SIKILI YUMRUK, YUMUŞAK BİR KALP: NECATİ MERT


Haliç Genç Edebiyat Günleri… Necati Mert usta öykücü olarak konferansın merkezinde. Ben de genç yazarlardan biri. Hiç tanımadığım, adını duymadığım bu adam, benim daha yeni adım attığım hikâye dünyasının ustası üstelik. Buradaki ustalık sıfatı yaşından dolayı verilmiş değil. Bunu çok sonra anlıyorum. Sadece hikâyenin mi ustası peki! Doğumu 1945. Yeni bir ülkeye, yeni bir dünyaya doğmuş. Darbeler, yokluk, ayrışma, ülkenin yakın tarihinin merkezinde bir yaşam. Dolayısıyla yaşamanın ustası Necati Mert, emek nedir en iyi bilenlerden. Merkez, iktidar, devlet, güç gibi kavramlar onun haytalığını kamçılarken o hep emeğin, kültürün, yanında duruyor, ezilen, dışlanan kimse onun yanında yürüyor. Çorap makinasının çalıştığı evden yapay zeka çağına kadar yaşıyor. Fotoğrafa kara kalemle rötuşlar atıyor Necati Mert, kartpostal satıyor Çark meydanında. Kitabımı görüyorum elinde. Her yerinden not kağıtları çıkmış, sayfaları çizikler içinde. Neden? Çünkü onu tanıdığımdan beri gördüğüm en başat özelliği: Çalışkanlık. Elleri titriyor klavyede fakat yazıyor, ağrılar uyutmuyor ama yeni bir çalışmanın okumaları için ne iyi fırsat. Kitabımı öyle bir değerlendiriyor ki, ilk kitabı çıkan genci, kırmadan eleştiri, şımartmadan övgüyle tanıştırıyor. Hemen alıyorum kitaplarını.

Kültür Şurası… Necati Mert bir köşede oturuyor. Hemen yanında eşi Necla Hanım. Çantamda başucu kitaplarımdan “Öykü Yazmak” İmza istiyorum ama utanıyor ellerinin titremesinden. Yine de çantasından kitabını çıkarıp imzalatmak isteyen genci kırmıyor. Ali Ural hocama anlatıyorum ve hemen bir söyleşi görevi veriyor bana. Karabatak dergisi 39. Sayı, Gündem Edebiyatın Görevi Değil, diyor hoca. Oysa gündemin ekmeğini yemek istese imza günlerinde kuyruk olurdu. Çağdaşı isimlerin davet ettiği yerlere gitseydi, ünlü bir hikâyeci olacaktı herkesin bildiği. Herhangi bir iktidara yanaşsaydı, kitapları onlarca baskı yapacaktı. Ama o gündemden yana değil, insandan yana oldu. İnsan nerede eziliyorsa oraya koştu ve megafonu eline aldı. Emeği hep önemsedi, her iki oğlunun adını da Emek koydu. Emek Korkut, Emek Emre.

O konuştu etrafındakiler kaçışmaya başladı. Oysa birlikte yola çıkmışlardı. Meydanda bir başına kaldığında onu aldılar cezaevine. Çıktığında öğretmenlik yapacak heves de ortam da bırakmadılar ona. Kaçışanlar bir bir sivrilirken onu görmezden gelmeye başladılar. Fakat duruş değişmez. Necati Mert kendi kitaplarını bastı. Adını Gelişim koyduğu kitapevi -namı diğer Memleket Kitapevi- her düşünceden insanın kapısını çaldığı bir mekâna dönüştü zamanla. Herkes ona çok saygı duyuyor, çok seviyordu. Adnan Özer’in dergiye, Hüseyin Su’nun Hece’ye daveti ve kitaplarının nihayet basılmaya başlaması. Solcuların satılmış, sağcılar ajan gördüğü Necati Mert ne İsa’ya yaranabildi ne de Musa’ya. Duruş sahibi, kişilik sahibi bir insan olmanın getirdiği bu dışlanma ona geri adım attırmadı. Mehmet Sabri Genç’in deyimiyle, ülkenin kaderinin ve bilinçli ötekileştirmenin kurbanıydı o.

Haldun Taner, hikâyeye yönlendiriyor onu: Gelecekte zaman daha kıymetlenecek. Kimsenin roman okumaya vakti olmayacak. İnsanoğlu, okuduğunun en yakın iki iskele: sözgelimi Kadıköy’le Köprü arasında başlanıp bitirilecek uzunlukta olmasını isteyecek. Bu, hikâyedir. İnsanoğlu, yine öğle paydoslarında da karnını ayaküstü doyurduktan sonra kırk, kırk beş dakikalık tiyatrolar izlemek isteyecek. Bu da kabaredir. Zaten buna hazırdır aslında Necati Mert. Tiyatrodaki kalabalık onu yoruyordur artık. Sahi, kaç kişi biliyor Necati Mert’in tiyatrocu yönünü, çocuk kitaplarını… Tiyatro kolektif bir sanat: oyuncusu, kadını, erkeği, genci, yaşlısı, ışıkçısı, suflörü, dekorcusu… Var da var. Hikâye öyle değil. Bir kalem, bir kâğıt, bir de ben. 

Nehir söyleşi için Hüseyin Su ve Ali Ural hocamın teşvikiyle çalışmaya başlamıştım. Tanıdıkça saygım sevgim katlandı. Hikâyenin ustası bana birçok şey öğretiyordu evet ama asıl, sanatçı duruşunu, insan duruşunu öğretiyordu. Bizim acemi ayaklarımızın başarabileceği bir şey miydi bu. Bizim tembel kollarımız, korkak yüzümüz bu duruşları gösterebilecek mi! Ben sordukça cevaplar vermeye devam ediyor Necati Mert. “Korkmak ne demek, korku içinde yaşamak nasıl bir şey, çok iyi bilirim. Çöpleşir çözülemez, dağılır toparlanamaz, çalkanır durulamazsınız. Hayattan aforoz edilirsiniz valla! Başkaları aforoz eder, kötüdür; fakat insanın kendi kendini aforoz etmesi vardır bir de, asıl murdarlık budur işte. Teslim olmayacaksınız –bir. Yaptıklarınızı inkâr etmeyeceksiniz –iki. Hatta başkalarına da bırakmayacak, onlardan önce siz açacaksınız yanlışlarınızı.”  

Ben sorular soruyorum Necati Mert cevaplar veriyordu. Uzun bir yolculuk, saatlerce konuşmak ve nihayet beş yıllık emeğin sonunda “Üç Taşlı Hikâye” Bu kitap benim son yolculuğum Bünyamin, diyen Necati Mert öyle bir çalışıyordu ki parmakları klavyede tuşları ararken hayranlıkla izliyordum onu. Bir yandan diyordum ki bu kitap nasıl bitecek. Fakat bir mail, gecikme için özür ama ekte kusursuz bir metin. Üç Taşlı Hikâye bir söyleşi kitabı olmaktan çok, baş kahramanı Necati Mert olan bir roman. Ben bu roman kahramanını sonradan tanımış ona kısa bir zamanda da olsa yoldaşlık etmiş biriyim. İnce, saygılı bir sesle yaptığı konuşmalar. Telefonu elime alıp arıyorum, ben de seni arayacaktım, diyor. Bir istediğiniz var mı diyorum, eline ulaşamayan kitaplar dergilerden şikayetçi. İlaçlardan, bakıcılardan şikayetçi. Çok sıkkın gelse sesi atlıyorum trene. Koltuğun iki yanı kitaplarla dolu. Masası bir masal kahramanına ait. Odaya girdiğinizde kahramanları sizi izliyor sayfa aralarından. Ölmek değil, diyor, kitaplarımdan ayrılmak…

Salgının hemen öncesi çok sevdiği Gelişim Kitapevi kapanıyor, sonra hiç yanından ayrılmayan, ilk okurum ilk eleştirmenim dediği eşi, Necla Hanım vefat ediyor. Arıyorum bir gün, bacaklarında yaralar varmış. Esprili diliyle, galiba bacaklarımdan başlıyorum ölmeye, diyor. “Boşluk”, hikâyesini yazıyorum. Ona söyleyemiyorum bu hikâyeyi siz ilham ettiniz diye. Üzülmesini istemiyorum. Çünkü gülerken bir anda düşündüğü oluyor.

Ne düşünüyor Necati Mert! Bunca mücadele, yaşam, kavga, dışlandığı kültür sanat dünyası, depremler, darbeler, cezaevi, kitapevinin bombalanması… Ben hâlâ acemi adımlar atarken verdiği cevaplara bakıyorum. Kitabın son sorusu: Kendi hâlinizi anlatmak isterseniz nasıl anlatırsınız?

Valla Bünyamin, bunca yıl yaşadım. Bunca yıl hem konuştum hem yazdım. Anlattıklarımı da doğru diye, doğruluklarına inana inana anlattım hep. İnsan yolun sonuna yaklaştıkça görüyor anlattıklarının doğru olmadığını. Hiçbir şey bilmediğini.

Vasiyet yazmaya niyetleniyorum zaman zaman. Hemen vazgeçiyorum. Ne biliyorum da ne yazacağım! Neclâ sesleniyor ötelerden: “Ne biliyorsan onu yaz; bilmediklerini de öğrendiğinde yazarsın.” Doğru söylüyorsun çiçeğim. Ama benim bugünkü cahilliğim öğrenmekle giderilir bir cahillik değil ki!

Ve vasiyet ediyor hikâyenin kahramanı. Kendi ölümünü de hikâyeye dahil ediyor böylece.

Vasiyet edeceğim çocuklara; mezar taşımda, “Hikâyem bitti” yazsın. Sonra vazgeçiyor, “Yok! yok!” diyorum, “Hikâyem devam ediyor” diye yazdırın. Yo, hayır! Hayır! Selahattin Batu haklıysa, gördüklerimiz mağara metaforundaki gibiyse, her şey gölgeyse, gölgenin aslı dışarıdaysa, yazılması gereken, “Hikâyem asıl şimdi başlıyor” değil midir?

Duruşuyla, kişiliği; Ada’yı, hikâyeyi, insanı sahiplenmesiyle kalbi; Çalışkanlığıyla gücü öğretti bana Necati Mert. Gerçek bir devrimciydi. Hüseyin Su’nun deyimiyle, gerçek bir insan gerçek bir yazardı. Kıymeti bilinmedi.

Sözü Necati Mert vefat etti, cümlesine  getiremedim değil mi? Başlıkta da metinde de bundan neden kaçtım. 2015 yılında başlayan yoldaşlığımızı kaybetmeyi kabul edebilmiş değilim henüz. Yarın (18 Kasım)  çok sevdiği Ada’nın Yorgalar mezarlığına defnedilecek. Necati Mert sorularıma hâlâ cevap veriyor.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

Bir Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir