OYUNDA KALMAK


Çocukluğumuzda yaptığımız her şeyi, cennet manzaralı bir tablo halinde muhayyilemizin en mutena yerine asmak hayatın muhteşem sırlarından biri olsa gerek. Muhayyilemizin en mutena yerlerine asılan çocukluk tabloları, orada hayat boyu parlamaya ve yolumuzu aydınlatmaya devam eder. Dönüp dolaşıp belki de tam bir doygunlukla bir defa yaşadığımız çocukluğun görkemli kapısına gider geliriz. Hayatımızdaki her şey gibi çocukluğumuz da bir defalıktır ve bir yıldız gibi parlayıp söner. Fakat sönen o kadar aydınlık bir yıldızdır ki ışığı onca yıl sonra da ruhumuzun derinlerinde parıldamaya devam eder.

Biz insanlar için hayat, “daha dün gibi!” ünlemini genişletmekten ibaret. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, bizim için geçmişteki her şey, daha dün gibidir. Çocuklukta attığımız ilk adımlar, düşe kalka yürümeler, dünyanın cennet tadı, annemizin kollarında daldığımız büyülü uyku, hepsi daha dün gibi; elimizi uzatsak tutacağımız bir yakınlıktadır. Oysa bunun sureta böyle olduğunu da biliriz. Bilsek de bir şey değişmez. Geçmiş zaman elimizden sonsuza dek kayıp gitmiştir. Anılarımız zamanın acımasız tünelinde çoktan kaybolmuştur. Anılarımız kaybolmuştur ama sihirli bir dün lambasını da ruhumuzun duvarlarına asmıştır. Hayat dediğimiz mecaz, o sihirli dünün kaş göz işaretlerini çözmeden anlaşılmaz. O sırlı düne yaslanmadan gerçek anlamda yaşayamaz hatta adım bile atamayız. Dünümüz hem geçmişimiz hem şimdimiz ve hem de geleceğimizdir.

Hangimizin hayali bir şark masalı gibi çocukluğun sihirli lambasıyla ışıldamaz. Yaşlandıkça daha da netleşir sanki masal, elimizi uzatsak yakalayacağımız haylaz bir imge belirir hemen yanımızda. Kaçamayız ondan. Dönüp dolaşıp oraya, çocukluğumuza geliriz: “nüshayikübra”ya. Orası cennetimizdir çünkü. Orası cennetten düştüğümüz yerdir, cennet hatırlarımızın capcanlı olduğu yer… Şairin farklı bir bağlamda “asude bir bahar ülkesi” dediği yer. Sık sık o bahar ülkesine gidip kendimizi temize çekmek isteriz. Yaşadıkça kirleniriz çünkü. Çocukluğun safiyetinde yıkanıp pirüpak olarak geri dönmek isteriz. Çocukluk denen masum ve masalsı ülke. Ne tuhaf bir psikanaliz?

Bu tuhaf psikanalizin farkına en çok varanlar galiba sanatçılar, şairler. Onlar çocukluğu ana yurtları bildiklerinden oradaki hazine sandığını hep yanlarında taşırlar. Hiç kapanmaz o sandığın kapısı. Hatta şairler o hazine sandığının içinde yaşar ve dışarı çıkmak istemezler. Belki de sırf o yüzden şairdirler, kim bilir!

Yaş aldıkça çocukluğa doğru çıkan bir merdivene dönüşür hayat. Fakat biz yaşlandıkça çocukluk uzaklaşır bizden, basamaklar flulaşır ve bir ufuk çizgisi gibi oyalar durur bizi. Tam tuttum dediğimizde elimize bulaşan o yakıcı ve tuhaf yokluk hissiyle baş başa kalırız. İşte, çocukluk dediğimiz ve künhüne bir türlü vakıf olamadığımız o büyük sırrın serabı…

Zaman zaman Cahit Sıtkı Tarancı gibi muhayyilemizde bir Affan Dede bulup çocukluğumuzu, kayıp cennetimizi satın almak isteriz. Hayalen satın alırız yahut satın aldığımızı düşünürüz. Uçurtmaların, bulutların, zıpzıpların, horoz şekerlerin ve çemberlerin çocuksu dünyasında geri döneriz. Ya da döner gibi yapıp da kendimizi avuturuz. “Gerçeklikten ölmemek için sanat var.” diyen Nietzsche’ye hak verircesine, gerçekliğin boğucu dünyasından çocukluğun korunaklı dünyasında hicret ederek, “haberim yok olup bitenden” deriz. Aslında olup bitenin hepsinden haberdarızdır fakat olup bitenin bize rağmen olup bitmesi karşısında bir savunma hattı kurmak isteriz. Şair için çocukluk hem bir savunma hattı arayışı hem de bir avunma bilgisidir. Tıpkı şiirin kendimizi oyalama bilgeliği olması gibi.

Şairin Affan Dede’si şiirdir. Şair şiirden çocukluğunu satın almak ister. Oysa şiir ona çocukluğunu geri veremez. Nafile bir pazarlık ve arayış. Fakat şiir, şaire çocukluğun altın iklimini açarak ona masumiyetin tadını ve kokusunu yeniden hatırlatır. Bu hatırlayış, hem gerçekliğe karşı bir mukavemet alanı oluşturur hem de Neyzen Tevfik’in “büktü belimi” dediği “tecelli-i hayatın” ve “saz-ı kazanın” inlemelerine karşı bir sükûnet bahşeder. Her iki durum da sanatın varoluş gerekçelerinden biridir.

Özetle söylemek gerekirse, şair kayıp cennetin bir daha ele geçmeyeceğini bilir. Şair, çocukluk denen o sihirli flütün bir daha asla üflenemeyeceğini de herkesten daha çok bilir. Bilir de bilmezlikten gelir.

Şair çocukluğunu geri isteyerek oyunda kalmaya çalışır.

Hayat oyununda.

Sadece kalbi selim olanların galip geleceği hayat oyununda.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir