Annemi saçlarından tanırım, bana yalan söylemeyin. Dalgalı, kahverengi ve sık; beline kadardır saçları, kestiğini hiç görmedim. Ona göre, kefenlenirken göğüslerini örtecek uzunlukta, mümkünse kınalı olmalıdır bir kadının saçı. Bizim buralarda, göç vaktinin ne zaman geleceği bilinmediğinden hep hazırdır annem. Abdest alır, başını örtüp uykuya öyle geçer. Ömer’i babama emanet eder, Ahmet’i bana; hepimizi Allah’a.
Can kardeşim, mavi çizgili beyaz kumaşı omuzlarına sardığında, bağrı yandı annemin. Biz, dedi, aynı istikametin yolcuları; birimiz eziyetteyken diğerimiz o kahveyi nasıl içeriz. Hadi uzatamadın elini, çekip alamadın bizi ateşten; mezalime alkış tutmak niye? Çocuklarını onca yıl, yüreği ağzında, zamanla bizim de kanıksadığımız gri dumanı soluyarak büyüttü annem. Yakındığını hiç duymadım, can kardeşim, mavi çizgili beyaz kumaşı omuzlarına sarmadan önce.
Bana Ahmet’i bulun. Sedye üzerinde hızla çadıra alınırken annemin yanında değildi. Onun, yapışıp bırakmama huyu vardır. Diyelim ki bebeğim yanlışlıkla eline geçti, bu nadir olur çünkü Muhlise’yi çok iyi saklarım, örgülerinden öyle bir tutar ki, kendisi bırakmadıkça alamazsınız. Abisinin boyalarını sürekli kaybeder, ağzına alıp ıslattığı olur ama burada kabahat onun değil, kardeşine kıyamayıp eşyalarını toplamayan Ömer’in. Annemin saçlarıyla oynayarak uyumaya alışıktır Ahmet, en çok ona yapışır, ayrılmaz. Sedye üzerinde hızla çadıra alınırken annemin yanında değildi, bana Ahmet’i bulun.
Son günlerde şehrimizdeki gri duman göz gözü görmeyecek kadar çoğaldı, babam işe gitmiyor, hep yanımızda. Beşimiz, yer yatağında birbirimize sarılıp uyuyoruz geceleri, ben değil ama kardeşlerim yüksek sesten korkuyor. Mahallemizdeki yıkıntıları canavarlara benzetip olmayacak hikayeler uyduruyor Ömer. Kendini kandırıyor, canavar diye bir şey yoktur. Gündüz arkadaşlarıyla oynadığı taş yığınlarından gece neden korkar ki, çocukluğuna veriyorum. İki gündür elektriğimiz kesik olduğundan ben de korkuyorum biraz, karanlığın ortasına düşen ateş yığını ürkütücü oluyor.

Amcam bize gelsin diye günlerdir uğraşıyor babam. Gelmek istemiyor. Harabeye dönmüş evinin üzerindeki koca beton parçalarından birisi de oymuş gibi taş olup kaldı amcam, kımıldamadan oturuyor. Kızlarının toza bulanmış oyuncak ayıcığını bir an olsun bırakmıyor elinden. Bir yere bakıyor, bir şeye; bizim göremediğimiz, onun gözünü alamadığı. Bakışlarındaki derinlik, olduğu yere mıhlanması, kahrediyor babamı. Ömer Ahmet’i nasıl seviyorsa babam amcamı öyle seviyor.
Annemi saçlarından tanırım, izin verin göreyim. Ona karşı görevlerim var, çocuk değilim ben. İzin verin elini yüzünü sileyim, tozu toprağı arındırayım saçlarından. Örmem gerekir ayrıca, göğüslerinin üzerine uzatmam; öyle isterdi annem. Son kez öpeyim ellerini, amcamın çocuklarına selam göndereyim. Ahmet, Ömer, babam ve amcam bana emanet, hepimiz Allah’a; haber edeyim. Sabahtan beri göremedim, bana Ahmet’i bulun.

0 Tartışmaları