Merdivenden Resimler


Kapıdaki askerler tarafından kovulmamız ne ilk ne de son. Aksa yine kapatılmış. Önceleri her kapanışı kıyametin habercisi sanıp onlara öfke kusar, kelepçelenmekle kalırdım. Şimdilerde bir daha karakola düşmemek için yumruğumu bile sıkmıyorum. Gerisin geri dönüyorum kapıdan. Ne var ki, cuma tatilinin ıssızlığında askerler tutmuş köşe başlarını. Onlarla yüz göz olmamak için ara sokaklara sapıyorum sürekli. Tezgâhlar, baharat kokuları, kahve tabureleri kepenklerin arkasına çekilmiş. Kudüs’ün taş sokakları boşsa, rengi solup siyah-beyaza dönüşüyor gözümde. Bir fotoğraf karesinde, yutkunurken sıkışacağım sanıyorum. Ne zaman şehirden bir an evvel çıkmak istesem, yürümek zorlaşıyor o yüzden. Yutkunmak, insanı kendinden taşırıyor bir süre sonra.
Çile Yolu’na çıkıyorum; burası daha hareketli. Meraklı gözlerini huşûyla yere indirmiş şortlu, güneş gözlüklü Hristiyan hacılarının, İsa Nebi’nin ruhunu teslim edişine giden yolu yürürken kentte yarattığı canlılığı izliyorum. Rahip kılıklı rehberin sırtında gerilen çarmıha çarpıyorum o esnada; özür diliyor benden. Onların tersi istikamette gidiyorum ki Aslanlı Kapı’dan çıkıp Zeytin Dağı’nın dibine düşeyim. Şehir havalansın biraz, belki bana yine bir yer açılır.
Dağın tepesine uzanan merdivenleri adımlamaya başlıyorum. Yine aynı şey oluyor: Çocukken, annemin anlattığı peygamber kıssalarından kalma bir duygu gelip yerleşiyor sırtıma. Belki de Zeytin Dağı, Kudüs’ten kaçıp eteğine sığınanlara böyle mukabele ediyor. Ne olursa olsun, o kıssaları dinledikten sonra, “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna “Peygamber olacağım,” diyen çocuklar büyüyüp peygamber olamadığında Zeytin Dağı’na sık sık çıkmamalı.
Çünkü ağzıma gelenler –isyan, öfke, intikam-, peygamber sözlerine hiç benzemiyor. Çenemi tutmayıp bağıracak olsam bile, sesim duvarda ağlamaya çalışan bir Hasidik’e, manastırın önünü süpüren mavi önlüklü rahibelere, Harem-i Şerif’in kapısında tespih çeken Ebu Said’e ulaşmadan mutfakta hamur yoğuran anneme varır, o da sesimi yankılarıyla birlikte toplayıp evin içine tıkıştırdıktan sonra cevap verir: Peygamberlik bitti oğlum! Düzgün bir iş bul da evlen artık! Bana sağır olanlar annemi duyarlar nedense; bir an durakladıktan sonra işlerine, ibadetlerine devam ederler gülerek. Kudüs’ün de bana güldüğünü hayal ederim, ihtiyarlar sever böyle şeyleri.
Yüzümü kızartan utançla hızlanıyorum ama basamaklar büyüyor. Tepeye ulaşınca küskünlüğümün geçeceğini biliyorum. Hasan Amca oradadır. İsa Nebi’nin sünneti diye eşeğine bindirdiği Hristiyanlar sarmıştır etrafını. Beyaz palabıyıklarının arasından şöyle demişti bir gün bana: “Bunu İsa’nın eşeği sanıyorlar ama benim için Burak’tır. Bir gün onun üzerinde Aksa’ya gireceğim.” Eşeğin, nasıl onun bıyıklarıyla aynı renk olduğu sorulduğunda da ona yoğurt yedirdiğini söyler bir gün. Başka bir gün de onu kendi sakallarından yaptığını. Peygamberlik gelecek olsa, Hasan Amca gibi düşleri olan adamın benden daha layık olduğunu düşünürüm. Böyle avuturum kendimi.
“Mervan, n’apıyorsun,” diyor bir ses merdivenin yakınından. Ümmü Firas bu, kan ter içinde kalışımı merak ederek içeri davet ediyor beni. Nasıl hâlâ Yahudilere kaptırmadıklarını merak ettiğim evlerinin küçük avlusunu yıkıyor. Bir bardak su verip Firas’ı soruyor bana, Cuma’dan sonra eve gelmemiş. Ebu Firas’ın sesi geliyor içeriden: “Aksa kapatılmış yine, ne olduğunu biliyor musun?” Bilmediğimi söylüyorum yanına girerken. Her zamanki gibi resim çizmekle meşgul. Bir ibadet rikkatiyle masasına gömülüp hep aynı manzarayı kara kalemle çizer: Zeytin Dağı’ndan Kudüs’ün görünümü. Bense onun resimlerini niye boyamadığını merak ederim. Çizgiler belli olsun, yetermiş. O böyle görüyormuş şehri. Beğenmediğimi belli etmeme rağmen eski çizimlerinden birini veriyor bana boyayayım diye. Katlayıp cebime koyuyorum oradan ayrılırken.
Varmasına varıyorum tepeye ama öfkem soğumuş, yumruklarım gevşemiş, içimdeki peygamber sinmiş bir hâldeyim. Ancak Ebu Firas’ın resimlerinde yer alabilecek renksiz, boş çizgilerden ibaret hissediyorum kendimi. Ortada, gölgeliklere sığınmış yorgun turistlerden, birkaç miskin köpekten başka kimse yok. Hasan Amca’yı ve eşeği göremeyen gözlerim, aşağıya, Cehennem Vadisi’ne doğru uzanan Yahudi mezarlarına takılıyor. Güya cennete çabucak gitmek için burada yatıyorlar ama mezarlarının boydan boya mermerle kaplı olması mahşerde dirilmek istemediklerini düşündürüyor bana. Musa Nebi duysa ne yapardı kim bilir? Belki de onları taşlamak için Allah’tan canını, Kudüs’e bir taş atımlık mesafede almasını istemiştir.
Bunları düşünürken gizlice avucumun içine konmuş bir taşı savuruyorum aşağı. “Dur!” diye bir ses geliyor, “Dur oğlum, n’apıyorsun. Hiç yoktan nezarette geçirirsin geceyi. Zaten aşağısı karışık.” Nefes nefese yanıma geliyor Firas. “Eşeği vurdular! Aksa o yüzden kapalı,” diyor. Babasının resminden çıkıp gelmiş sanki peşimden, çizgi çizgi görüyorum onu da. “İçeride mi vurmuşlar, dışarıda mı?” diye soruyorum. Kapıdan girerken basmışlar tetiğe, Aksa’nın içine düşmüş eşek. Harem’in içinde, yaralarından beyaz kanlar akar hâlde gözümde canlandırmaya çalışıyorum onu. Firas, olayın Şam Kapısı’nda atlı polislerle Hasan Amca ve eşeğinin karşılaşmasıyla başladığını anlatıyor. O simsiyah Arap atlarını iyi bilirim; sahiplerinin işareti olmadan bir kelebeğe bile sataşmazlar. Firas’ın dediğine göre, Hasan Amca’yı olaydan sonra gören olmamış. Eşeğin, Aksa’nın yolunu nasıl bulduğunu ancak o anlatabilir bize.
İkimiz de ne yapacağını bilmez hâlde susuyoruz. “Ben eve gidiyorum,” deyip kalkıyor Firas. En azından içeri girebilmiş eşek, deyip onun ardından yöneliyorum merdivene. Şehri boyamaya başlıyorum: Gün batımının kızıllığı ufka yayılmış. “Mervaaaaaaannnn!” diye bir ses yankılanıyor dağda. Zeytin yapraklarını yeşille dolduruyorum. Annemin sesi, rahibelerin, hacıların, askerlerin kulaklarına da değiyor. “Hadi eve gellll! Yemek hazııııırrr!” Dallardan sarkan olgun limonlar… Herkesin aklında aynı soru: Yemekte ne var acaba? Kubbetü’s-Sahra’yı sona bırakıyorum ki bir lamba gibi yandığında manzarayı diriltsin. Önce bir eşek konduruyorum resme; sırtında Hasan Amca’yla uçuyorlar.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir