Hz. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle demişlerdir:
“Dâvûd oğlu Süleyman (as), Beytü’l-Makdis’i inşa edince Yüce Allah’tan üç şey istedi: (Birincisi) Doğru ve isabetli hüküm verme yeteneğinin kendisine verilmesini istedi ki bu kendisine verildi. (İkincisi) Kendisinden sonra kimseye nasip olmayacak bir iktidar verilmesini istedi, bu da kendisine verildi. (Üçüncüsü) Mescidin inşaatını bitirdikten sonra, ‘bu mescide sadece namaz kılma düşüncesiyle gelen bir kimseyi annesinden yeni doğmuş gibi oradan çıkarmasını’ Allah’tan niyaz etti.” Başka bir rivayette yer alan ayrıntıya göre, Resûlullah’ın (sav), “Süleyman’ın ilk iki dileği gerçekleşmiştir; üçüncüsünün de kendisine verilmiş olmasını umarım.”
Mekân sözcüğü “k-v-n” kökünden türemiş ve bir mastar anlamında hem “varolmak” hem de “bütün varolanları içeren kozmos” anlamlarını kapsayan bir kelimedir. Dolayısıyla bütün evren yani varolan şeylerin tümü bu kevn’e/oluş’a varolmaya=kâinat’a aittir. Böylece mekân, şeylerin (eylemlerin/amellerin) oluşturduğu yer demektir. Buna göre mekân kavramında soyutla somut arasında sürekli bir gidiş-geliş vardır. Kur’an-ı Kerim’in kâinat’ı Allah’ın varlığına, birliğine işaret eden “kevnî ayet” olarak tanımlaması, kendisini de “kavlî/sözel ayet” olarak tarif etmesi bu bağlamda da değerlendirilmelidir.
Bu sebeple Kur’an’la hayatını anlamlandırmış, Kur’an insanı olma yolunda varoluşunu gerçekleştirmeye çabalayan insanın mekân’la ilişkisinin anılan çerçevede realiteye aktarılması beklenir. O vakit, Kutsal Kâbe’ye baktığında (nazar) mekânsızlığın mekânda görünür üç boyutlu mimari simgesini görecek, Hz. Peygamber’in Miracını mekân’dan mekân’a ve oradan da mekânsızlığa seyir olarak algılayacaktır. İşte onun bu algılayışı, insan-hayat-tabiat-evren bütünlüğünü keşfettiren bir ufuk vermiş, bireyin/toplumun “kendinin farkında olması” için “unutmaması gereken ilkeler”i hatırlatmış olacaktır. Böylece insanın “hilafet/emanet sorumluluğu” ve bilincini canlı tutması, hayatın her an sorgulayan son derece hızlı akışına doğru/salih cevaplar vermesi istenmektedir.
Kutsal sözcüğüne gelince, mukaddes, kutsal ve ilâhî âlem ile ilgili anlamındaki Arapça kuds-kudsî’den etkilenmiş ve lügatte şu anlamları verilmiştir: 1. Dinî bir saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsî, mukaddes. 2. Üzerine saygı ile titrenen, korunması gereken. Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken. 3. Tanrı’ya ait olan.
Sosyal psikologlara göre bireylerin birbirinden farklı dört mekânı vardır: Mahrem mekân, kişisel mekân, sosyal mekân, genel mekân. Ancak, insanın psikolojik davranışlarını, inancının belirlediği hayatı anlamlandırması yönlendirir. Böylece bir ruhsal/manevî mekân kavramı da ortaya çıkmaktadır. İnsan bu mekânları kendi kültürüne ve bu kültürün belirlediği psikolojik davranışlara göre kullanır. Aynı zamanda insan, iyi yaşanacak kent imar edebilmek için mekân’la ilişkisini, mensup olduğu milletin kültürünün içerdiği bu değer hükümlerinin etkisi altında oluşturur. Yani o kendini, tabiatı, evreni algılayışının/anlamlandırışının oluşturduğu değer duygusuyla mekân’a bakmış, örneğin, Eski Mısır’dan Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı’ya ve günümüze kadar kentleri kurarken, anıtları yaparken, tapınakları inşa ederken hep bu değer duygusuyla oluşmuş bir bakışla mekân’ı biçimlendirmiştir. Çünkü kültürde “bilgi” esastır; her kültürün insan-mekân ilişkisini düzenleyen ve onun tarihini, inanışını ve felsefe anlayışını, sosyal ve ekonomik yapısını, bilim ve teknoloji birikimini, coğrafi konumunu, malzeme olanaklarını, estetik beğenilerinin tümünü içeren ve yansıtan sessiz bir dili, yani hayatı anlamlandırma dili vardır.
Kutsal mekân kavramı doğal olarak her anlam kürede1 farklılık göstermektedir. Müslüman kültürün anlam küresinde kutsal yerler denildiğinde anlaşılan, sözlük anlamıyla uyumlu bir anlam içeriğine sahiptir. İslâm’ın kutsal mekânlar olarak kabul ettiği yerler Mekke, Medine ve Kudüs şehirleridir. “Buraların kutsallığı kendiliğinden bir kutsallık değil el-Kuddûs olan (Hayata aktif ve aktüel müdahale eden) Allah’ın kelâmının inişi dolayısıyla “verilen” bir kutsallıktır. el-Mukaddes’in (Kutsal kılınmış yer) (bkz. Nâziât 79/16) anlamı da zaten budur. “Hıristiyan kültürün anlam küresinde kutsal mekânlar denildiğinde anlaşılan ise Filistin’de, Hz. İsa’nın hatırasına bağlı yerler ve tapınaklar (Beytüllahm mağarası, Nâsırâ, Tabor dağı, Meclis, Golgotha, Kutsal kabir, Uruç mağarası, Bakire Meryem’in kabri)dır. Her iki inancın kültüründe bu mekânları mukaddes kılan bazı sebepler kaynaklarında ayrıntılı şekilde açıklanmıştır.
Müslüman bireyin hayatını anlamlandıran kitap Kur’an-ı Kerim’de “Kudüs ismi geçmediği gibi İslâm kaynaklarında bu şehrin adı olarak zikredilen diğer isimlere de rastlanmamaktadır.” Ancak müfessirler, İsrâ 17/1’de Mescid-i Haram’dan Mescid’i Aksa’ya İsrâ’yı (Gece Yürüyüşü’nü) anlatan ayetteki “el-Mescidü’l-Aksâ”yı; İsrâ 17/7’de Beyt-i Makdis’i; Enbiyâ 21/71’de “sürekli olarak kutlu kılınan ülke”yi; Mâide 5/21’de “Allah’ın size yazmış olduğu kutsal ülke”yi; Bakara 2/58 ve A’raf, 7/161’de “kapısından selam vererek girilecek ve hataların bağışlanacağı yer”i; Yunus 10/93’te “İsrailoğullarının ‘yerleştirildiği çok iyi bir yer’ ve ‘onlara güzel rızıklar verilen yer’”i; Kasas 28/30’de “Kutlu yerdeki vadi”yi; Enbiyâ 21/81’de “Kutlu kıldığımız ülke”yi; Sebe 34/18’de “(Filistin’de) bereketlendirilmiş kentler arasında gece-gündüz güvenlik içinde gezip dolaşılacak yer”i Kudüs, Kudüs’teki Beytülmukaddes ve şehrin de içinde bulunduğu Filistin toprakları olarak anlamışlardır.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’in hadislerinde kutsal mekânlarla ilgili belirlemeler olduğu görülmektedir:
Ebû Zerr’den rivayet edilmiştir: Ben, “Ey Sevgili Peygamberimiz! Yeryüzünde ilk kurulan mescit hangisidir?” dedim. O (s.a.s.): “Mescid-i Haram’dır” buyurdular. “Sonra hangisidir?” dedim. O, “Mescid-i Aksâ’dır” buyurdular. “Bunların arasında ne kadar zaman vardır?” dedim. “Kırk sene” dediler. (Müslim, Mesâcid 1)
Ebû Hüreyre (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle buyurduklarını haber vermiştir: «(İbâdet için) sadece şu üç mescide yolculuk yapılır: Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebî ve Mescid-i Aksâ…» (Müslim, Hac, 511)
Râfi’ b. Amr el-Müzenî (r.a.), Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) şöyle buyurduğunu işittim demiştir: “Acve hurması ve (Beyt-i Makdis’teki) kaya, cennettendir.” (İbn Mâce, Tıb, 8)
Berâ b. Âzib (r.a.) şöyle demiştir: Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) Medîne’ye geldikten sonra on altı ve on yedi ay kadar Beyt-i Makdis’e doğru namaz kıldılar. (Tirmizî, Salat, 138)
Hz. Peygamber’in azatlı hizmetçisi Meymûne (r.a.): “Ey Sevgili Peygamberimiz! Beyt-i Makdis’e gidip gitmeme hakkında bize ne buyuruyorsunuz?” dedim. Sevgili Peygamberimiz: “Orası haşr ve dirilişin gerçekleştiği yerdir. Gidin ve orada namaz kılın! Çünkü orada kılınan bir vakit namaz, başka yerde kılınan bin vakit namaz gibidir” buyurdu. Ben, “Peki oraya gidecek imkân bulamazsam ne dersiniz?” dedim. O, “Oraya aydınlanmada kullanılmak üzere zeytinyağı gönderirsin. Bunu yapan, oraya girmiş gibi olur” buyurdular. (İbn Mâce, İkâme, 196)
Bizi biz yapan değerlerimizin ve dinimiz İslamiyet ile katıldığımız ortak kültürümüzün temelinde Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’in sünneti (örnek insanlık yolu) vardır. O halde yukarıda sunulan ayet ve hadislere göre Kudüs, mümin bireyin bir değer’idir. Bu değeri ona mekân’la ilgili idrak, duygu ve bilgilerinin tezahür ettiği kutsal mekân olarak Kudüs’le ilgili davranışlarında da yol gösterir.
Buna göre kutsal mekân Kudüs, Allah-âlem, Allah-insan, insan-insan ve insan-âlem ilişkileri alanlarına ait bir kavramdır. Söz konusu alanların her birinde hayata katılacak anlam ve eylem (amel) farklıdır. Aslında her alanda keşfedilecek anlamlar ve eylemler insan olmak yolculuğunun iki temel güdüsüdür. Nitekim bu yolculuğa çıkmanın ilk hazırlıkları niyet etmek ve istikamet belirlemekle başlamaktadır. Hz. Peygamber, “Ameller ancak niyetlere göredir” ve “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır” buyurmakla Allah’a sevgi ile içten kulluğun (takvâ) gerekliliğine işaret etmiştir. Bu konuya vahiy-değer ilişkisi bağlamında “hayatın manevî işleyişi” çerçevesinde bakıldığında niyetle amel/eylem-ürün arasında ruh-beden misali bir ilişki bulunduğuna dikkat edilmelidir. Niyet, “Kalbin hemen veya sonucu itibariyle maksada uygun bulduğu, yeni bir yarar sağlayacağına yahut bir yarar sayacağına hükmettiği fiile yönelmesi” şeklinde tanımlanır. Dini terim olarak ise, “Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve O’nun hükmüne tâbi olmak üzere fiile yönelen irade” şeklinde tarif edilir. Bu da istikameti getirir. İstikamet, “manevi kaynaklı bir yola, manevi yükseliş niyetiyle girmek”tir. Bu noktada anlam ve niyet, eylemle bütünleşir. Niyet ve eylemin el ele verişi, insana tutarlılık ve kararlılık kazandırarak yoldan sapmamasını sağlar.
Dolayısıyla kutsal mekânımız Kudüs ile ilişkimiz, içimizdeki niyetimizle varoluşsal boyutta birleşerek bir değeri amele/eyleme/pratiğe yöneltiyor. Her mümin birey kendi anlam küresinde bu eylemi insan onuruna yaraşır bir şekilde hayata katmak istiyor. Hâlbuki Kudüs uzaklarda bir şehirdir Anadolu’da yaşayan bizler için. Ama nasıl ki “Uhud bir dağdır; o bizi sever, biz de onu severiz” hadis-i şerifindeki hikmette olduğu gibi “Biz bir dağı seviyoruz; o dağ da bizi seviyor!” O halde, “cennetteki bir dağ olan Beyt-i Makdis’le” hayatın manevi işleyişiyle bu ruhsal/manevi mekânla apayrı bir boyuttan sevgi bağımızı keşfetmeye çalışmak ve bir temas sağlamak imkânı her an ve her mekânda mümkün görünüyor.
Kaynakça
Bünyamin Erul, “Ayet ve Hadislerle Kudüs” (kartela), DİB Yay., Ankara 2017.
Hüseyin İ. Taşkıran-Ahmet Nedim Serinsu, “Osmanlı Mimarisinde Kültürel İfadelerin Kültürel Kullanımı”, Dini Araştırmalar Dergisi, Ocak-Nisan 2000, Cilt: 2 sayı: 6, s. 223-237.
Hadislerle İslâm, DİB Yay., Ankara 2013 4. baskı.
İlhan Kutluer, “Mekân”, DİA, XXVIII.550-552.
Kürşat Demirci-Günay Haral, “Kutsiyet”, DİA, XXVI.495-497.
Meydan-Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi, “Kutsal; Kutsî”, “Mekân”, VII.680-682; XIII.556-557.
Kubbealtı Lügâtı -Misalli Büyük Türkçe Sözlük-, Kubbealtı Yayınları, İstanbul 2005.
Nebi Bozkurt, “Kutsal Yerler”, Şâmil İslâm Ansiklopedisi.
Dipnot
(1) Kıymetli filozof Ahmet İnam Hocamız, sıklıkla kullandığı bu kavramı şöyle tanımlamaktadır: “(Anlam küre,) yer küre, su küre, hava küre gibi kürelerden biri: Bu küre ‘fiziksel’ bir yapı taşımıyor. Orada, duygu, düşünme akışları, kültür ürünler, kavramlar ve kavramlararası ilişkiler, düşler, tasarımlar, düşünceler; bu kavramları, ilişkileri, düşünceleri dile getiren dilsel ürünler bulunuyor. Anlam küre olmasaydı, iletişim salt hayvansal düzeyde kalırdı; belki hayvansal iletişimin bile, anlam kürede olup bittiğinden söz edilebilir. Anlam küre, simge barındırır: Orada yaşama verdiğimiz anlamlar ‘yaşar.’” Ahmet İnam’ın makalesi için bkz.: http://www.jmo.org.tr/resimler/ekler/f9f5e2189cd9c14_ek.pdf?dergi=MAV%DD%20GEZEGEN%20POP%DCLER%20YERB%DDL%DDM%20DERG%DDS%DD

0 Tartışmaları