MEHMET AKİF’İN YUNUS EMRE SEVGİSİ


“Yunus Emre ne kudretli bir hece şairidir.”

M. Akif ERSOY

Mehmet Akif’in gerek doğu gerek batı edebiyatından okuduğu, sevdiği pek çok şair, yazar ve fikir insanı vardır. Doğu edebiyatından Sadi, Batı edebiyatından Aleksander Dumas, Hint-Pakistan edebiyatından Muhammed İkbal bunlardan sadece birkaçıdır. Türk edebiyatından Fuzuli’yi, Namık Kemal’i, Ziya Paşa’yı, Muallim Naci’yi bu isimler arasında sayabiliriz. Ayrıca Süleyman Çelebi, Hz. Mevlâna, Osman Şems, Osman Kemali, Abdülaziz Mecdi Tolun gibi mutasavvıf şahsiyetleri de zikretmeden geçmeyelim. Kendi döneminde ilgiyle okuduğu pek çok sufî dostu bulunmaktadır. “Sahabeden sonra en sevdiğim insandır,” dediği, muhabbetinden dolayı yanı başına defnedildiği Babanzâde Ahmet Naim, Halvetî ve Melamî’yi de listeye ekleyebiliriz. “Yâr-ı canım”, “üstad-ı hakimim” diye andığı, en kederli zamanlarında bile yanında neşelendiği Ferit Kam da Mevlana muhibbi bir vahdet-i vücutçudur. 

Bilhassa Tasavvuf edebiyatından sevdiği Anadolu’daki Türk tasavvuf şiirinin kurucusu Yunus Emre’dir. Bunu gösteren en önemli bilgi Hasan Basri Çantay’ın Âkifnâme’sinde yer almaktadır. Çantay bir sohbet esnasında konu heceyle yazan şairlere gelince Akif’in şöyle dediğini nakleder: “Yunus Emre ne kudretli bir hece şairidir. O âşık, yüreği yanık adamın, o koca Türk’ün birçok şiiri hafızamdadır,” Sonra da beğendiği Yunus Emre şiirlerinden bahseder. “Severim ben seni candan içerü,”, “Bu akl ü fikr ile Mevla bulunmaz,”, “Ben yürürem yane yane,”, “Aşkın beni mest eyledi,” mısralarıyla başlayan ilahi tarzında bestelenmiş şiirlerdir bunlar. Akif, Prenses Emine Abbas’a yazdığı bir mektupta artık sözlü musikiden hazzetmediğini söyler ancak Yunus’un ilahilerini bunun dışında tutar. Son demlerine kadar onları hayranlıkla dinler.

Yunus Emre mutasavvıf bir şairdir. Bu nedenle akıllara, Akif’in Yunus Emre’ye nasıl ilgi duyabileceği konusuna ilişkin sorular gelebilir. Çünkü Akif yüzeysel okumalar neticesinde yanlış anlaşılmaya açıktır. Nitekim, “Sürdüler Türk’e tasavvuf diye olgun şırayı,” gibi söylemlerinden dolayı kimilerince tasavvuf karşıtı, hatta pozitivist olarak değerlendirilmektedir. Böyle birinin Yunus’a duyduğu sevgiyi nasıl açıklayabiliriz? Belli ki bu yanlış algının hiçbir haklı yanı yoktur. Mevlana’yı kendisi için mürşit bilen biri hakkında böyle düşünülebilir mi! O, hakiki manadaki tasavvufa değil adına İbahiyeciler denilen ve tasavvufu yozlaştıran kesime karşıydı. Eleştirileri de onlara yönelikti. Nitekim Mahir İz, “Bir bakışta bu mısraların tasavvuf aleyhine yazılmış olduklarını zannedenler aldanır. Bundan maksat hiçbir zaman olgun ve kfunil tarikat mürşitleri değildir,” demektedir. Eşref Edib de şunları söyler: “Tasavvufa verilen eşkalin aleyhindeydi. İslam’a, söylediği gibi görünmemeyi, gördüğü gibi söylememeyi öğreten, en fena telakki edilecek bir şeyin orasına burasına kulp takarak iyi bir şeymiş gibi gösteren, şuur yollarını bozan, irade keskinliklerini körleten bu batıniler tasavvufuna hücum eder, hakiki tasavvufu bunlardan ayırırdı. Mesela Gazali’nin kudreti önünde eğilir, Hz. Mevlana’ya bayılırdı.” 

Bu elbette ayrı bir bahistir ama konumuz gereği meseleye değinmek istedik. Şimdi biraz da Akif’in Yunus Emre’ye duyduğu yakınlıktan bahsedelim. Durumu kavramak için âlimliğin yanı sıra dervişliği de olan babasına bakılmalıdır. Yunus Emre’nin ilahilerinin o dönemde halkta özellikle kadınlar arasında çokça bilindiği, dolayasıyla annesinin de bunlara aşina olduğu düşünülürse ona Yunus sevgisini, “İbadetin vecdini, zevkini, heyecanını tatmışlardı,” dediği anne babasının aşıladığı söylenebilir. Zira ikisi de vecd ve şevk insanıdır. Babasının çevresinde yer alan sufî dostları da bu konuda etkili olmuştur. Bir diğer sebepse tekkelerdir. Zira Kuntay Akif’i her ne kadar, “Tekke müslümanı değil, cami Müslümanı,” olarak nitelese de Akif’in tekkelerle münasebeti olduğunu bilmekteyiz. Bu yüzden Yunus’un ilahilerini o mekânlarda dinlediği şeklinde bir sonuç çıkarabiliriz. Bu durum Ankara yıllarında Tâceddin Dergahı’nda açık bir biçimde ortaya çıkar. Zira Akif ikametine ayrılmış olan yerde dostlarıyla şiir okuma buluşmaları tanzim eder ve musiki fasılları yaparken ilahilerle de gönül bağını kesmezdi.  

Burada Mehmet Doğan’ın bir yazısında dikkat çektiği hususa değinilmelidir. O da Yunus Emre’nin o dönemde taş baskı tekniğiyle hazırlanmış divanlarının bulunması konusudur. Edebiyatın her meselesiyle yakından ilgilenen Akif’in bu divanı görmemesi düşük bir ihtimaldir. Muhtemelen onları okumuştur da. Mısır’a giderken yanına Yunus Divanı’nı almış mıdır bilmiyoruz fakat Mesnevi’yi defalarca okuduğu düşünüldüğünde, Mevlâna ile birlikte Yunus’u da hatırlamış olduğu, hafızasındaki ilahileri terennüm ettiği söylenebilir. Zira bu Afrika ülkesindeki ruh hali de durumu güçlendiren bir sebeptir.  Mısır’da kendi âlemine çekilen, iç muhasebesini yapan bir Akif vardır karşımızda. Onun şiiri telakkisinin bu sebeple değiştiğini bilmekteyiz. Öyle değilse, “Leyla”, “Gece”, “Hicran” gibi tasavvufi duyarlığı yansıtan şiirlerini nasıl yazabilirdi? 

Sonuç olarak Yunus Emre’nin bereketli nefesinden Akif de nasiplenmiş, Yunus’u çok sevmiş ve ilahilerini zevkle, vecdle dinlemiştir.

KAYNAKÇA

Hasan Basri Çantay: Çantay Akifname, Hz. Necmeddin Türinay, Erguvan Y. İst. 2020

Kuntay Mehmet Akif, Hayatı, Seciyesi, Sanatı, Alfa Y. İst. 2020

D. Mehmed Doğan:  https://www.tyb.org.tr/yunus-emreden-mehmed-akife-13341yy.htm


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir