Sâmiha Ayverdi’den bahsedildiğinde yalnız romanlarını, hatıralarını, İstanbul’a ve tarihimize dair ürettiği eşsiz lezzetteki metinlerini değil, mektuplarını da mutlaka hatırlamamız gerekir. Bu mektuplar bazen devletin üst kademelerine, bazen de dostlarına yazılmış. İçlerinde ilim, fikir ve sanat insanlarına yazılmış olanlar ne kadarsa, birçok misli kadar da Ayverdi’nin dostlarına gönderdiği mektuplar vardır. Dost nedir, kimdir? O, bu kavramı Dost kitabında özün özü biçiminde bizlere anlatır ve bir yerinde şöyle der: “Etrafınızda dönüp dolaşan kimselerin pek çoğu birer ölüdürler. Çünkü kalpleri manevi hayatla dirilmemiştir. Bunları, yaşar görsen de ölü bil.”
Demek ki dost, evvela yüreğimizde yaşayandır. Daima yaşayan. Günün belli zamanlarında aklımıza gelen, hatırımıza düşen değil, gönül kandilimizi daima (u)yanık tutandır. Hakk’ın Hayy esmasını kuşanmış, bize bu ismin güzelliklerini anlatan, aktaran, bizde bu ismin tecelli etmesi için çabalayan kimsedir dost. Onlar, Ayverdi’nin dediği gibi ne yerilmekle küçülürler ne de methedilmekle büyürler. Mahşeri dünyada görmüş bu azizler, her şeyi yerli yerinde bırakmış, ellerinin uzandığı her gönül terazisine, o gönlü taşıyanın hâlince, meşrebince bir ayar yapmışlardır. O ayarla birlikte murad edilenlerden biri, insanın geçicilerden olacağını bildiği ama bir türlü idrak edemediği ömrünü süslü, bilhassa manevi anlamda süslü kılmaktır. Kuvvetin, güzelliğin, hikmetin, irfanın, ilmin ancak mana bahçesinde kıymeti olacağını, bu bahçeninse ölümsüz bir bahçe olduğunu anlatma çabasıdır Dost’ların yaptıkları. “Hayâtın mânâsı budur… Hicranla karışık vuslat; heyecanla karışık sükûnet, gizlilikle karışık aşikârlık” der dururlar. Sırlardan bir sır, ummandan bir katre, çiçek bahçesinden bir demet gül sunuverirler ansızın.
Tatmış olanlar mutlaka bilirler, Dost’ların mektupları da bir başka güzeldir. Mesela Ayverdi’nin Vehbi Güneri’ye yazdığı ve iki cilt halinde neşredilen mektupları bir seyr ü süluk defteri gibidir. Kurtuluşun bile hakikatli olanının dile getirildiği bu mektuplar arasından bir paragraf, şöyledir: “Allah müsebbibü’l-esbabdır, yâni sebepler yaratanTanrıdır. Bizim yalana dolana ihtiyâcımız yok. O istediği anda öyle kurtarıcı sebepler halk eder ki akıllar hayretle durur. Eğer kurtulman murâd-ı ilâhî ise gerçek sebebi O versin. Biz meşrû esbâbına tevessülederiz. Bizim arzumuz O’nun murâdına muvâfık ise olur… Yoksa zâten sen haram lokma yiyip bünyen kabul etmediği gibi, haram kurtuluşunu da mânevî bünyen hazmetmez. Şunu bil ki Allah’ım her zaman senin yardımcın, korkma ve üzülme…”
Ayverdi’nin Annemarie Schimmel ile mektuplaşmaları, mesafeleri ortadan kaldıran bir dostluğu bizlere gösterir. Bir taraftan “Ben ki kimseye kolay kolay intibak edemem. Kimsenin yanında serilip serpilemem. Sana karşı olan şu kayıtsız şartsız muhabbetimin esbabı nedir? Bir ezel düğümü, bir ezel âşinalığı değil de nedir?” suali gelir, diğer taraftan “Unutma ki biz de birer ayetiz. Hem de aynı surenin birbirini tamamlayan ayetleri.” cevabı. Yine, Belkıs Dengiz’e yazılan mektuplar arasında en çok dikkatimi çeken ibadet aşkıdır. İnsanın kendini muhafaza etmesi babında namazın fevkalade bir yeri vardır, bunu bazen okuruz bazen duyarız. Ama yaşamak? İşte dostlar, yaşamamız için kelimeleri taçlandırıp yüreğimizi süslerler ve şöyle derler: “Teşbihte hata olmaz derler, hani fıkır fıkır kaynayan bir çömleğin kapağını kaldırmakla, taşıp ateşi söndürmesine mâni olunduğu gibi dünya işleriyle bunalıp işba hâline gelen bir kimse için de namaz, keza aynı soluk alış, ferahlık ve sükûn buluştur. Fakat namazın bitip tükenmez fazileti, böyle üç beş satırla izah olunamaz… Namaz, deyip de geçmeyelim. Eğer Allâhu ekber deyip de iki elimizi kaldırmakla iki dünyayı unutacak bir huzur ve zevke kavuşursak, yeryüzünde insanoğlu için bundan kârlı bir alışveriş olamaz. O birkaç dakikalık, insanın kendi kendisiyle kalışı, ne büyük saâdettir… Namaz hayat makinesinin emniyet supabıdır. Günde beş nöbet bu supabı faâliyete geçirmekle nice tehlikelerin önüne geçilebilinir.”
Bir de Mektuplardan Gelen Ses’i vardır Sâmiha Ayverdi’nin. Sinan ve Zeynep Uluant’a yazılan bu mektuplar hayatın her sahnesine derin bir bakış, manalı bir ufuk kazandırır. Ayverdi, kendinden gençlere seslenirken, onları geleceğe hazırlar. Varolan maddi boyutlarını bir başka boyuta taşımak için dikkatleri başka yönlere çeker. Olaylara uzaktan, belki bir adım geriden, ama mutlaka kuşbakışı bakmanın yollarını gösterir. İnsan bu mektupların içine gizlenmiş nasihatleri bir temrin hâline getirse, sahici biçimde özen gösterip yaşasa, şüphe yok ki ruh âlemi bambaşka bir âleme evrilir. Dostlar, bazen mektuplarda bir başka Dost’a da sığınırlar. Bunun da nice manaları vardır. Misal, Sâmiha Ayverdi, Ekim 1984 tarihli bir mektubunda Ahmed er-Rifâî Hazretlerinden şu hikmeti nakleder: “Allah bir kulunu zelil etmek isterse kendi ayıplarını görmez eder; ammâ, bir kulunu azîz etmek isterse, ona da ayıplarını kabul ettirip tövbe ettirir.”
Şimdi, Mektuplardan Gelen Ses içinden birkaç paragrafı çekip çıkaralım. Sonra, bu nasihatler vesilesiyle dünya içindeki hengamemizi, meşakkatli yolculuğumuzu, belki yorgunluğumuzu nasıl dindiririz, kendimize göre bir inşa süreci hazırlayalım. Yarın ola, hayrola demeyi de asla unutmayalım.
– “Marküs Oreliüs’ün bir sözü pek hoşuma gider. ‘Berâber olduğunuz kimselerin dâima iyi taraflarını görün… mesut olursunuz’ der. Hasbelkader tanışmış olduğumuz veya münâsebette bulunduğumuz kimselerin huysuzluk, alınganlık ve densizliklerini görmezlikten gelmeyi bir mânevî egzersiz olarak kabullenmek anlayışına sâhip olabilmek cidden güzel. Hemen Allah nasip etsin!”
– “Herkes iyilik yapamaz. Hayra vesîle ve âlet olmak bir müstesnâ Hak vergisidir. Hattâ ve hattâ ibâdettir. Sokrat’ın pek hoşlandığım bir sözü vardır: ‘Kimse, hakîkatin güzel yüzünü görüp de çirkinliklere tâlip olamaz’ der.”
– “Eksiği görmeyip, hâle muhabbet ve anlayışla tat katmak kadar güzel ne vardır? Dünyada, her tamamın bir eksiği vardır. Hem aransa eksik mi bulunmaz? Hatta, bulamayan icat edip, dünyayı kendine de etrafına da zindan eyler.”
– “İnsanoğlu, kendini tavaf etmekten, kendine âşık olmaktan kurtulup, içinde gömülü enerjiyi, ailesine, çevresine ve kabil olduğu kadar da insanlık alemine huzur getirecek bir terkibe sokarsa, hem kendi rahat eder hem de herkes tarafından aranan ve sevilenlerden olur.”
– “Tahmin edeceğiniz gibi şan, şeref, makam, ünvan ile iftihar, parasının gururu ile övünmek, mânen cüce kalmış ruh züğürtlerine musallat olan bir hastalıktır.”
– “Şikayet etmenin, o elde olmayan çaresizliğe bir deva değil, bir dert getirdiği muhakkak.”
– “Ümitsizlik, Allah’ın kerim ve rahim sıfatlarını inkar etmek olur ki, bu da bize asla yakışmaz.”
– “Hâdiseleri zorlamak bizim işimiz olmamalı. Hâline râzı ol. Sabır, her zorluğun anahtarıdır. Çileler ve ıztıraplar, onları iyi karşıladığımız takdirde birer mânevî hazine demektir. Karı, yağmuru, fırtınayı yemeden gül fidanı çiçek açar mı?”
– “Karnı aç olanı doyurmak çok güzel, ammâ kafası ve gönlü boş ve aç olanları mânevi rızk ile nafakalandırmanın ecri de zevki de sonsuz.”
– “Kırmayın ve kırılmayın. Kırmamak ne ise de, kırılmamak nasıl olur, demeyin. Eğer cümle mevcûdatta gördüğümüz Hakk’ın tecellisi olursa, kimden kırılırız? Yapanın yaptıranın Allah olduğunu bildiğimiz takdirde, kırılmaktan da kurtulmuş olmaz mıyız?”
Bu kadarı kâfidir diye düşünürken, aklıma, dostum Samet Altıntaş’ın bir anısı geldi. Öyle bitireyim. Çünkü o da bir dostla karşılaşmış, kısa ve hakikatli bir mektup okumuş. Tarih 23 Nisan 2025, Silivri açıklarında meydana gelen depremin olduğu gün. Tatilin rehaveti bir anda depremin kaosuna dönüşüyor. Bayraklar ve insanlar birbirine karışıyor. Kim daha kırmızı? Yine hayatın sorgulandığı anlar yani… Samet, Büyük Yeni Han’dan aşağıya, Eminönü’ne doğru inerken yanına bir meczup yaklaşıyor. Hem ona hem de civardaki insanlara fısıldıyor: “Birbirinizin kalbini kırmayın. Sizleri sükunete davet ediyorum.”


0 Tartışmaları