ŞİİRİN YANKISI KENDİ İÇİNDE


Bazı biçim özelliklerinden ötürü şiirler, “dışarıdan,” bakanlar tarafından çoğu zaman birbirinin aynısı gibi algılanır. Beyit, dörtlük, bent yahut serbest tarzda yazılmış bir şiir sadece bu özellikleriyle mısralar halinde yazılmış bir form bilgisinden başka okurda ne uyandırabilir? Oysa şiirin estetik ve -buna bağlı olarak- yüce tarafını oluşturan özünde taşıdığı hakikattir. Dilinde sakladığı gizemli tat, zengin anlam dünyasından sızan yakın ve uzak çağrışımlardır. İmgeleriyle ve edebî sanatlarıyla kazandığı üst dildir. Dilin sınırlarını belirlemesi, bununla kalmayıp sınırlarını genişletmeye çalışmasıdır. Şiirin (şekil itibarıyla) yapısından kaynaklanan bu dar çerçeveden bağımsız algılanmaya ihtiyacı vardır. Bir nesnenin gerçek görüntüsüne erişmek için nasıl ki belli bir uzaklık veya yakınlığa ihtiyaç duyuluyorsa şiir de böyle bir görme, okuma ve anlama eşiğine ihtiyaç duyar. Onun estetik büyüsünü, dil hazzını ve hayal dünyasını ancak bu eşikler sayesinde hissedebilir, şiiri daha fazla böylelikle keşfedebiliriz. Diğer edebî türlerden bağımsız olduğundan onu dil sanatlarının merkezine almalı ve kendimizi bir okur, şair yahut eleştirmen olarak bu konuma göre hizalamalıyız.  

Dünyevi bir gerçekliğin güzel sanatların özüne dâhil oluşu hem üretici şairin hem de tüketici okurun bireysel duygularını barındırabilir. O duyguların pekişmesi de sönmesi de şiirin etki alanına dâhildir. Sadece bu ifadeden doğan anlam bile şiirin, “dışı,”nın ve “içi,”nin birbirinden farklı özellikler taşıdığı kanaatimizi pekiştirir. Şiirin hakikatini, “Yankısı içinde,” olarak tarif edebiliriz. Şairi tarafından biricik olarak üretilen şiirin okur sayısınca çoğaltılması da işte bu hakikat (dışı başka, içi başka) gereğincedir. Demek ki şiir kelime, vezin, ahenk ve ses akışı gibi verilerden aldığı güçle ortaya çıkıp gerçeği ele alan bir sanat dalıyken sonrasında işe karışan imge, mecaz ve çağrışım gibi unsurlardan dolayı gerçeklikten kopmaya ve diğer bir ifadeyle hakikatin gölgesinde kaybolmaya başlamıştır. Metafizik bir boyuta kavuşan düşünce ve duygu eksenli şiir böylece kendi hakikat tasavvurunu meydana getirir. Dolayısıyla, okurun yankısını, “Dışarıdan,” alır ve öze dökmek amacıyla, “İçeriye,” taşır. Bu sebeple edebî türler arasında, “Yankısı kendi içinde,” olan en biricik ve özgün tür şüphesiz şiirdir.  

Biricik oluşunun verdiği bireysellikle şiir günümüzde daha da yalnızlaşmıştır. Çok uzağa gitmeyelim ve edebiyatımızda kapladığı alana bir göz atalım. Kadim şiir geleneğine sahip olan Türk edebiyatının bugününde şiir aynı etkiyi uyandırmaktan uzaktır. Aslında burada tezat bir durumdan bahsetmek gerekir. Çünkü şiir toplumumuzda -en sevilen tür olmasına rağmen- belki en az tanınan ve sadece günümüzde değil hemen her dönemde üzerinde en az düşünülen türdür. Şiirin bu bilinmezliği ve değer görmezliği onu hamasi bir türe dönüşme tehlikesiyle baş başa bırakmıştır. Sözün büyüsünü yitirip düşüşü gibi şiir de gitgide etkisini yitirmektedir. İnsan var oldukça şiirin de varlığını devam ettireceğine olan inancımı bazen yitirdiğimi (üzülerek) belirtmeliyim. Belki de birçoğuna göre benim bu inancımı dile getirmem laf kalabalığından başka bir şey değildir.        

Şairin siyasi meselelere karşı belirlediği mesafe şiirsel bir tercih olmasının ötesindedir. Bu, şairin, ayarında olabilme ve kendini estetik olana hizalama durumundan yola çıkarak, bizzat kendine verdiği değerin sonucu olan, “Konfor alanı,” inşa etmekten ileri gelir. Kaldı ki şairin hiçbir sanatçının veya toplumun güdümüne ihtiyacı yoktur. Bilakis toplumlara yön veren şairin /sanatçının bizzat kendisidir. Bundan hareketle şairlerin devrin adamı oldukları yönündeki yakıştırma abestir. Çünkü hem şairin hem de toplumun kendisinden beklediği her çağın insanına seslenebilmesidir, bir nevi her devrin sanatçısı olabilmesidir. İktidarın rüzgârına kapılmadan okurun tercihini önemseyen ancak sadece o alkışla yaşamayan ve iç sesini kılavuz belleyerek hakikatin peşinden giden şair zaten bütün dönemlere ve milletlere ses olmayı, hatta yön vermeyi başarmıştır. Mehmet Emin Yurdakul’un, “Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et / Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.” mısraları meramımı anlatırken imdadıma yetişiyor. Sanatın kıymetini, dilin gücünü ve şiirin ayrıcalığını kendinde toplayan şair milletine başka milletler karşısında ancak bu kadar irtifa kazandırabilir. Çünkü şair toplumunun önündedir, dil önderidir. Tarih göstermiştir ki toplumlar eskisi gibi kılıç ve silahla değil, dilin gücüyle hizaya getirilmektedir. Bu güç artık kendini kabul ettirmiştir. Dil iktidarını elinde tutan şairin gücün kendinde toplandığını unutması hem sanatı ve şiiri öksüz koyar hem de toplum ve devleti kültürsüz bırakır.  

Şiir hakikati göstermez; göstermemelidir. Evet, buna bir yere kadar hak verebiliriz. Çünkü sanat ahlaki değerlerin dikte yoluyla aktarılmasını kabullenmez. Sanatın temelinde böyle bir iddia yoktur. Haliyle şiirin hikmeti söylemesi, hakikati göstermesi yahut benzer bir değeri düşündürmesi beklenmemelidir. Böyle bir gerçeğin var olduğunu düşündürmesi bile akla getirilemez. Ancak bu, şairin insanın varoluşundan doğan hakikati yadsıdığı veya yadsıyacağı anlamına gelmez. Nitekim öyle şiirler vardır ki bizi duygusal bir derinliğe itmemesine rağmen aklımızın tutulmasına ve kalbimizin hızlı çarpmasına neden olur. O metin karşısında, işte şiir budur, der ve şairinin gıyabında, kelimelerini, mısralarını öpüp bağrımıza basarız. Şairi göremesek de aynı dünyanın insanı olduğumuz için sonsuz minnet duyarız. 

Başarılı bir şiirden dolayı şaire minnet duymak tek başına yeterli değildir.O şiirin daha iyi anlaşılmaya ve ciddi değerlendirilmeye ihtiyacı vardır. Bu, şiirden veya şairden ziyade okurun duyduğu bir ihtiyaçtır. Çünkü şiirin ve şairin niyetini tamamlayan veya ona yeni bir anlam katan okurun niyetidir. Bu bağlamda Sezai Karakoç’un, “Köpük,” şiirinin birkaç mısraı -bırakalım bu yazıya irtifa kazandıracak bir örnek olmasını- doğrudan birçok araştırmaya konu olacak kudrete sahiptir. Kaldı ki bahsi geçen şiir üzerine yapılan nice araştırma bunun kanıtıdır. 

KÖPÜK

Portakal buğusudur yalayan seni beni

Kentte başlarken gece horozun terk ettiği

Bir kadını havlıyor taşıyor o ıssız köpekler ki

Kırmızı bir karpuzun ortasından kesilen o köpekler ki

Deniz mi dedin ne denizi

Ben Kristof Kolomb’un uşağı değilim

Ben ırmakçıyım denizci değilim

Kulağımda ne bir aşk ne de bir kürek sesi

Bir meydan uğultusu barbar bir inşaat sesi

Bir kere kente girdin

Bir kadını al onu yont yont anne olsun

Her kadın acıma anıtı bir anne olsun

Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne

Sen bu şehrin sokaklarından geç sonsuz pencerelerle

Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun

Ve sonra yıpratılan ne

Mavi bir alıkonan  (Karakoç, 2006: 129)

Yeni Gerçekçi şiirin başarılı örneklerinden olan, “Köpük,” Karakoç’un daha önceki şiirlerinde ilk örneklerini gördüğümüz ve daha başarılı olanlarını sonra yazacağı nehir şiire giden yolda önemli bir duraktır. Dili, yapısı, içeriği ve zengin anlam dünyasını yansıtan imge ve çağrışımlarıyla sadece Karakoç’un değil, Türk şiirinin zirve metinlerinden biridir. Daha başlangıç mısraında şiirin okuru çıkarmak istediği noktayı anlayabiliyoruz: “Portakal buğusudur yalayan seni beni / Kentte başlarken gece horozun terk ettiği,” Şiirsel öznenin zengin muhayyile dünyasına davet edilen okur dünyevi her şeyi bir yana bırakıp şiirde yankılanan sesi duymaya çalışır. Bir bilinmezin içine çekilir, tıpkı şiirsel öznenin ilerleyen mısralarda gitgide gizleneceği gibi, “akıbetini kestiremeyeceği bir kente girer,” Bir şiir kentidir bu. Bazı mısralarında aşkın, bazı mısralarında toplumun, bazı mısralarında küresel olanın ve bazı mısralarında metafizik olanın dillendirildiği Köpük’te bilhassa kadın imgesinin daha belirgin ortaya konulduğunu düşünüyorum. “Bir kadını al onu yont yont anne olsun / Her kadın acıma anıtı bir anne olsun,” mısraları sadece dişil bir karakterin özelliklerini sunup ona ailevi bir rol biçmenin ötesine geçer. Çünkü kadın sadece anne vasfıyla değil, taşıdığı görev ve sorumlulukla aileyi toplum yapan geniş, etkin bir fonksiyona sahiptir. 

Köpük şiirinin iç yankısı bizi bir kadın imgesinden, “Acıma anıtı bir anne,” ye götürür. Hayatın geçiciliğini belirtmektedir. Şiiri tarif ederken kullanılan köpüğün varla yok arası bir özellik taşıması gibi bu şiirdeki kadın imgesi de görünen ama zihinde bir somutluk taşımıyor yanılgısına düşüren bir etkiye sahiptir. Fakat şiirin anlam dünyasına kapı araladığımızda yahut iç sesine kulak verdiğimizde muhakkak ciddi bir yankıyla karşılaşırız. Kadın sadece, “Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere,” yahut, “Yalnız ve som karyolada düşünen,” değil, aynı zamanda bir akşamdır da, “Kente Meryem gibi giren.” Bir suredir (Yasin) “Hamile Meryem’i doğurtan,”, “Kendi düğününe giden kız,”, “Her çocuğa birden anne olmayan,”, “Öğle namazını yeniden kılan büyük anne,”, “Çamaşır yıkayan kadınlar, kızlar,” gibi farklı birçok günlük işle meşgul olan kadın imgesiyle karşılaşırız. Bu imgelerin daha somut çağrışımlar oluşturduğuna aldanmayalım. Çünkü Karakoç şiirde açmaktan değil, kapatmaktan yanadır 1960’larda. “Anlam tatilleri,” yapmayı şiirinin bir unsuru kabul eder. Bu bağlamda Köpük’ün son kısmında geçen, “Kızlara vuran ışık yalnız o ışık artardı / Annelerde derinleşen kış çizgileri,” mısraları bir an yakalayabileceğimizi sandığımız şiiri köpük gibi elimizden kaydırır. Kadın imgesi de bundan nasibini alır ve içimize çizdiği derin çizgilerle biz şiir çocuklarına buğulu bir dünya bırakır.        

  Sonuç itibarıyla bir şiirin nerede başladığı, nerede bittiği, iç ve dış yapısını nelerin oluşturduğu, varlık ve anlam düzeyinin okura neler kazandırdığı hususlarını bir bütün halinde ele almak şiire giden pratik yollardan kabul edilebilir. Oysa şiirin pratik düzeyini, simgesel ve imgesel olarak destekleyen iç sesine de kulak vermek gerekir. Bazı şiirler seslerini içlerinde sıkı sıkıya sakladıklarından onları duyabilmek farklı manevralar ister. Dolayısıyla her şiire aynı bakış açısıyla yaklaşmanın olumlu netice vermemesi okura şiir sayısı kadar okuma biçimi geliştirmesini zorunlu kılar. İşte okurun karşısına benzer formla çıkmasına rağmen hiçbir şiirin aynı sesi vermemesi tamamen bu gerçekliğin sonucudur.  

  • Vahdettin Oktay Beyazlı

    1986 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Erzurum’da bitirdi. Üniversite eğitimini İstanbul Marmara Üniversitesi Atatürk Eğ...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir