OKULLU OLMAK “OLMAYA” YETİYOR MU?


Modern dünyanın en önemli kurumu “okul”dur desek mübalağa etmiş olmayız herhalde. Çünkü diğer bütün kurumlar, bir şekilde okulla ilintilidir. Mottosu zorunlu eğitim(Yoksa sorunlu eğitim mi demeli?) olan modern okulun aşağı yukarı iki yüz yıllık bir tarihi var. Çok önemli bir olgu olmasına rağmen oldukça yeni bir kavram. Bıraktığı intibaa bakarsanız insanlık tarihi boyunca var olduğu zehabına kapılırsınız. Oysa hepi topu iki yüz yıllık bir tarih. 

İki yüz yıl, koskoca insanlık tarihi açısından nedir ki?

Bu iki yüz yıllık tarihin modern insanın evcilleştirilmesiyle, ehlîleştirilmesiyle ya da devşirilmesiyle bir ilgisi var. İnsanı evcilleştirmek ya da bir program içerisinde eritmek. Prusya’da başlayan zorunlu ehlîleştirme süreci kısa sürede diğer Avrupa ülkelerinde, Amerika ve Japonya’da kabul görmeye başlar. Sonra da tüm dünyada. İşin en önemli yanı endüstri devrimi olsa gerek: Belli bir zaman içerisinde hem hammaddeyi hem de insanı işlemek, tedavüle hazır hale getirmek. 

Modern çağda insan işlenip “imal” edilmesi gereken bir varlıktır çünkü.

Bu nedenle modern eğitimin insanın “bilgelik arayışı”yla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Modern eğitimde ulus devletin ideolojisiyle birlikte temel amaç, ekonomik döngü için gereken iş gücünün seri bir şekilde üretilmesidir. Tek farkla ki bu döngü içerisinde insan seri üretim bantlarına konulmaz.  Fakat bir örnek sınıflar, müfredatlar ve insan doğasına aykırı rutinler üretim bantlarının yerini tutar. 

Modernlik öncesinde de insanın eğitilmesi söz konusudur fakat bu eğitim bugünkü gibi tüm toplumu baştan aşağı biçimlendiren bir planlama değildir, sadece işin ehline yönelik bir zanaat eğitimdir. İşin ilim-irfan boyutu ise bambaşka bir hikâye.   

Bu bambaşka hikâyede aslolan insanın “ol”ması, olgunlaşması; kısaca “kendini” bilmesi ve bulmasıdır. Yunus Emre’nin dediği gibi ilim ancak insanın kendini bilmesiyle açılan bir kapıdır. İnsan bu kapıdan geçerek Hakk’ı bulur. Bu süreç beşerden insana doğru yükselen çileli bir yolculuktur. Gerisi “kuru emek”tir, “faydasız ilim”dir. 

Kuru emek, sözünü ettiğimiz iki yüz yıllık sürecin en güzel ifadesidir: Bütün uğraşlara rağmen öğrenciye; ahlak, incelik, adalet, diğerkâmlık ve erdemli olmak gibi toplumun çimentosu değerleri kazandıramamak…Meşhur tabiriyle “istendik” davranışlardan sınıfta kalmak…Okulların mimari özelliğinden, müfredatından başlayarak eğiticilerin niteliğine kadar bir dizi etken, bu değerlerin içselleştirmesine manidir. Bu mâniaya en başından itibaren okulları “teknik” bir mesele olarak gören kör bakışı da ekleyelim. Sonuç; klasik bütün anlam ve otoritelerin yok oluşu, ekranın tiranlığına teslim edilmiş milyonlarca genç, ne yapacağını tam olarak bilemeyen eğitim camiası ve sürekli kendini yineleyen “karmakarışık” ve “çaresiz” eğitim stratejileri. Bunların yanına “doğru soruları” bir türlü soramamayı da koyalım. Ve en hazini de iş bilmezlik ve vurdumduymazlık.

Kuru emek pahalıya mal oluyor. 

Çocuklarımız resmen angaryaya mahkûm ediyoruz. Beş altı yaşından itibaren sırtlarına yüklenen hayat ağırlığına denk çantalar, yedi sekiz saat kaldıkları ruhsuz mekânlar, güneş doğmadan yola çıkmalar, sonu gelmez testler, hızla yetiştirilmesi gereken programlar, hayat-memat meselesi sınavlar. Zorunlu sürgünlükler ve anlamsız koşuşturmalar. Okullar öğrenci mezun etmiyor aslında, koskoca bir yorgunluk, umutsuzluk, boşunalık hissi mezun ediyor. Ve herkes tarafından bilinen bu gerçek, hayatımızı karartmaya devam ediyor. Senelerdir sınıfta kalıyoruz ama kimin umurunda? 

İnsanı sakatlayan şartlar içinde ne kadar ambalajlı yöntem bulursanız bulun, elinizde kalır. Bu çürük kurgudan sağlam öykü çıkaramazsınız. Sadece yılgın bir iş gücü elde edersiniz, o kadar. Fakat insanı varlıkla tanıştıracak şekilde eğitemezsiniz, olduramazsınız, olgunlaştıramazsınız.(Kimsenin böyle bir derdi var mı? O da ayrı mesele.) Öğrenciler iş sahibi olabilirler fakat ne kendini ne dünyayı ve ne de varlığı tanıyacak, anlamlandıracak bir iç görüye ve bilgeliğe sahip olabilirler. Ne de sanat, edebiyat, müzik, mimari, felsefe gibi derinlik isteyen bir alanda yetkinleşebilirler. Toplum içinde kendiyle barışık huzurlu bir insan olabilirler mi? Zannederim o da çok zor. Bu üretim bandından sadece ve sadece kendi çıkarlarını düşünen teknik bir Ben Nesli çıkar. Dünyadan ve kendinden habersiz kaskatı bir faydacılık. Ne yaparsanız yapın, kahir ekseriyetle “hasılat” ve “çıktı”, maalesef bu kadardır. İstisnalar ise çok az.

Oysa olmak yavaşlık bilgisidir, bilginin sindirilmesidir. Bilgi, talebenin ruhunu donatmak ve giydirmektir; talebeyi kalbinden tutup yürütmektir, yol bilgisidir. Bilgi, kaybolmama bilincidir. 

Bunun aksine, hızla verilen müfredat ve hayat-memat meselesine dönüşen sınavlar içinde öğrenci sersemler, derinlik duygusunu, kendilik bilincini, yaşam enerjisini ve merakını kaybeder. Biz de onları kaybederiz. Geriye öğrenilmiş bir sıradanlık, özü sakatlanmış bir posa kalır. Bauman’ın nefis tabiriyle: Iskarta Hayatlar. 

Kuru emeğin hazin panoraması bu: Kaybolan yıllar, heba edilen sermaye, emek ve insan.

Zannediliyor ki gösterişli mekânlar açtığımızda mesele halloluyor. 

Zannediliyor ki sınıftaki öğrenci sayıları azaldığında mesele kalmıyor. 

Her yere dinî kurumlar açtığımızda daha dindar oluyoruz. Hayır, hayır.  

Aksine umulanın tam zıttı oluyor, iç boşalıyor.

Amaçladığımız dünyanın tam zıttı, yanlışlarımızı yüzümüze vururcasına karşımıza çıkıyor. Meselenin esası gözden kaçıyor çünkü. Mesele nitelikli insan kaynağıdır; yapacağı işi entelektüel düzeyde kavrayacak ve kendisini o işe adayacak insan/eğitimci kaynağı… İşte asıl ondan yoksunuz fakat kaybımızı Nasreddin Hoca gibi yanlış yerde aramaya devam ediyoruz. 

Oysa bazı işler sadece adanmışlarla yapılabilir.

Hocalık bir adanmışlık mesleğidir. Öğrencinin “ol”ması için önce hocanın “ol”ması, olgunlaşması gerekir. Olmak değer üretmek, değer haline gelmek, kıvamını bulmaktır. 

Sahi değer üretebiliyor muyuz? 

Eğitimin merkezinde öğretmen ve öğrenci birlikte yer alır. Öğretmen iyi örnektir. İnsan ancak iyi örneklere tutunarak büyür, olur ve olgunlaşır. Öğretmen söyledikleriyle yaptıkları arasında çelişki olmaması gereken bir “irşat” insanıdır. Bir değer ancak onu iyi temsil eden insanlarla açığa çıkar. Yanlış temsil ise köreltir. Sorunumuzun en temel sebeplerinden birisi de bu: Yanlış temsil ve temsilde yapılan ölümcül hatalar. 

İrşat gönül işidir, sadece gönülden çıkan kıvılcımlar başka bir gönlü tutuşturabilir. Yani aşk.

Öğretmen bilgi yüklemesi yapmaz, yöntem öğretir, ilham verir, bakış açısı sunar. Öğrenci ise hocasına bakarak kendisini, yöntemini ve şahsiyetini bulur. En büyük kazanım da budur: Olgun İnsan. 

O zaman, “okullu olmak olmaya yetiyor mu?” diye yeniden sormalıyız.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

Bir Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir