İnsan veda eden bir varlık. Zamana ve mekâna, alıştığı ne varsa ona, hatta kendi varlığına bile veda eden bir varlık. Belki de veda ettiğini bilen tek varlık. İşin en önemli noktası da galiba burası: yaralı farkındalık.
Var olmak fark etmektir, fark etmek ise insanın trajik ayrıcalığı. Bu ayrıcalık yaşantının duyumsanmasını yoğunlaştırıyor. Özellikle de acıyı ve hüznü çok daha derin bir şekilde hissetmemizi sağlıyor. Dolayısıyla fark etmenin sadece biz insanlara mahsus bir özellik olduğunu söyleyebiliriz ve fark ettiğimiz kadar insan olduğumuzu da.
Hüznümüz ve sevincimiz farkına vardığımız kadar.
Hayvanlar sadece şimdiki zamanda yaşayan mat ve durağan varlıklar olduğundan, olup biteni ne bizim gibi fark edebilirler ne de bizim gibi veda edebilirler. Ne de veda etmenin burukluğunu bizim kadar derinlikli yaşarlar. Biz iliklerimize kadar yaşarız.
Biz kendi varlığını da yüklenen varlıklarız.
Yükümüz ağır, hem de dağların kaldıramayacağı kadar.
Bizim hikâyemiz veda etmekle başlar. Cennetten yeryüzüne yolculuk, ilk vedamız. Aslında ney’in ve şiirin hikayet ettiği de budur, hatta sadece budur: trajik ayrılık. Bir gün geri döneceğiz elbette ama hangi surette ve hangi sirette? İnsan olarak mı döneceğiz yoksa başka bir şey olarak mı? Başka bir şey: Heidegger’in ürkütücü bir şekilde tarif ettiği gibi “telef” olmanın diğer adıdır.
Her vedanın içinde bir kaybolma korkusu vardır. Biz insanlar kaybolmaktan korkarız. Çünkü sürekli yola çıkan, yoldan çıkan ve dolayısıyla yolda kaybolan varlıklarız. Fakat garip olan şu ki sürekli de yoldayız. Durduğumuz yerde bile hatta, hep yolda olanız.
Felsefe yolda olmaktır diyor filozof. İnsan olmak da öyledir diyorum ben. İnsan olmak yolda olduğunu bilmektir: İşte veda etmenin poetikası.
Her gün bir şeylere, bir yere, birilerine veda ediyoruz. Cennetten yeryüzüne düşen gölgemiz bir türlü yerinde durmuyor. Kıpır kıpır. Bulunduğumuz hiçbir yerde rahat değiliz. Sanki bir yere, buraya, ait değiliz. Hep bir tamamlanmamışlık duygusu içinde oradan oraya koşuşturup duruyoruz. Hep başka bir yeri özler gibi yalnız ve yabancıyız. Kurduğumuz onca ünsiyet bağı içinde ariyet ve eğreti bir mülkiyetimiz var. Nereye gitsek, nereye yerleşsek geçici bir izin belgesiyle gidip yerleşiyoruz. Havada yaşar gibiyiz.
Sonra da veda ediyoruz.
Çok sevdiğimiz dostlarımıza, alıştığımız mekânlara, evimize, sokağımıza, çarşımıza, eşimize, çocuklarımıza, masamıza, sandalyemize, kitaplarımıza…
Kendimizle ilgili ne varsa onlara ve hatta kendimize de…
Bu arada, ölümün en muhteşem veda olduğunu söylemeye gerek var mı?
Oysa bunu kabullenmek ve itiraf etmek ne kadar zordur!
Nobel ödüllü Amerikalı şair Louise Glück’ün “Dünyaya bir kez bakarız, çocuklukta. Geri kalanı hatıradır.” dizelerindeki hatıra kelimesinin yerine veda sözcüğünü koymak isterim. Çünkü fazla bir şey değişmez: “Dünyaya bir kez bakarız, çocuklukta. Geri kalanı vedadır.” Çocukluğumuzdaki o son bakıştan sonra(buna ilk bakış da diyebiliriz.) hep bir veda sağanağı içinde yaşarız. Çünkü biz vedalaşan varlıklarız.
Tam da Necip Fazıl’ın Veda şiirinde söylediği gibi:
Yürü gölgen seni ağırlamakta,
Küçülüp küçülüp kaybol ırakta,
Yolu tam dönerken arkana bak da,
Köşede bir lahza kalıver gitsin!
İşte, yolu tam dönerken arkamıza bakıp köşede bir “lahza”cık kalıvermeye “hayat” diyoruz. Uğruna birbirimize yapılmadık kötülük bırakmadığımız şu hayat.
Başka değil bu kadar.
Bu kadar kısa.
Sonrası veda.
Biz şah vedalar yapan varlıklarız.
Muhteşem vedalar!


0 Tartışmaları