MAHZUN ŞAİR: HAYRETTİN ORHANOĞLU


Tenhâ ve mahzun idi. Issız mekânların sesiydi. Beden libasından taşan ruhu bir seyyah olup şiir vadilerinde geziniyordu. Şairdi. Öğretmendi. Akademisyendi. Dergi çıkardı. Tiyatro grubu kurdu. Oyunlar yazdı. Senaryo yazdı. Çok yönlü ve çok hareketliydi. Bulunduğu ortamı şenlendiren nükte sahibi bir gönül insanı idi. Araştırma ve inceleme türünde eserler verdi. Edebî yönünü hiç ihmal etmedi. Roman da yazdı, şiir de. Şair yönü daha çok bilindi.
Biz Hayrettin Orhanoğlu’nu şair olarak tanıdık. O, şair olarak da veda etti. Vedası da ona mahsustu. Şiiri gibi son buldu ömrü
Hayrettin Orhanoğlu bir dost idi. Hâl dilini bilirdi. Şiiri, iç dünyasının dışa vurumuydu. Belli ediyordu her dizede ruhunun inişli çıkışlı serüvenini. Hikâyesi vardı. Edebî yönünü hem gerçek hayatta hem de kurguladığı dünyada buluşturuyordu. Mutsuzluk Komedyası’nda “Kelimeleri kelimelere ulamaktan daha kolay ne var ki?/Ya yazgıyı yazgıyla anlamaksa biricik yol” derken de kaderine sığınıyor ve “Bu kervan zamanla zamansızlık arasında / Beni bana mahkûm edecek” diyerek kendisine yakışan tenhâlığın ve mahzun hâlin resmini çiziyordu.
Hayretin Orhanoğlu, dört mevsim gibi bir ömür sürdü. Ömrünün en verimli döneminde veda etti. Hayat biraz da böyledir. Sizi size bırakmaz ecel. Kapımızı ansızın çalar ölüm. Ben geldim, der ve alıp götürür sizi. Aslında Hayrettin Orhanoğlu’na “Ben geliyorum,” demişti. 14 Ağustos 2021 tarihinde Konya’da yapılan 11. Mevlana Şiir Şöleni’ne katılmak üzere Giresun’dan özel aracıyla Tokat’a gelecek ve Mustafa Uçurum’u da alıp yola çıkacaktık. Yola çıkacağımız günden bir gün önce akşam saatlerinde telefonum çaldı, arayan Hayrettin Orhanoğlu’ydu. Cevap verdim. Telefonda bir kadın sesi, kendisinin ambulans hemşiresi olduğunu söyledi ve Hayrettin Bey’in kalp krizi geçirdiğini, hastaneye gittiklerini bildirdi. Sağlık durumu hakkında ayrıntılı bilgi de vermedi. Şaşkındım, üzüldüm. Hemen değerli dost Selçuk Küpçük’ü aradım. Konuştuk, biraz rahatladım. Ardından Gökhan Akçiçek’le konuştum. Endişelendik. Ertesi gün yola Uçurum ile çıktık, anbean Hayrettin ağabeyin sağlık durumunu takip ettik. Fakülte Dekanı Nazım Elmas’tan bilgi aldım. Sonra Hayrettin ağabeyin kızı ile konuştuk, durumu günden güne düzeliyordu. Sevindik. Hayrettin ağabey Konya’ya gelemedi. Ancak sesi yine de meydanda yankılandı, onun yerine şiirini Gökhan Akçiçek okudu. Selamı iletildi, dualar edildi.
Zaman zamana eklendi. Mevsim güze döndü. Yapraklar düştü. Rüzgâr esiyor, yağmur kara bulutlardan süzülüp toprağı suluyordu. Kış hem rengini hem de sesini duyurmaya başlamıştı. Hayrettin ağabeyle bu dönemlerde görüşmeyi sıklaştırmıştım. Bilhassa sosyal medya paylaşımlarının ardından ya mesaj yazar ya da arar, irtibatı kesmezdim. Bazen ortamdan duyduğu rahatsızlığı anlatır, sitem ederdi. Onu, ona bırakmıyor, sürekli sohbet etmeye çalışıyordum. Arayıp 2. Ak Zambaklar Şiir Şöleni için Tokat’a davet ettim. Kırmadı sağ olsun. Gelmeden aradı, bir isteğimin olup olmadığını sordu. Ben de çay istemiştim. Tirebolu’dan çay getirecekti. Derken program vakti gelip çattı. Şairler toplandı. Bir tek o kalmıştı. Hıdırlık’ta toplanmıştık. Hayrettin ağabey kendi arabasıyla gelecekti. Bir müddet sonra göründü. Kucaklaştık. Hasbihâl ettik. Yemek yedik. İki gün kaldı.


Programda önce “Mutsuzluk Komedyası” üzerine söyleşi yaptı. Gençlerimiz önceden okudukları şiir kitabını imzalattılar. Çok mutlu olduğunu söyledi. Niksar’a gezi düzenledik. Zile gezisine katılmamıştı ama Tokat’ta gezdi. Onu mutlu, güleç, neşeli yüzü ve kendisine çok yakışan beresi ile hatırlıyorum. Havalar soğuktu. Hayrettin ağabey sigarasını bırakmıyordu. “Ağabey, kefeni yırttın, dikkat et!” diye takılırdım. Efkârlıydı ama yaşama sevincini hiç kaybetmedi. O da bizlere şaka yapar, argo konuşurdu ama hiçbir sözü batmazdı. Hayrettin ağabeyin bize takılması hoşumuza giderdi.
Şiir şölenimiz coşkulu geçti. Kendisini Tirebolu’ya uğurladık. Telefon görüşmelerimiz kesilmedi. Sahi, bu arada bana getirdiği bir paket çayı vermeden döndüğünü söylemeyi unuttum. Bir konuşmamızda kendisine takılmıştım. “Ağabey, senin gibi sahtekâr görmedim, çayımı isterim, borcun var,” derdim. Çayı, arabasının bagajında unuttuğunu gülerek söylemişti.
Bir cumartesi günü Hayrettin ağabeyi aradım. İmgeler Atlası üzerine bir yazı yazacaktım. Onun üzerine konuştuk. Mutlu oldu. Edebiyat çevrelerine sitemi vardı. Edebiyat ödüllerinden bahsettik. Aslında beklediği, benim de yakıştırdığım bir ödül üzerine konuştuk. Dertliydi. Ayrıca akademik çalışmalarından da söz açılmıştı. Kendisinin doçentlik durumunu sormuştum. Üzgündü. Yine olmamıştı. Birçok şey onu üzmüştü, üzmeye de devam ediyordu. Ancak ne olursa olsun şakayı, muhabbeti hiç bırakmıyordu. Benim son konuşmam böyle bitmişti.
Aradan iki gün geçti. Ve maalesef hiç duymak, görmek, bilmek istemediğimiz o kara haberi aldık. O neşe dolu, gönlü güzel, ruhu genç, yaşamayı ve muhabbeti seven dostumuz, mahzun ve yalnız şairimiz evinde son nefesini vermişti. Bu haber hepimizi derinden sarstı. Hayatı gibi ölümü de şairaneydi. Yalnız geldiği bu dünyaya yine yalnız başına veda etmişti. O, Mutsuzluk Komedyası’nda şöyle diyordu:

“Bu kervan, acılar gibi beni yola yol eyleyecek
Bu kervan sebeplerle sonuçlar arasında
Bu kervan, aşkla merhamet arasında
Bu kervan zamanla zamansızlık arasında
Beni bana mahkum edecek”

Onun kervanı zamanla zamansızlık arasında son buldu. Nice kervanlar gelip geçecek ama bazılarının ve bilhassa Hayrettin ağabeyin sesi hep yankılanacak, hep içimizde kalacak çünkü o, mahzun bir şairdi.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir