Seven Sevdiğine İş Çıkarır


Orhan Gazi Gökçe’ye


Okurluk serüvenimin kendine mahsus bir ‘keşkeler ağı’ var. Kütüphaneme, okumakla olan
ilişkime şöyle bir bakınca, peş peşe sıralıyorum keşke’leri. Halbuki haksızlık etmemeliyim bu
serüvene. Yirmi seneyi aşkın bir zaman önce hiç olmadık bir kitapla (Edward Gibbon, Roma
İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi, Cilt 1) başlayan yolculuğum bu başlangıç
adımına, yani tarihe sadakatle devam etti. Ne okursam okuyayım mutlaka tarih okumayı da
sürdürdüm. Arkeoloji, siyaset, mimari, müzik, hatta felsefe, dinler tarihi, mitoloji, psikoloji.
Bir şeylerin tarihi boyutuna dalıp gitmekten aldığım keyif ayaklarımı yerden kesiyordu, hâlâ
öyle.

Sonra bir şey oldu. Galiba zihnim büyük büyük pencerelerden bakmak yerine insanların şahsi
tarihlerine odaklanmayı seçti. Ne iyi etti. Çünkü insanların kendi hikâyelerine hiç değilse
kitaplardan tanık olmak, diğer insanlarla olan ilişkilerini gözlemlemek, hayat tecrübelerini
izlemek, sandığımın çok ötesinde hediyeler sundu bana. Bir kere asla tek bir konu üzerinde
gidilmemeliydi okurken. Çünkü bir bilimin bile diğer başka bilimlerle ilişkisi, akrabalığı vardı.
Mimariyle ilgilenen biri, müziğin enginliğine kendini bırakmadan zevk alamazdı. Siyasetin
gıcıklığı ve insan üzerine sıçrattığı baskı ancak bilge hükümdarların hayatlarına temas ederek
hafifleyebilirdi. Fatih Sultan Mehmed’i merak ederken Marcus Aurelius’u bir kenarda
bırakmamak gerekiyordu. Bir Roma imparatoru, stoacı felsefeyi benimsemiş bu adam,
Kendime Düşünceler’le bir çığır açmıştı, kapanan da bir şey yoktu üstelik.

Zihnim pencereleri daraltmaya, kendine kapılar belirlemeyi sürdürdü. Artık devreye mizacım,
tabiatım girmişti. Zevklerim belirginleşti, nelerden tat aldığım kadar nelerle ihtiyacım olduğu
da iyice ortaya çıkmaya başladı. Neye nasıl zaman ayıracağımı öğreniyordum. Bu da
okumalarımı zenginleştirdi. Daha çok değil, güçlü bir eseri birkaç defa okumanın hikmetini,
güzelliğini keşfettim. Peki bu nasıl oldu? Sevdiğim, yazdıkları ve dikkat çektikleri her şeyi
merak ettiğim, yani gıpta ettiğim insanların ortak kanaatine vararak. Kanaatleri şöyleydi:
yüzlerce, binlerce kitap okumanın insana getirileri muhakkak vardır, bunu inkâr edemeyiz.
Ancak esas hikâye, kuvvetli kitapları tekrar tekrar okumak. Onları birer aşı olarak kabul edip
kendi yaşam felsefemize zerketmek. Büyük filozoflardan edebiyatçılara, musıkîşinaslardan
sufilere kadar izlediğim rotada bu gerçekle karşılaştım daima. Süheyl Ünver mesela, ‘kitap
karıştırmak’tan bahsediyordu. Okumak istediğimiz her kitaba zaman ayırmamız mümkün
değil. Buna ne ömür yeter, ne de cüzdan. O hâlde merak duygumuzu beslemek, çalışma
alanlarımızı derinleştirmek için kitap karıştırmak mümkündü. Aç, bak, içinde gezin biraz,
sonra tekrar dönersin, alacağını al ve yoluna devam et. Orhan Okay mesela, o da “Aydın bir
insanın hayat boyunca bir kitap okumuş olması kâfidir. Yeter ki o kitabı hayatının felsefesi
yapmış olsun” diyordu. Bir şeye ciddiyetle sarılmak. Önce kelimeleri sevmek, sonra duyguları.
(Çünkü Tanpınar her zaman olmasa bile çoğu zaman haklıdır: “Biz evvela kelimeleri öğreniriz.
Sonra yaşadıkça teker teker mânalarını.”)

Kültür tarihimizde derin izler bırakmış bu insanların hayatlarına dalmak demek, biyografi
kitaplarına ve mektuplaşmalara da ciddi bir mesai ayırmak demek. Can alıcı noktalar, hayat
felsefeleri, onca meselenin içinde kendilerine ayırdıkları bereketli zamanlar, kiminin tabiatla
olan ünsiyeti, kiminin aşka olan inancını asla kaybetmemesi, heyecan, heyecan, heyecan.
İçinde zorlu duygular yok mu? Belki de o zorlu duyguları anlayabilme iştiyakı hepimizdeki
okuma serüvenini güdüleyen. Merak ediyoruz, edeceğiz ve buna sadık kalacağız. Merak
ettiğimiz şeylerin, diğer şeylerden farkı, bizi bize daha çok söylemesi, hatırlatması zira.
Okurun cilveleşmeyi en sevdiği şey kitap olduğuna göre, tam da şimdi kütüphanemdeki o
kitaba göz kırpabilirim: Alberto Manguel, Merak.

Dostluğun çevresinde kurulan sofralarda kitabın konuşulmaması mümkün mü? Değil, bunu
kabul etmiyoruz. Ansızın patlayan dizeler, bir eski zaman efendisinin evindeki hat
koleksiyonu üzerine konuşurken ortaya düşüveren beyitler, ‘ya hu şu roman ne iyiymiş’ler,
insanı sinir edecek güzellikteki denemelerle yeni karşılaşmanın getirdiği pişmanlık öyküleri
(“Sevgi de yetmiyormuş, çok eskiden rastlaşacaktık”), dedikodular… Şimdi yani kimse gık, mık
demesin. Dedikodusuz ne sofra var, ne kitap sohbeti. Ama benim burada söylemek istediğim
dedikodu başka, şiddetli entelektüel merak dersem, güler misiniz? Gülelim ve Taner Ay
ağabeye selam edelim. Çünkü hiç değilse Edebiyatın Kadıköyü’nü okuyanlar ne demek
istediğimi anlayacaklar. Yetmez, devam ediyorum. Bir şehrin dedikodusu bile başkadır. Bursa
Eski Eserleri Sevenler’inden Mesut Özkeser Bey’in instagram’daki şahane paylaşımlarına
bakarken neden Vasileios Kandes’in Gaye Kitabevi tarafından özenle neşredilen Bursa’sını
şöyle güzelce karıştırmayalım? Bir sofrada ettiğim laftan bahsedecekken nerelere geldim,
sanırım bu gevezeliğimden hiç vazgeçmeyeceğim ve vazgeçmemeliyim, âmin. İşte bu tip
sofraların en heyecanlı bölümü bir de şöyle laflarla açılır: Senelerdir gözüme çarpar durur,
gittim aldım kitapları ama hâlâ öyle duruyorlar, okumam lâzım. Buradaki lâzım da bir tür
keşke’dir. Zamanın olaydı da okuyaydım. Tamam zamana küsme, ecel aman verdikçe
zamanın var demektir ve bunun arabeskini yapmak göze de gönle de hoş düşmez. Neydi o
okumam lâzım kitaplarım? Hasan Âli Yücel’in Geçtiğim Günlerden’i, Haldun Taner’in Ölürse
Ten Ölür Canlar Ölesi Değil’i, Niyazi Berkes’in Unutulan Yıllar’ı. Nasıl olacak bu işler Orhan?
Hayırlı işler bunlar.

Bir müddet uğramazsak huzursuz hissettiğimiz yazarlar yok mu? Tıpkı yakın arkadaşlarımız
gibi. Ayda bir defa olsun görmezsek canımız sıkılır, hiç değilse telefonda seslerini duymak
isteriz. Mehmet Kaplan ve Orhan Okay benim için böyle yazarlardandır. Onların elinden
çıkmış bir şeyler okurken heyecanlandığımda, onları sevdiğini bildiğim yakınlarımla da
paylaşmak isterim. Zaten dayanamam, neticede liste kabarık değil. Her zaman ‘popüler’
olana değil, ‘eskimez’ olana yanaşanlardan kurulu olmuştur çevrem, hamd ederim. Bugün
Orhan Okay’ın bende eksik olan bazı kitaplarını tamam edip çantama koyduğumda, hocası
Mehmet Kaplan’ın kendisine yazdığı bir mektup geldi aklıma. Tekrar buldum, okudum. Sonra
dedim ki Orhan Gazi de bu iki ismi çok sever, acaba bu mektupla karşılaştı mı? Bu kadar
koşturup dururken okumaya ve yazmaya zaman ayırabiliyor mu? Bana düşen bir vazife var
mı? Ne olabilir ki o vazife, heyecan vereceksin. En güzel iş bu. Seven sevdiğine iş çıkaracak. Şu
kitabı okudun mu, o filmi gördün mü, Osman Paşa Konağı’nda bir daha ne zaman Osmanlı
Kebabı yiyeceğiz diyecek. Sonra, geride kalmış bir hoş hatıra yâd edilecek ki tekrarı nasip olsun. Hatıralar boşlukta gezinirse unutulur, zihin mükemmel bir şeydir. Ama o hatıralar yâd
edilirse tekrarlanır. Bu yüzden insanlar geçmişteki güzel anlarını kafalarına göre
hatırlamazlar. Zihin, tekrar yaşanabilmesi mümkün olanı çağırır. Yer, Tokat. Mekân,
Takyeciler Camii karşısındaki Dârü’l-Bedâyi Sanat Kahvesi. Saat, mümkünse ikindi sonrası.
Çayımız, tatlımız ve gönül safamız. Boşlukta salınmasın, çağıralım gelsin ve yaşanılsın.
Yalnızız’da öyle yazmıştı Peyami Safa: “Ve hatıralar. Gözlerimi yumuyorum.”

Seven sevdiğine iş çıkarır. Madem öyle, Mehmet Kaplan’ın Orhan Okay’a yazdığı mektuptan
bir iş çıkarıyorum Orhan’a. Belki onun nezdinde bu yazıyı okuyanlara da. Ama en çok,
meraklılara. Hem de çok meraklılara. Bizim yakınımızda yöremizde meraklılar olsun. Onların
muhabbeti de güzel oluyor, yaptıkları yemek de…

“Yine Alain’den okumuştum, Stendhal gençken şöyle bir prensip kabul etmiş: Her gün bir
sayfa yazı; ya dahi olacağım ya hiç! Avrupa’da en titiz yazarlar ömürleri boyunca yirmi-otuz
kitap yazarlar. Sebebi; bir gün atlatmadan her gün sabahtan öğleye kadar yazarlar. Biz ilham
geldikçe okur veya yazarız. Bu itiyadı evvela sizin kazanmanız, sonra talebenize aşılamanız
çok iyi olur. Misafirlik, gevezelik bundan dolayı bana boş gelir. Bir fikir üzerinde insicamla
sürekli konuşma neyse; fakat dağınık konuşma, gevezelik, insana hiçbir şey kazandırmaz.
Bizim öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki. Bu yaşta kendimi talebe gibi hissediyorum. Neler
bilmiyorum neler!”

  • İstanbul, Kocamustafapaşa’da doğdu. Bu semtin çevresinde olup bitenlere ve şehrin tarihine duyduğu merak neticesinde, kendisini Türk kültürünü mayalay...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

Bir Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Anı, tavsiye, edebiyat sohbeti, biyografi merakı ve kültürel hafıza iç içe geçmiş.“Keşkeler ağı”ndan başlayıp zamanla derinleşen, çeşitlenen ve hayatla bütünleşen bir yolculuk… Ben sevdim, eller de okusun.