Şehir Güzeldir 


Medeniyet coğrafyamızın şehirleri düşman bombaları altında acımasızca yok edilirken şehir yazıları kaleme almak çok kolay olmasa da yakın gelecekte inşa edileceğine inandığımız yeni medeniyete harç vazifesi görecek bu yazıları yazmak ertelenemez bir vazifedir. Sanatta, edebiyatta, bilimde, mimaride ve estetikte yeni bir medeniyet inşası bütün meselelerin önündedir. İnsanlığın bugün yaşamakta olduğu krizlere çözüm getirecek yegâne reçete; yeni bir söz, yeni bir eylem ve yepyeni bir medeniyet coğrafyası inşasıdır. 

Şehir deyip geçmemek lazım. Her şeyin ötesinde bir düzen, alışkanlık ve aidiyet iktifa eden şehir; uğrunda can verilecek küçük bir vatan, ardından gözyaşı dökülecek sadık bir sevgilidir aynı zamanda. Kadim tarihte şehirleri istila eden vandal kuvvetler, zamanımızdaki işgal kuvvetlerinin aksine (zulümleri baki olsa da) kendi medeniyetlerinin mimari yapılarını işgalleri altındaki şehirlerde inşa etmişlerdir. Bunu yapmalarının temel sebebi; bir medeniyete aidiyeti sağlayan başta gelen sembolün mimari olmasıdır. Bugün Doğu diye tabir edilen hangi ülkeye gidilse görkemli bir Roma ve Yunan eseriyle karşılaşılabilir. Ürdün’den Mısır’a, Irak, Suriye, Kudüs’ten Anadolu coğrafyasına kadar bütün bölgeler Roma ve Yunan mimarisinin şaheserleriyle donatılmıştır. Elbette bunun tam tersi bir durum da mevcuttur. Şöyle ki; Batı başkentlerinde bulunan British Museum, Louvre, Berlin Pergamon, New York Metropolitan gibi müzeler  Doğu’dan kaçırılan eserlerle adeta birer hırsızlık deposuna çevrilmişlerdir. Buradaki amaç her ne kadar zengin bir müze vücuda getirmekse de aynı zamanda hafızayı taşımaktır. Geçmişle bağı tamamen koparılan bir topluluk medeniyet inşa etse dahi bu zayıf ve hafızası kıt bir medeniyet olacağından yaşama şansı yok denecek kadar azdır.  

Geçmiş dönem işgalleri bölgeye göreceli de olsa bir düzen getirme iddiasındayken günümüzdeki işgaller tarihi, kültürü, sosyolojiyi ve toplumsal hafızayla birlikte mimariyi de bir daha dirilmemek üzere yerle bir ediyor. Batı işgaline uğrayan Irak, Suriye, Afganistan’da Batı’ya ait tek bir  mimari esere veya kurulu bir düzene rastlanmaz. Zira işgal; diriltmek ve inşa için değil; öldürmek ve yıkım üzerine bina edilmiştir. Batı işgalinden geriye kalan, düzene sokulması imkansız bir kaos olmuştur. Medeniyet coğrafyamızın bir fotoğrafı çekilecek olsa kadraja yansıyan uçsuz bucaksız kargaşadan başkası olmayacaktır.

İnsanlığın köküne kibrit suyu dökmeye yemin etmiş emperyal dünyanın kendini patlamak üzere olduğu bir dönemde, bütün bir evrene (nihayetinde uzayda da yaşanabilir bir hayat vardır) alternatif bir hayat nizamı önermek, medeniyet kurma iddiasındaki İslam ve Doğu toplumlarının üzerine bir vazifedir. Bu görevi yerine getirmek için Şam-ı Şerifteki Ak Minareye Hz. İsa’nın ineceği günü beklemeden çalışmak; fikir, sanat, edebiyat, mimari ve estetik gibi meselelerde üretmek mecburiyeti vardır. 

Şehirler, geçen zaman içerisinde kaçınılamaz şekilde yok olabilir, imha edilebilir veya ilahi takdir neticesinde bir afetle çökebilir. Önemli olan tarih sahnesinden çekilen bir şehrin yerine ne inşa edildiğidir. Şehrin inşası için yüksek bir sanat, mimari ve estetiğe ihtiyaç vardır. Şehir; bir zevkin, bütüncül bir mimari aklın, asırlara meydan okuyacak teknik zekânın ve hepsinden önemlisi insan fıtratına muhalif olmayan ilahi emrin bir yansıması olarak inşa edilmek zorundadır. Şehir, mimari dokusuyla görsel bir şölendir aynı zamanda. 

Hafızası tarumar edilerek birer mankurta dönüşen, çirkin yapıların tasallutundaki şehirler, vakti geldiğinde kendilerini inşa edenleri gayya kuyusu denilen çukura doldururken zerre gözyaşı dökmemektedirler. Şehrin üzerinde taşıdıklarıyla birlikte nasıl bir düşmana döndüğünü idrak edebilmek için asırlarca geri gitmeye gerek yok. İnsanın aklını başından alan bir depremle beton yığınlarının düşman toplarına dönüştüğünü görebiliriz. Fıtrata ve akla uygun inşa edilmeyen şehirler, annesinin kalbine oku saplayan yüreği kara, yüzü çirkin bir mankurttur ve medeniyetimizin en büyük düşmanıdır. 

Güzel olmalı şehirler; bir mahalle sokağı gibi mesela. Ağacı yok edilmemiş, köşesinde bakkalı, tek şerefeli küçük minareli mahalle camii, top peşinde koşan afacanlara arkadaşlık eden arsası, babayiğidi, kabadayısı, sokak satıcısı ve cadde aralarından eksik olmayan çocuk sesleriyle şehirlerimizi muhafaza etmek insan neslini korumak kadar kıymetlidir. Zira bütün bu saydığımız mahalleye has özellikler her geçen gün belki de bir daha geri gelmemek üzere yok olup gidiyorlar. Geriye bıraktıkları; insanı dört duvar içerisine hapseden koca bir bencillik. 

İnsan ruhuna incelik katan bir köşe çeşmesi rikkatinde estetik olmalı şehirler. Birbiri üzerine devrilen binaların istila etmediği, sade bir hayatı yaşama kolaylığını sunan şehirlere olan muhtaçlık her zamankinden daha fazla olsa gerekir. Sanatkârane bir hassasiyetle inşa edilen şehirler aynı zamanda terbiye ve üslubun zirve yaptığı yegâne hayat merkezleridir. Üslup, sadece mimari bir yaklaşım tarzı değil; yüzlerce yılda kazanılan şehir kültürüdür. İstila ve göçler gibi dış etkiler zamanla bu kültürü aşındırsa da şehrin kuruluş mayasına işleyen üslubu yok etmek mümkün değildir. Dünya şehirleri söz konusu olduğunda, New York şehrinin kapitalist üslubunu yok etmek nasıl mümkün değilse -ki bunu yapabilmek için o şehri topyekûn ortadan kaldırmak gerekir- İstanbul minarelerinde yekvücut olmuş mana üslubunu da bu şehirden söküp atmak kabil değildir.

Bir yerin gerçek bir şehir ve yaşanabilir bir mekân olması için insan ruhuna işleyen bir hissiyatı olmalıdır. Adına şarkılar, şiirler, romanlar ve aşk hikâyeleri yazılmamış bir şehir ismi konulmamış adsız bir şehirdir. Şehirlere ismini veren yegâne metinler; sözün kıymetinin zirve yaptığı edebiyat metinleridir. Aziz İstanbul şiiri olmasaydı İstanbul’un bir parçası şüphesiz eksik kalacaktı. Ya da Kız Kulesi’nin mitolojik aşk hikâyesi nesilden nesile aktarılamasaydı şehrin gizemli bir parçası vücuda getirilemeyecekti. Suç ve Ceza romanı kahramanı Raskolnikov olmadan Saint Pettersburg’un arka sokakları, suç dünyası ve o şehrin ruhu anlaşılamayacağı gibi Huzur romanındaki Mümtaz ve Nuran karakterlerinde vücut bulan İstanbul’un musikisi, Boğaziçi yalılarının estetiği, dönem insanlarının yaşadığı buhran ve santim santim işlenen şehrin hikâyesi bir arkeolog titizliğiyle kayıt altına alınmamış olacaktı. 

Şehir, hiçbir şey yaşanmamış gibi ardına bakmadan öyle kolayca terk edilecek bir yer değildir. Doğduğu ve belli bir müddet yaşadığı memleketini terk etmek zorunda kalan insanın aradan yıllar geçse de yüreğinin bir yerinde o şehri saklı tutması sadakatin ifadesidir. Zira şehir, insanın üzerine sinen, bıraktığı renk, koku ne varsa her daim muhafaza eden bereketli bir kaynak, üzerinde taşıdığı insanı o kendini terk etse de yeniden dirilişe kadar bağrında saklayan sonsuz bir yuvadır. 

Güzel olmalı şehirler; meydanı, çarşısı, mahallesi ve mimari dokusuyla abidevi bir güzellik inşa edilmek mecburiyeti vardır. Çirkinlik yakışmaz güzel olana. Tuvalin üzerine boca edilen renk paleti abstract bir bütünlük ortaya çıkarsa da bu soyut bir güzelliktir. Şehrin ihtiyacı, karmaşa ve bilinmezlik değil; değişimi ve hayali de içinde barındıran empresyonist bir tablo olsa gerekir. 


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir