“Her yeri yabani ot kaplamış.” Onları bahçeden uzak tutmanın çeşitli yolları elbette var. Parmak uçlarımla kavrayıp çıt diye kökünden koparmam yetecek. Çoğu insan böyle yapıyor. Fakat bu yeni sürgünlere mani olacak bir tedbir sayılmaz. Köklü bir çözüm bulmalıydım.
Aynada onu ilk gördüğümde henüz cılız ve kısaydı. Tarağın dişleri arasında parıldayan, kahverengi saçlarımın ahengini bozan asi bir dikene benziyordu. Görülmemiş tuhaflıkta bir şeyle karşılaşan kâşif edasıyla yaklaştım önce. Aynada oynaşan ışığın gözlerimi yanılttığına inanmak istiyordum. Geride bıraktığım tazecik kadınla yüzleşmeye hazır olmadığım bir anda başkaldırmıştı. İnkâr etmeyi denesem de oradaydı işte. Gençliğin yitirilecek bir hazine olduğunu hatırlatan bir nişane gibi, olanca hainliğiyle sırıtıyordu.
Elim makasa uzandı. Hayır! Kesemezdim. Budandıkça güçlenmesine izin vermek amacına hizmet edecekti. Onu gördüğümü biliyordu. Şaşkınlığımı ve hayal kırıklığımı ortaya saçıverdiğim için kendime kızdım. Niyetim korkumu yadsımak yahut bastırmak değildi. Düşmanla göz göze geldiğimde, neşemi esir edemeyeceğini ispat etmek istiyordum. Biraz evvel yaptığım gibi banyoda yankılanan şarkımı söylemeye devam ettim.
Görmezden gelmek en iyisiydi. Yok sayılmak kimsenin hoşuna gitmez! İlk raundu kazanmış olmanın gururuyla, titreyen ellerimi hızlıca şekillendirdiğim saçlarım arasına gizleyebilmiştim. Keyif yapmaya ayırdığım hafta tatilimi mahvetmesi, sıradaki eli ona vermek olacaktı. Derhal bizim mekânda kızlarla buluşma ayarlamak için telefona sarıldım. Hafta boyunca tekliflerini reddederek, başka planlar yapmalarına yol açtığım arkadaşlarımla, üst üste yaptığım kısa görüşmeler olumsuz sonuçlanıyordu.
Salonun ortasında dönüp dururken, gözüme masanın üzerindeki seyahat ajandam ilişti. Ölmeden önce yapılacaklar listesinin –birkaçı hariç- neredeyse tamamına tik atmıştım şu yaşımda. Dün bu listeyle gururlanırken bugün içim ürperiyordu. Yok canım daha neler! Listeyi tamamlayınca ölecek değildim ya. Babadağ’dan paraşütle atlarken ayaklarım aynen böyle titriyordu. O zaman da ölüm korkusunu, benzer cümlelerle savuşturduğumu hatırladım. Sonra pek çok defa daha korkularımın üzerine yürüdüğümü.
Kuaföre gitmek üzere hazırlanmaya koyuldum. Kırmızı ekoseli elbisemin açıkta bıraktığı boynuma, nazar boncuklu kolyemi takmayı ihmal etmedim. Kendi halinde kurumaya bıraktığım dalgalı saçlarım, kombinimin eşsiz parçasıydı. Sıra yıkıcı darbeye gelmişti. Şapkam, alnımın biraz üzerinde, bebek saçlarımın hemen gerisinde duran o sevimsiz beyaz saç telini tamamen görünmez kılmıştı. Anlam bulamayan telaşlı düşüncelerim ayaklarıma dolanıyordu. Aldırmadım yürüdüm.
Kuaförden beyaz saçlarımı yolmasını istediğimde dünyanın en garip teklifiyle karşı karşıya kaldığını söyledi. Bunun nesi garip anlamadım. Kesmesini söylesem kesecekti, ben yolmasını istedim. Bu onun kararına bırakılmış bir teklif değildi. Buraya her gelenin yaptığı gibi sıradan bir talep! Hem günde bir düzineden fazla kadının tüylerini yolan biri bunu neden yadırgasın ki. İşini yap, diye tersledim. Transparan boya gibi pek çok yöntem hakkında önerilerde bulunup duruyordu. Hayır! Ben onları boyamak değil yok etmek istiyordum. Artık onlar diyorum, çünkü stresten birkaç tohumun daha yeşermesine sebep olduğumu düşünüyordum.
Bunu kendim için değil annem için istiyordum. Henüz başında birkaç kır varken beni böyle görmeye tahammül edebilecek mi! Kendininkileri makul karşılıyor olabilir fakat benim aldığım yaşlar, annemi daha da yaşlandırıyordu. Hayatını yaşamadan askıya almış bir kadına zamanın sinsice geçtiğini hatırlatmaya ne hakkım vardı ki! İşgüzar kuaför hâlâ ayak diriyor, herkes işi gücü bırakmış bu manyağın derdi ne, der gibi bizi izliyordu. O da bundan güç alıyor, kendince hadsiz bir müşteriyi paylıyordu. Parasını alacağı bir iş için tartışmanın ne anlamı var ki Yap geç! Neymiş yolarsa kökleri ölür bir daha oradan saç çıkmazmış. Sana ne be kadın! Sanki tetikçim ol dedim.
Kapıyı çarpıp çıktım. Umutsuzluğa kapılmak üzereyken uzun zamandır görmediğim, “Haberleşiriz,” deyip haberleşmediğim Esma’yı hatırladım. Onunla buluşmak ne büyük hataymış! Henüz farkında değilken, teklifimi kabul etmesiyle ikinci raundu da cepte saymıştım. Birkaç cılız tele yenilmeyecek, bugünü neşeyle sonlandıracaktım.
Mekâna vardığımda içeriye şöyle bir göz attım. Esma, ortalarda görünmüyordu. Vestiyere paltomu bırakırken kızın gözü şapkamdaydı. Yoksa o küçük anarşist, şapkadan çıkıp kendini göstermenin bir yolunu mu bulmuştu! Neyse ki hayır. Kızcağız dolaba asmak için şapkamı çıkarmamı bekliyordu. “O kalacak, teşekkürler,” diyerek gösterilen masaya yerleştim. Yürürken boy aynasında kendimi kontrol etmeyi ihmal etmedim.
Nerede kalmıştı bu Esma. Bunca zaman görüşmemiş olmamızı haklı çıkaracak bir gecikme bu. Sebepleri ne kadar geçerli olsa da dakik olmayan insanlara mesafeliyim. Yıllarca kendini ev hayatına hapseden anneme kızgınlığım beni böyle bir insan yaptı. Ne akraba, ne komşu! Hiç arkadaşı yoktu. El işi dâhil meşguliyeti de. Arkadaşımda görüp beğendiğim atkıdan bana da örmesi için onu ikna edememiştim mesela. Hâlbuki onun annesi, biz kahvelerimizi içip sohbet ederken bir çırpıda örüvermişti.
Saçlarındaki beyazları yabani otlara benzetirdim. Ona baktıkça, içinde yaşanmayan bir evin bahçesini sarmış otları anımsardım. Bazen kendimi bahçıvan edasıyla, otları yok etmek için zirai yöntemler uygularken hayal ederdim. Yaşını ve genetik yatkınlıklarını yok sayarak. Hakkı verilmemiş bir hayat, yaşanmış sayılır mıydı! Bu yüzden bir dakikam bile boşa geçmemeliydi. Kendimi sosyal bir insan olarak konumlandırmamın yegâne sebebi buydu. Olanları düşünürken, salonu dolduranların yalnızca beyazlayan saçlarını görüyordum, yüzleri silinmişti. Oturdukları yerde yaşlanıyorlardı. Bense sadece, nasıl bir hayat yaşadıklarını merak ediyordum.
Esma vestiyerin önünde belirdi. El çabukluğuyla üzerindekileri görevliye teslim etti. Boy aynasını es geçip hızlı adımlarla bana doğru geliyordu. Yaklaştıkça kocaman gülümsemesi, özlemle bakan gözleri silikleşti. Allah’ım o da ne! Bana yaklaşırken tonozlu mezar taşlarına benzettim kendimi. Kaskatı kesilmiştim. Koyu kumral saçlarının dibinden dört parmak beyazlarını görüyordum. Üstelik bu kız benden üç yaş küçük! Gülümsüyor. İğrendiğimi belli etmiyorumdur umarım.
İğrenmek mi? Ne abartılı bir tepki! En az yaşlandığımı düşünmek kadar. Cılız bir tüycüğün beni bu denli sarsmasına izin verdiğime inanamıyordum. Sert bir kahve söyledim. Sersemliğimi atmış sohbete adapte olmaya çalışıyordum. Araya giren yıllar, muhatabıma soru soracak yakınlığı da götürmüştü benden. Sözü bitince ne diyeceğimi hesap etmeye çalışırken anlattıklarını da kaçırıyordum. Bir nefes aralığında “Diplerin gelmiş,” deyiverdim. Katmerli bir kahkaha patlattı. Şaşmıştım ve yakalanmış. Onu dinlemiyordum, kendimi ele vermiş olmama gülüyordu. Birkaç aydır boyamıyormuş. Böyle karar vermiş. “Yoruldum,” dedi. “Saklamayacağım artık.” Üstelik gülüyordu, halinden memnun. O halde hayatından da!
Bu neyin kararı? Artık yaşlanabilirim, dedirten ne ki insana! Bu işi yalnızca ben mi büyütüyorum? Sorgulamaya başladım. Yüz kaslarım, usta bir kuklacının elindeki iplerle yönetiliyordu sanki. Kasılmalar, seğirmeler… Mani olmaya çalışsam da kontrol edemiyordum. Anneme benzememek için senelerce kendime zorunlu kıldığım hareketli yaşayış, zorbaya dönüşmeme mani olamamış. Ezici bakışlarıma Esma da fazla dayanamamıştı. Vedalaşırken bir daha görüşmeyeceğimizi ikimiz de biliyorduk. Onu uğurlayıp kahvemi içmeye devam ettim.
Zehirli bir esinti, kuleyi kuşatan büyülü sarmaşıklar gibi salondaki insanları süratle ele geçirmişti. Kristal camın içindeki su bile yaşlı görünüyordu. Peki ben! Ben ne durumdaydım? Midas’ın altın parmağı bana da dokunmuş muydu? Elim çantama uzandı. Hayır! Paniklediğimi belli etmemeliydim. Servis peçetesiyle bıçağı silme bahanesi, her zaman işe yarar. Yansımada kahverengi saçlarımı görünce derin bir oh çektim. Diğer insanların ağaran saçları, sanki neşeyle ışıldayarak bana bakıyor, şapkamın altına gizlediğim kabile üyelerini yüreklendirmek için benimle alay ediyorlardı. Kulak tırmalayan kikirdeşmelerini duymazdan geliyordum. Düşman kuvvetleri sizi! Yok saymanın aldatıcı lezzetini almışken beni alt etmeniz imkansız…
Annemin hayali, karşımda belirince etrafa adaçayı kokusu yayıldı. Dudakları aralandı bir şey söyleyecek oldu, söylemedi. Ama anladım. Atladığım şeyi, söylemeden göstermişti gülümsemesiyle. Annem mutluydu. Benim beğenmediğim, üzerime yakıştırmadığım her hâlini kendi seçmiş olmanın huzuru vardı yaşayışında. Bense neyle inatlaştığımı bilmeden, durursam düşeceğime inandım hep. Kendimi tıktığım eğleşmeleri, kafesinde oyalanan hamster gibi çarkın içinde dönüp durduğumu düşündüm. Bahçeyi kurutan yabani otlar değil, terk edilmesiymiş meğer. Ben kendimi ne zaman terk etmiştim!
Düşler birer birer silindi gözümden. Batıya yürüyen güneşin kızıllığı usulca sızdı içeriye. Huzur, turuncu bir aydınlanmayla göğsüme doldu. Fincanın dibinde soğuyan kahveyi, masada bırakıp vestiyere yöneldim. Acele etme ihtiyacı duymuyordum artık. Oradan oraya koşuşturup, dolu dolu geçirdiğimi sandığım günlerin aksine; zamanın incecik akışını hissetmek hoşuma gitmişti. Aheste aheste paltomu ve eldivenlerimi giydim. Önünden geçerken boy aynasına, kendinden emin bir gülümseme yansıdı. Annem ve Esma’nınki gibi. Düşündüm de, insanı yaşlanmak değil, saklanmak çürütür. İçeri girerken vermediğim şapkamı vestiyere bırakıp çıktım.

Zeynep’cim bir çırpıda okuyuverdim . Akıcı üslübunla kendimi hikayenin içinde buldum . Biraz annen biraz Esma biraz sen derken hepimizin ortak noktasında buluştuk . Yazılarının devamının gelmesini ve kitaplarını okumayı diliyorum ve okuyacağıma da eminim aslında .Başarılar…