürecinde şahsına intisap etmesini bekler. Aziz’in kendini arayan ruhuna teselli vermek arzusundadır ve bunu aslında kendisi için istemektedir. İnsanın bencilliğine iyi bir örnek olan Nuhu romanda şöyle anlatılır:
“Başka derdi, kendinin dipte kalmış, unuttuğu, uzun zamandır dillendirmeyi ihmal ettiği bir derdini hatırlatıncaya kadar dinler, hatırlar hatırlamaz da çocukça bir coşkuyla, ‘Tamam, tamam bak asıl ne anlatacağım,’ deyip memnuniyetle evine girer gibi kendine girer, Aziz’i dışarda bırakırdı.” (s. 72/2. cilt)
“Nuhu zaten dilinde yaşardı, hakikati dilinde büyütür, dışarı salar, sonra da onları seyrederdi.” (s. 73/2. cilt)
Nuhu, sonradan geldiği İstanbul’da kabul görmemiş, sığınamamıştır; dışarıdan baktığı, içine giremediğini hissettiği bu şehre, yabancı kaldığı insanlara öfke duymaktadır. Hatta Allah’a kırgındır. Nuhu ile Aziz, hayat içinde kenarda kalmış olmak hususunda birbirine benzeyen iki karakterdir.
İkinci ciltte Aziz ve Nuhu’nun tanışma maceralarından sonra, eşi Tevhide ile evlenme hikâyesine geri döneriz. Aziz’in tamamen rastlantıyla evlendiği Tevhide’nin hikâyesi Manisa’da başlar. İstanbul’a dayısını ziyarete geldiği bir dönemde yaşına göre fazlaca gelişkin olduğundan ona bir kısmet bulmak icap etmiş, o anda en uygun kısmet, çöpsüz üzüm olan Aziz karşılarına çıkmıştır. Tevhide de kendisini çok sıkmış olan annesiyle sorunlar yaşayarak büyümüş, içindeki renk ve neşe sönmüştür. Sonraları içten içe annesine hak vermiş, öyle yapmasa belki de şarkıcı olurdum diye düşünmüştür. Aziz, aslında karısının değil, kayınvalidesinin seçimiyle ailenin damadı olmuştur. Kendisini mübarek bulup ruhâni sohbetlerinden ötürü saygı duyan kayınvalidesine Aziz de pek hürmet eder. Onların bu sıcak ilişkisi Tevhide tarafından hem anlaşılamaz hem de kıskanılır. Tevhide, Aziz’i evliliklerinin başından itibaren sıkıcı ve anlaşılmaz bulurken, baskılardan dolayı tanıma fırsatı bulamadığı dış dünyanın renklerini kendisine getirmediği için de kocasını suçlar.
Aziz, romanda başarısız bir karakter olarak karşımıza çıkar. Onca içsel yolculuğa rağmen kişiliği tam gelişmemiş, karakteri ham kalmıştır. Bir gelişim romanı olarak değerlendirebileceğimiz eserde Aziz, kim nereye çekerse oraya gidiyor, itirazları olsa da yönlendirmeleri sessizce kabulleniyor. İstanbul’daki yoldaşı Nuhu’ya rağmen, karakteri üzerinde en büyük etkiyi gösteren Baba Hilmi’ye duyduğu özlem devam etmektedir. Bu özlem nedeniyle Erzurum’a dönerek Baba Hilmi’yi arar. Orada pek fazla kimsenin Baba’yı hatırlamadığını görünce onun tek kişi için ortaya çıkmış bir mucize olabileceğini düşünür. Sonunda bir köyde mezarını bulunca üzüntüyle İstanbul’a döner. On yedi yaşındayken Baba’dan dramatik bir şekilde ayrıldığı, peşinden gitmediği için suçluluk duyar.
Muhafazakâr çevresi hoş karşılamasa da romanda Baba Hilmi olarak anılan Melâmî şeyhi, Aziz için sıcaklık görmediği öz babasının yerine geçiyor. Aziz’in askerden dönmesiyle İstanbul’da devam eden romanda bir yanıyla aile eleştirisi yapılmıştır demek yanlış olmayacaktır. Aziz çocukluğunda huzur bulmadığı, sevgi görmediği için evinden ayrılmıştı. Söze, sohbete ihtiyaç duyan bir gençken evinde dilsiz orucu tutan bir babası ve onun gölgesi gibi davranan bir annesi olduğundan yalnız hissetmişti. Sahip çıkılma, değer görme ve sohbet etme ihtiyacını konuşkan Baba Hilmi’nin dergâhına giderek karşılıyor. Bunun yanında Baba’ya kör bir hayranlık duymuyor; onun beğendiği yönlerini alıyor ama tam teslim olmuyor. Kendi benliğini koruyor. Onun hayata olumlu bakan, neşeli, babacan yönlerinden etkileniyor.
Romanda din sosyolojisiyle ilgili veriler de görebiliriz; kahraman Aziz üzerinden şeyh-mürit ilişkilerini görme şansı buluyoruz. Ülkemizde yer bulan değişik tarikatlar ve farklı meşreplerle ilgili bilgi sahibi oluyoruz. Kelime anlamı olarak “kinanmak” kökünden gelen Melâmîlikte kişiler, toplumun kınayacağı şeyleri yaparak benliklerini eritmeyi, kibirden uzaklaşmayı amaçlarlar. O sebeple Baba, dinen yasaklanmasına rağmen konyak içmektedir.
Eserde din teması önemli bir yer tutar. Baba’nın evinde yaşanan din ile Uşşakî dergâhında yaşanan dinî rutinler farklıdır. Birinde daha özgür yorumlanan dinî yaşantıyı, diğerinde geleneksel bir tarikat yaşantısını görürüz. Aziz’in buralarda bulunma sebebiyse en azından başlangıçta dini bir arayış değildir. Romanda kahramanların Allah aşkına ulaşmaktan daha çok kendini keşfetme, hayatına anlam katma tasası dikkat çekiyor. Kahramanların bir yaşam gayesi olmadığı, hayat önlerine ne koyarsa alıp kabul ettikleri ama önlerine konandan da hoşnut olmadıklarını görüyoruz. Aziz ve Nuhu bir tarikata bağlılar, bir yolda ilerleme çabasındalar ama nihai amaçlarının ne olduğu konusunda kafaları karışık gibi. Allah aşkından ziyade benliklerinin fark edilmesi çabaları ön planda görünüyor. Hayat içinde kaybolmuş yolcular gibiler.
Sözgelimi Aziz, anne babasından sıcaklık ve ilgi görmemekten şikayetçiyken, kendisi de ne karısıyla ne çocuklarıyla ideal, sıcak bir ilişki kurma konusunda başarılı sayılmaz. Nuhu şans eseri Fahrettin Efendi’yle tanışmış, on yıl onun peşinden yürümüş; vefatından sonra kendini şaşırtıcı şekilde onun manevi koltuğunda bulmuştur. Müritlerine ne verebileceğiyse şüphelidir. Aziz’e kendisine intisap etmesini teklif ettiğinde ona nasıl şeyhlik yapacağını kendisi de bilmemektedir. Dahası, böyle bir teklif yaptığı için Aziz’in gözünde iyice küçülmüştür.
Tevhide’ye gelince; Manisalı olmaktan, anne babasından, Aziz’in karısı olmaktan, Kuzguncuk ya da Nakkaştepe’de değil de İcadiye’de oturmaktan, komşularından, velhasılı her şeyden şikayetçi olan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor romanda. Mutsuz çünkü kendini bulamamış, bulmasına izin verilmemiş. Annesi ona nefes aldırmadan büyütmüş. İcadiye’de karşı komşusu ona sıcak davranmakta, yaptığı börekleri beğenmekte ama Tevhide bu komşuya kendisi gibi İcadiye’de oturduğu için kıymet vermemektedir. O hep elinde olmayanlara özlem duyar. Kuzguncuklu ahbaplarını havalı bulur ama onlardan da kıymet göremez. Tevhide’nin arafta kalması, kocası Aziz’e benzer.
Aziz hep sıcak bir yuva özlemi duymuştur ama şimdi ev halkını kendinden uzak tutar, onlara yakın davranmaz, açılmaz. Devamlı olarak evin en üst katında yalnız başına oturur. Derviş olmak, yanmak ister ama dünyaya da gözünü tam kapatamaz. Hepsi kendine özgü çelişki ve çatışmaları olan, kenarda köşede kalan bir nevi hayata tutunamayan kişilerdir.
Romanda olay örgüsünden ziyade, yazarın anlatıcı olarak ön planda olduğunu, yüksek bir edebiyat dili kullanma çabasını görüyoruz. Şule Gürbüz; Türkçeyi maharetle kullanarak, okur olarak bizlere bir dil şöleni sunuyor. Kahramanların en gizli, en derinde kalmış duygularını ilmek ilmek işleyerek görünür kılıyor. Kendisiyle yapılan bir radyo söyleşisinde asıl olarak metin yazmayı sevdiğini, türlere bağlı kalarak yazmanın kendisine zor geldiğini, yazdıklarına metin/ anlatı demek istediğini ancak okurun bir tür ile karşı karşıya kalmak istemesinin onu belli bir türde yazmak zorunda bıraktığını söylüyor. Şule Gürbüz’ün Safiye Erol ve Samiha Ayverdi’yi anımsatan bir çizgisi olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır.
Şule Gürbüz’ün dili ve üslubu öyle güzel ki bazı cümleleri anmadan, kayda geçirmeden bu yazıyı sonlandırmak yazık olacaktı:
“Kalabalık müthiş tenhaydı.” (s. 142)
“Ölünce başka iş yoksa, hava çok fena değilse, cami de çok uzak değilse cenazesine gidilir, ‘İyi tanır bilirdik. İyi adamdı’ denirdi. Bir iyi adam daha yolcu edilir, kalan kötülerle de idare edilirdi.” (s. 15)
“Banyoda sabunu eline her zamanki gibi rastgele çarçabuk yasak savarak değil de köpükler içinde raksan bir cilve ile oynayarak aldı. Sabunu elinde her çevirişinin farkındaydı; sabun da sanki can ile mukabele ediyordu, elinden bırakası yoktu, bırakırken sabunu da bir güzel yıkayıp gönlünü aldı, yatağını temizleyip düzeltti. Sofraya, koparken üzülmüş, kopup geldikten sonra neşe ile kokusunu salan bir dereotu demeti gibi oturdu.” (s. 21)
“Aziz gidip oturdu ama izlendiğini bildiği için camdan bakıyor gibi yapıp arkasını dönerek oturdu. Elbette camdan dışarı değil, kendinden içeri bakıyordu.” (s. 96)
“Olgunluk kendiyle barışma değil, başkalarıyla barışmaktı.” (s. 97)
“Kabahatli olmaya da alışmak lazım, kabahatsiz olmaya çalışmak hem çok zor hem helâk edici.” (s. 124)
“Bütün kuşlar gibi insanlar da adeta gagalıydılar, ya eşeliyor, ya gagalıyor, ya geveliyorlardı.” (s. 130)
“Annesi bakışlarını Aziz’den alıp kenara çekti, kendisini hiçle meşgul etti.” (s. 133)
“Hangi gözyaşı sahibinden başka bir yanakta kurudu, sonradan üzülmek değil mi zaten dünya laneti, sonradan anlamak değil mi aptallığın alameti?” (s. 141)
“Kendimi kendime göstermeliyim ama gördüğüme rıza göstermemeliyim.” (s. 141)
“Maske takmak bir mevcudu gizlemek değil, mevcudun olmayışını gizlemekti.” (s. 142)
“Kendini görmezden gelecekmişsin Aziz, biz görmeye çalıştık, ne var da göreceksek.” (s. 146)
“İnsanın kendini küçük düşürmesinde bir büyüklük, başkası eliyle olanda ise geçmez bir illet vardı.” (s. 147)
Nuhu karakteri ikinci ciltte geniş bir yer tutuyor. Nuhu’nun Aziz’in Baba Hilmi’ye olan bağlılığını kıskanması, Baba’nın ölümünü öğrenip yıkılan Aziz’in şeyhi olmaya adım adım karar vermesi ve bunu tereddütlerle biraz da utanıp sıkılarak teklif etmeye çalışması, onun bu niyetini anlayan Aziz’in içinden kabul etmek istemese de naçar kabul edip intisap etmesi, bu esnada birbirlerini yıllardır tanıyan iki ahbabın içine düştükleri çekingen durum, Şule Gürbüz’ün usta kaleminden zevkle okunuyor. Gürbüz’ün kullandığı kelimelerle tasavvufi konulara hakim olduğunu görüyoruz.
Kıyamet Emeklisi, okurdan dikkat ve emek isteyen bir eser; uzun cümlelere hakim olmak zaman zaman zorluyor okuru. Ancak romanda bize aşina gelen ruhi durumlar, yer yer ironi, ince alay, yazarın ustalığını sergilerken verilen emeğe değdiğini hissediyoruz. İnsan nedir, hayat nedir, nasıl yaşanmalıdır, insanın benliği, alt benlikleri gibi konuları tekrar tekrar düşünüyoruz okuma süreci boyunca.
Kitabın kapak fotoğrafları bizzat yazar tarafından Erzurum’un Ayçukuru Köyü’nde çekilmiş. Birinci cildin kapağındaki fotoğraf dışarıdan içeriye doğru çekilmiş, kişisel yolculuğun bu ciltte dıştan içe doğru ilerlediğine dikkat çekiliyor. İkinci cildin kapak fotoğrafı ise kulübenin içinden dışarı doğru çekilmiş; bu ciltle beraber kahraman Aziz artık büyümüş, askerlik, evlilik, çoluk çocuk gibi dünyevi olayların hayatındaki alanı artmıştır. Bir diğer yorumla, insan hayatının hem iç hem dış dünyaya dair ayrıntıları olduğundan fotoğrafları bu şekilde değerlendirebiliriz.
Kitabın ikinci cildinde de Şule Gürbüz’ün güzel cümleleri, ince ayrıntıları yakalaması ve bunları ustaca ifade ediş tarzı devam ediyor. Bu bölümden altını çizdiğimiz cümleleri paylaşmak isteriz:
“Nuhu, gökte iken görkemli, upuzun kanatları olan bir kuşmuş da şimdi bu çalı çırpı ve kurumuş çamurdan yapılmış yuvaya sığmış gibi kendine şaşmış duruyordu.” (s. 5, 2. cilt)
“Aziz kendini bir kıvamda ve geldiği kapta tutmaya, dökülmemeye çok gayret göstererek… Hemen susup köpüğün hiç değilse tencerede kalmasına dikkatle kabardığı yerden kendine üfleyip durdurdu.” (s. 8, 2. cilt)
Romanda Nuhu’nun Aziz’e kız isterken sergilediği beceriksizliği Şule Gürbüz ince bir mizahla anlatırken, evlilikle ilgili ilginç fikirler serdediyor. Bu kısımlarda mizah unsurunun hayli güçlü olduğu görülüyor.
“Nuhu evlilikle ilgili işin serinlememesi için konuların üstünü battaniye ile örtüyor, Aziz’in de o battaniyenin altına girmiş yeni mayalanmış bir yoğurt gibi sallanıp sarsılmadan tutmasını sağlamaya çalışıyordu.” (s. 24, 2. cilt)
Nuhu manevi yolculukta Aziz’i kendine rakip görüp evlenirse yolculukta geri kalacağı için memnuniyet duyarken, kurduğu cümlelerin bu niyetin tersini ifade etmesi gülümsetiyor.
“Eş demek hem, hemen eşit derecede birbirinin hakkından gelmiş kadına ve erkeğe seneler içinde verilen bir sıfat bir hüner çelengidir. Allah’ın her kuluna muhterem şeytan efendiyi musallat edip onu sersem ve yorgun hale getirecek hali yok ya, karısı kocası dururken hem de. Bırak da şeytan da nefes alsın ya da daha değerli kullarla uğraşsın.” (s. 34, 2. cilt)
“Burada öfke toprağa müthiş bereketli, bire on veren bir tohum gibi düştü.” (s. 29, 2. cilt)
“Gözyaşı halbuki kendi bendini ıslatarak yıkman içindir.” (s. 460, 2. cilt)
“Aziz ile anası o tuhaf kelimelere, manalara binip gidiyorlardı.” Ve Tevhide yine yalnız kalıyordu.
“Kendini parçalara ayrılmış, her biri ile bazen bir masada oturmuş, bir yatakta yatmış, bir otobüste seyahat etmiş, bir karar alırken öbürü duymasın diye kendini kendi yanından saklamıştı.” (s. 191)
Görmek ve görülmek romanda üzerinde durulan kavramlardan. İnsan hem kendini görmek, anlayabilmek hem de başkalarının onu görmesini, anlamasını arzu ediyor. Aziz en başta anne babası tarafından görülmediği için dertli; kendisini gören Baba Hilmi’ye bu yüzden sığınıyor. Sonra karısı evliliklerinin başından itibaren görmezden geliyor onu. Nazif Öğretmen görülmemekten muzdarip; istiyor ki birileri onu görsün, ondan etkilensin, dünya yüzündeki varlığına birilerini şahit tutsun; başaramayınca çekiliyor dünyadan. Nuhu, görülmediği için İstanbul’a ve ahalisine, sonra Aziz’e hatta Allah’a kırgın, kızgın. Aziz onun şeyhi olarak görsün, kıymet versin istiyor. Şule Gürbüz şöyle veriyor romanda görülme arzusunu: “Sen mi yalnızsın, işte ben varım, bir büyük mü lazım, daha beni ne zaman göreceksin, başın mı sıkıştı, işte o kendine yeter sandığın halinin meali ve melali, horozun, ‘Bir de ben varım,’ deyişi.” (s. 290, 2. cilt)
Sonuç olarak diyebiliriz ki; aile, çocuk yetiştirme, evlilik, din, tarikat
lar, benlik, yalnızlık, parçalanmış benlikler, kişinin toplum içinde yalnızlığı, toplumsal rolünü benimseyip benimsememesi, Erzurum ve İstanbul şehirlerinin manevi iklimi, toplumun dışında kalmış insanlar, bir tür tutunamayanlar anlatılmıştır bu romanda.
Peyami Safa; romanın sinemadan farkı ve üstünlüğü insanın ruhunu yakalamasıdır, der. Şule Gürbüz, dili kullanmada, duyguları tahlil etmede usta bir yazar olarak olay örgüsünden ziyade duygulara, iç dünyalara odaklanan bu hacimli eserde roman sanatını bu işleviyle sunmuş okura. Bir sinema filminde göremeyeceğimiz ruhun derinliklerini yaprak yaprak açarak sergiliyor bize.
Şule Gürbüz’ün Kıyamet Emeklisi romanı okunup rafa kaldırılacak bir kitaptan ziyade dönüp tekrar okunacak, klasikler arasında adını yazdıracak nitelikte bir eser olarak zihnimizde yer ediyor. “Kim ölse, ne olsa hükmü yok dercesine ötüyordu kuşlar. Dünya sımsıkı kapalıydı hâlâ. Ne kadar uğraşılsa sımsıkı kapalı, içindeki içindeydi.”
Şule Gürbüz, Kıyamet Emeklisi I-II Cilt (Mayıs 2022) İletişim Yayınları.

0 Tartışmaları