Güray Süngü’nün Makrokozmos Öyküleri başlığı altında topladığı otuz iki öyküyü bir proje dahilinde yazdığı görülüyor. Bu projede yazar, küresel salgın yıllarındaki kapanmayla başlayıp insanlığı irdelemek maksadıyla kaleme aldığı distopik öykülerinde bireyin, toplumun yabani hırslarını anlatmak istemiş. Bunlar hepimizin bildiği, yaşadığı şeyler aslında; özellikle çağımızın insanında görülen sanal materyalizm, beğenilme tutkusu, doyumsuzluk ve bunların getirdiği bencillik çıkmazı. Elbette bizim avatarımıza tuttuğu bu ayna her zamanki Güray Süngü dil ve üslubuyla biraz nükteli ve ironik gösteriyor bizi bize.
Cins Dergisi’nde yayınlanan öyküler kısa, ancak kısalığı oranında da yoğun. Kimi öyküler büyüklere masallar havasında. Öyle görünüyor ki Güray Süngü öykülerin yazım aşamasında ya da öncesinde epey bilimsel araştırma yapmış. Üstelik yazarın matematik temelli bir eğitime ve zihne sahip olduğunu kurgulardaki mantıktan çıkarabiliyoruz.
Her entelektüelin derdi olan (olması gereken) toplumu uyarma çabası Güray Süngü’nün öykülerini distopik bir temaya bürüyor. Elbette distopyanın handikaplarından kaçınmanın güçlüğü burada da kendini göstermiş ve öykülerde yer yer büyüklere masal kıvamında didaktik bir hava kaçınılmaz hale gelmiş. Ancak genellikle akıcı ve keyifli hikâyeler bunlar. Bir yazarın en başta sıkıcı olmak gibi bir lüksünün bulunmadığını bilen Süngü içeriklerini nükteli ve ironik bakış açısıyla kurgulayarak bir çeşit sosyolojik karikatür çizmiş bize. Öykülerdeki olayları takip ederken gülümsüyoruz ancak bir an kendimize baktığımızı fark edince gülümsememiz yüzümüzde donup düşünceli bir hal alıyor.
İlk ve en bilindik eserler 1920’de Yevgeni İvanoviç Zamyatin’in Biz (Mıy), 1932’de Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya (Brave New World), 1948’de George Orwel’in 1984 ve 1977’de Yaşar Kemal’in Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca insanların bireysel kimliğini ortadan kaldırmayı hedefleyen totaliter rejimlere karşı yazılmıştır. Güray Süngü’nün distopik eserinde şahit olduğumuz bu öykülerde ilk bakışta kendi hırslarımızı görüp kabul eder, belki halimizi kınarız ancak küresel güçlerin üzerimize uyguladığı toplum mühendisliğinin sonucunda yenik düştüğümüzün çoğunlukla farkına varmayız. Distopya yazarı işte bunu göstermeye ve okurunu uyarmaya çalışır. Sokrates ve Platon’dan bu yana böyle olagelmiştir çünkü. Onlar mağaradakileri gölgelere karşı uyarırken bugünün aydınları sanal âlemin aldatıcılığına, kendi hırs ve bencilliklerimizi bize karşı kullanan insanlara karşı uyarmakta bizi.
Totaliter rejimlerin bireysel kimliğimizi bizden almasına dikkatimizi çekmelerinin yanında distopyaların insanlığa işaret ettiği diğer bir husus da 20. yüzyılla birlikte atağa geçen teknolojik gelişmelerdir. Buna en güzel örnek Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sıdır. Shakespeare döneminde ‘brave’ kelimesi güzel anlamında da kullanılıyordu. Bu yüzden romanın ismini Güzel Yeni Dünya şeklinde de tercüme edebiliriz. Bu, romanın içeriğiyle de uyuşur. Zira okuyucuda onun bir ütopya olduğu zannı da oluşabilir. Her şeyin çözümlendiği sorunsuz bir gelecekten bahsetmektedir çünkü Huxley. Ama sorun tam da burada başlar. Aileden, kültürel çeşitlilikten, sanat, edebiyat ve felsefeden uzak hazcı (hedonistik) bir toplum oluşur. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sındakine benzer bir toplum çiziyor Güray Süngü de bize. O yüzden öyküleri okuyanlar başta ütopik bir dünya kurgulandığını düşünebilir ancak bu dünyanın sanal olması veya bireyin hazları üzerine kurgulanması sonucu asıl sorunlar baş gösteriyor. Dikkatli düşünür bunu fark edince halini ve nereye gittiğini görüp şaşıracak, belki de korkacaktır.
Anladığımız üzere distopik eserler geleceğimizle ilgili pesimist bir bakış açısıyla yazılmışlardır. Bu bakış açısının amacı, gittikleri yolun sonuyla, karşılaşabilecekleri sorunlarla ilgili insanlığı uyarmak, daha da ileri giderlerse onları sarsmaktır. Bunu, insanların korku ve endişelerini su yüzüne çıkararak yapar, karanlık, korkunç bir ülke tablosu çizerler. Yazar bu tabloyu salt kötümser bir kişi olduğu için değil insanlığı ikaz etmek, olabilecekleri haber vermek için çizer. Güray Süngü öykülerindeyse bu çizim kendi dil, üslup ve bakış açısı nedeniyle biraz karikatürizedir.
Ancak bütün bu ikazlara rağmen insanlığın yalnızlığı ve umutsuzluğu, aile ve toplumların parçalanması artarak devam etmektedir. Çağdaş, post modern toplumların bunlardan kaçınması güçtür zira her ne kadar akıl, bilim ve ideolojilere dayalı bir yaşam kurgusu içinde olsa da insan bu saydıklarıma kuşkuyla bakar ve geleceği hakkında endişe duyar. Yaşam tarzının küresel iklimi, toplumsal birliği ve bireysel duyguları öldürdüğünü ifade ederken kendisi de aynı yaşam tarzına bağımlıdır. İşte tam da burada, Güray Süngü’nün öykülerinde olduğu gibi, distopik kurgular insanın gelecek kaygısını kendisine anlatır. Birey bunun farkında mıdır acaba? Ya da bilgisi, dolayısıyla düşünme kabiliyeti ve yeteneği arttıkça daha duygusuz ve merhametsiz hale geldiğinin bilincinde midir? Atalarımız, gelecekte daha kültürlü ve bilgili olacak torunlarının birbirlerini anlama konusunda kendilerinden daha üst düzeyde olacaklarını ummuşlardı belki.

0 Tartışmaları