SOFRA


Güneşin parlaklığı soframızı aydınlatıyor, yiyeceklerin üzerlerinden bize yansıyordu. Üç oğlum birbiriyle şakalaşıyordu. Yüzlerindeki mutluluktan biz sofradakiler de nasibimizi alıyorduk. Sadece mutluluktan değil, havada uçuşan nesnelerden, birbirlerine şakayla kalkan ellerden de. Kızlarım, her zamanki gibi bu curcunadan babalarının dibine sığınmışlardı. Bense eğlendiğimi gizleyemeden yaptığım uyarılarla sofranın düzenini geri getirmeye çalışıyordum. Fayda etmiyordu tabii. Etmesini isteyen kimdi?

Eşimle göz göze geliyorduk. Çok şımarttın bu çocukları, diyordu. Bırak şımarsınlar, diyordum. Bana ne inkâr ederek ne tasdik ederek bakıyordu. İkisini de biraz yapıyordu aslında. Onca sıkıntının arasında bu eğlenceyi mazur görüyor ama sofranın da sofra olduğunu unutmuyordu. Her şeyin bir yeri vardı sonuçta. Gerçekten, var mıydı?

Kızlarının ısrarlarına dayanamayan baba, olaya müdahale etmişti. İki kez öksürmesi yetmiş, herkes toparlanmıştı. “Sofrada olmaz,” deyip önündekileri yemeye başlamıştı sonra. Siz de benim yaptığımı yapın, yiyin, demekti bu. O önündekilerle ilgilenirken, ben ona bakmayı sürdürüyordum. Abdullah, yirmi dört yıllık göz aydınlığım kocam… Bir his ona öylece biraz daha bakmamı söylüyordu.

Bilseydim, kahvaltı soframızı donatırdım. Sonrasında olacakları bilseydim, hiçbir şeyi gelecek günler için ayırmaz, evimizdeki bütün erzağı ailecek oturduğumuz bu sofraya özenle yerleştirirdim. Ama bilmiyordum…

Ben aileme ve soframıza bakarken, zaman yavaşlıyordu. Duruyordum öylece. Ama sonra hareketleniyordum, soframızda eksik olan şeyleri mutfağa gidip birer birer getiriyordum. Bu sırada gördüklerimin saydamlaştığını ve ben yiyecekleri getirirken sofradan kalkan insanlar olduğunu hatırlıyorum. Bunlar biraz önce orada oturan ailem değil, başkalarıydılar. Ben mutfağa gidip geldiğim esnada ailemin yerine geçmişler ve sofrada ne var ne yoksa bitirip kalkmışlardı bile. Elimdeki yiyecekleri yer soframıza bıraktığımda boşalan minderlere yeni insanların yerleştiğini görüyordum. Ben mutfağa gidip yeni yiyecekler getirirken evin içinde bir devir daim dönüyordu. Sürekli yeni insanlar geliyor, savaş günlerinde ailemi düşünerek ayırdığım erzaktan yaptığım yemekleri hızlıca bitiriyor, dahası için heyecanla etraflarına bakınıyorlardı. Mutfağa gidip gelerek onları doyuruyor, doyurmak istemiyor ama yine de doyuruyor, elimde erzakla her gelişimde sofrada ailemi arıyordum gözlerimle. Ama yoktular. Davetsiz misafirlerse benim gidip gelmelerimi gözleriyle takip etmeyi bırakmış, peşime takılmışlardı. Benimle birlikte mutfağa girip çıkıyorlardı artık. Ben ailemi ararken onlar yediklerinin daha fazlası için sıkıştırıyorlardı. Nerede! Yiyecekler nerede! Erzakları kendileri götürüyorlardı artık. Mutfağa hızla girip çıkan insanların arasında yere kapaklandığımı hatırlıyorum. Ve o ayakların altında ezildiğimi. Varlığımı umursamadan, bedenimi çiğneyerek mutfağa girip çıkıyorlardı. İçeriden şapur şupur çiğneme sesleri geliyordu. Acılar içinde kıvrandığım yerden göz ucuyla bakabildiğimde, sofradakilerin yediklerinin artık ailemin erzakları değil, başka bir şey olduğunu görüyordum. Tam kapanmayan ağızlarından kan damlıyordu.

***

Donan zaman hareketlendiğinde, ailemi tekrar sofradaki yerlerinde bulmuştum. Kahvaltı sürüyordu. Soframızın neşesi beni tekrar içine almış, biraz önce gördüklerimi unutturmuştu. Onlara, aileme öylece bakakalmıştım. Zaman tekrar donuklaşmadan önce doya doya bakmalıydım onlara.

Kanlarından delilik, dillerinden şehadet eksik olmayan aslan evlatlarım… Şakalaşmayı başlatan, en büyükleri Hasan’dı. Yerinde duramıyor, kardeşlerine takılıyordu. Yakında düğünü olacaktı. Bunun heyecanını yaşıyor, kardeşleriyle neşesini paylaşıyordu, öncesinde her şeyini paylaştığı gibi. Ammar… Babası gibi mühendis olacaktı. Üniversiteye büyük bir heyecanla başlamıştı. Öğrendikleriyle yapacağı makineleri, silahları söylüyor, işgalin bitmesi için nasıl çalışacağını anlatıyordu. Onun heyecanı hepimize yansıyor, umutlarımızı pekiştiriyordu. Ve Üsame… O kardeşleri gibi değildi, farklıydı. Hareketlerini kontrol edemez, duygularına göre yaşardı. Saf, masumdu. Ailemizin neşesiydi. Üsame, hiçbirimizin bilmediği duyguları yaşardı.

Canım kızlarım, Esma ve Nur… Babalarının dizlerinin dibine sığınmaları boşuna değildi. Onları ne kadar sevsem de hep babacı olmuşlar, her şeyi kuşatan merhametlerini babalarından almışlardı. Bir kedi gördüklerinde dayanamaz kucaklarına alır, camda bir kuşa rast geldiklerinde önüne ekmek kırıntıları koyar, yaralı bir çocuk gördüklerindeyse hemen yanına koşar, bir keskin nişancı tarafından vurulma ihtimalini dikkate almazlardı. Merhamet, cesaretle birleştiğinde nasıl da büyüyordu. O gün sofrada babalarının dizine sığınmalarının aksine, dışarıda şahin kesilirdi benim kızlarım.

Mütevazı soframızda zeytin, peynir, ekmek ve salatalık vardı. Bir de çay. Ah bilseydim, mis gibi zahter kokulu bir menâkiş yapar, evlatlarımın karnını güzelce doyururdum! Ama bilmiyordum…

Bu sofrayı paylaştıklarımızı düşünüyordum. Sonra birer birer kaybolanları. Eşimizi, dostumuzu, akrabalarımızı… Onların uçup yerleştiği semayı. Oradan bize bakışlarını. Benim onlar için ağlamamı. Abdullah’ın ağlamasını. Hayır, onlar için değil, kendimiz için. Ama sadece kimse görmüyorken. Ağlamaların sonra geçişini. Acının geçmeyişini. Onlarla gurur duyuşumuzu. Allah’a hamd edişimizi. Mücadelemizi. *Hasbunallah ve nime’l-vekil’i. Devam edişimizi. Hayata. Mücadeleye. Önümüzdeki nimetleri. Sofranın güzelliğini. Bu güzelliğe şükredişimizi. Sofraya oturanları. Sofradan kalkanları. Sofraya yerleşenleri. Sofradan eksilenleri. Sofranın öncesini, sofranın sonrasını. Sofraya konulanları, sofradan yansıyanları. Sofraya olanları ve orada okunanları.

**Elhamdü lillâhillezi et’amenâ ve sekânâ ve cealenâ müslimin. Elhamdü lillâhi hamden kesîran mübâreken fîhi, ğayra mekfiyyin, ve lâ müveddein ve lâ müsteğnen anhü Rabbenâ. El-Hamdü lillâhillezî et’amenî hâzat-taâme ve razakanîhi min ğayri havlin velâ kuvvetin.

***

Abdullah çayı bitince bana şöyle bir bakmıştı. “Hanım, çay koyar mısın?” demekti bu. Ben de kızlarıma söylemeyi düşünmüştüm ama hem Esma hem Nur, babalarına öyle sokulmuşlardı ki, bu manzarayı bozmak istememiştim. Esma, abla olandı. Yani fedakâr. Kardeşi Nur’a benden çok şey öğretmişti o. Sadece ev işlerinde değil, okumasında da desteklemişti. Doktor olmak istiyordu benim kızım. Liseyi bitirince tıp fakültesine yazılmak… Kendisi okuyamamıştı ama aynı hayali paylaşan kardeşi için her şeyi yapıyordu. Esma, şimdi babalarının dizinde dahi kardeşine yer açıyor, oturuşuyla bile onu önceliyordu. Nur’sa üzerine indirilen bu kanatların şimdilik farkında değildi. Ancak onun da zamanı gelecekti.

Oğullarım babalarıyla birlikte sabah namazına camiye gitmişler, her zamanki gibi namaz çıkışı günü planlamışlardı. Yapılacak çok iş vardı. Mahalleli direnişi organize ediyor, birbirlerinin ihtiyaçlarına merhem oluyordu. Hepimiz üzerimize düşeni yapıyorduk.

Burayı terk etmeyecektik. Her şeye rağmen yaşantımıza devam edecektik. Hasan’ın düğünü bunun bir parçası olacaktı. Her ne kadar nişanlısıyla, savaşın ortasında bu içlerine sinmese de, daha fazla beklemek de istemiyorlardı. Gençleri kavuşturmak lazımdı. Hem bu düğün, bir rahatlama, bir soluklanma olacaktı. Ancak tedbiri de elden bırakmamak gerekiyordu. Çok kalabalık olmayacaktık ve son ana kadar duyurusu da yapılmayacaktı ki işgalcilerin haberi olmasın. Bu düğün, Hasan’la nişanlısının ve dahi bizim içimizi ferahlatıyor, hepimizi tatlı bir heyecana sürüklüyordu. Şu sofrada Hasan’ın kardeşlerine takılması düğünün başlangıcı gibiydi. Ondaki mutluluğu hepimiz paylaşıyor, düğünü soframıza taşıyorduk.

O sabah Ammar, cemaatteki arkadaşlarıyla mücahitlere katılma planları yapmıştı. Aslında bunu ne zamandır hepimiz bekliyorduk. Üniversite bombalandıktan sonra eğitimi yarıda kalsa da faydalı olabileceğini düşünüyordu. Bir yanımızla endişelensek de diğer yanımızla gurur duyuyorduk. Onun gibiler davamızın mücahitleriydiler. Hep istemiştim, bir Selahaddin, bir Abdülhamit annesi olabilmek. Kim bilir… Ammar şimdi şu sofrada abisinin şakalaşmasını devam ettiriyor, kahvaltımızda başlayan düğüne ortak oluyordu. Biliyorduk ki yakında bu sofradan eksilen sadece Hasan olmayacaktı.

Üsame sabah camide, şimdiyse sofrada, sessizce dünyayı izliyor, abilerinin yanından ayrılmıyor, sonra birden ellerini çırpmaya başlayarak çevresinde olup bitenlere neşeyle eşlik ediyordu. Geçmişte yaşadığımız acılarda olduğu gibi Üsame, en olmadık zamanlarda bile yüzümüzü güldürebiliyor, bizi hayata bağlayabiliyordu. Onun masum hâlleri hepimizi neşelendiriyordu. Birbirimize kocaman sarılmak istiyorduk o gülünce. Şimdi sofrada da Üsame, ağabeylerinin oyununa katılıyor, el çırpıyordu neşeyle. Benim ciddi olma çabalarımı en çok onun bu hâlleri bozuyordu. O böyle tatlı tatlı gülümseyerek anlamsız sesler çıkarıyorken ciddi durmak ne mümkündü! Abdullah’ın müdahalesi sonrası bile Üsame el çırpmaya devam edince o da gülümsemişti bıyık altından. Neyse ki sonra abilerinin ciddiyetini gören Üsame susmuş ve biz de neşemizi içimize gömebilmiştik. Bu sayede Abdullah’ın “Sofrada olmaz,” sözü ağırlığını korumuş, biz de eğlencemizin devamını Hasan’ın düğününe saklamıştık.

En küçük oğlum Ahmet, hiç bahsetmediğim… Bir tek sofrada o yoktu. İyi ki yoktu! Bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu bilmiyordum o zaman. Hızlıca bir şeyler yiyip komşumuzun oğlu Ali’nin yanına kaçmıştı. İyi ki kaçmıştı! Bunun, benim için, tutunacağım bir umudun, ümitli ama acı bir arayışın başlangıcı olduğunu bilmiyordum.

Abdullah’ın çayını doldurmak için sofradan kalkmıştım. Çok kısa bir süre için, onları, Abdullah’ı, Hasan’ı, Ammar’ı, Üsame’yi, Esma’yı ve Nur’u sofra başında bırakmış, mutfağa gitmiştim. Sadece demliği alıp gelecektim…

Yer titriyor, yer sarsılıyordu. Sanki gök deliniyor, dünya tersine dönüyordu. Allah’ım yardım et, diyordum. Sen bize yardım et! Ailemi sofradan zorla kaldırıp yerine geçenler, erzaklarımızdan sonra insan eti yiyenler, tepemizden uçaklarıyla geçip evimizi başımıza yıkıyorlardı. Ben, elimde demlik, gök yarılıyor, dünya tersine dönüyordu!

***

Bilmiyordum. Ben sofradan kalkıp çay koymaya mutfağa gittiğim esnada, evimize bomba düşeceğini, o sofrada oturan Abdullah’ın, Hasan’ın, Ammar’ın, Üsame’nin, Esma’nın ve Nur’un şehit olacağını, mutfağa giden benimse hayatta kalacağımı bilmiyordum.

Şimdi, evimizin enkazının karşısında dikiliyorum. Son kahvaltı soframız, üzerine çöken tavanla birlikte sokakta duruyor. Kahvaltı soframıza düşen ışık,  yansıyıp uzaklaşıyor, gökyüzünde dolaşıyor, bulutlar ve sık sık geçen uçaklar tarafından kırılıp tekrar üzerimize düşüyor. Ve sonrasında giderken önemli bir parçasını aramızda, bizlere bırakıyor.

Bir an için, onları sofra başında kahvaltı ederken görmeyi umuyorum. Onları bir kez daha görmeyi ne çok istiyorum. Cenazelerini göremediğim, toprağa kendi ellerimle defnedemediğim ailemi son bir kez daha görebilmeyi, seslerini duyabilmeyi… Duruyorum öylece. Yukarıdan geçen uçakların hiç dinmeyen gürültüsü bir an için sustuğunda dinliyorum. Soğuk bir sessizlik… Ama sonra bir an, o sesi duyuyorum! Gülen, şakalaşan, neşeyle birbirine sataşan çocuklarımın sesi bu! Hasan, Ammar ve Üsame’ye bu sefer Esma ve Nur da katılmış! Cennette devam eden soframızda bir hengâmedir sürüyor. Sesinin gelmemesinden belli, bu sefer Abdullah, hiç karışmadan gülümseyerek izliyor onları.

Ali Murat Binark

*Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.

**Bize yedirip içiren ve bizi Müslüman olanlardan kılan Allah’a hamdolsun. Ey Rabbimiz! Sana tertemiz duygularla, eksilmeyip artan, huzurundan geri çevrilmeyip kabul edilen sayısız hamd ile hamd ederiz. Bu yiyeceği bana yediren ve tarafından hiçbir güç ve kuvvet olmadan bunu bana rızık kılan Allah’a hamdolsun.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir